Russell aylaklığı övüyor tabi.. çünkü aylaklığın bu dünyanın çalışma düzeni içinde bir tür protesto olduğunu da söylüyor… Ama ne tür bir aylaklık?.. Sokaklarda yatıp kalkan evsizlerin, kimsesizlerin zorunlu aylaklığı değil herhalde onun da bahsettiği.. açık açık bir protest aylaklıktan.. aslında keyfe keder bir başkaldırıdan, bir tür şair ve ressam bohemliğinden.. bahsediyor..
Russell haklı.. aylaklığı övmemiz lazım.. ama ne tür bir aylaklıktan da yana olduğumuzu belirterek.. üreten, yaratıcı alanları geliştiren, sanata yönelen ve insanı olduğu kadar, hayvanları da koruyan ve çevreyi güzelleştiren.. bu konuda hassasiyet gösteren bir aylaklık… Yoksa geceli gündüzlü doğayı kirletmek için çalışan, bütün ormanları yakan, kirleten, denizlerin doğal yaşantısını bozan bir çalışma anlayışı ‘Çalışkanlık’ addedilip, kutsansa bile.. kimseye bir faydası yok…
Russell zaten kitabında ne diyor: “… dünyada gereğinden fazla çalışıldığını, çalışmanın erdem olduğu inancının büyük zararlar doğurduğunu…” belirtiyor… Dünyaya şöyle bir bakalım.. gece gündüz silah fabrikalarında, vardiya sistemine göre çalışma var da ne oluyor.. dünya üçüncü dünya savaşının eşiğine geliyor… Duvarda duran silah patlamak için bahane arar.. aynı şekilde bu kadar silah üretimi, stoklar.. sonunda insanın ve doğanın katliamına aracı oluyor.. yaşadığımız şu günlerde bunu bütün çıplaklığıyla görmüyor muyuz…
Ne diyor Russell: “Mutluluğa giden yol, refaha giden yol, çalışmanın örgütlü bir düzen içinde azaltılmasından geçer… ” böyle olacak ki.. insanlar kültürel, sanatsal, yaratıcılık alanlarında kendilerini geliştirsinler… Bizde öyle mi…
Sadece bizde değil.. bütün gelişmekte olan ülkelerde yoğun bir iş ve çalışma düzeni pompalanıyor.. oysa gelişmiş ülkelere bakın.. yan gelip yatıyorlar… Adeta, dünyanın bir kısmı refah, mutluluk ve aylaklık içinde gününü gün ederken, diğer yarısı da geceli gündüzlü çalışıyor… İşin tuhaf tarafı bu çalışanların diğerlerine hizmet etmesi, diğerlerinin refah ve mutluluğunu, giderek aylaklığını arttırması…