Beril, bir üniversite öğrencisidir. Babasını kaybetmesiyle birlikte İzmir’in o güneşli günlerinden vazgeçip, Karadeniz’in hırçın havasına bırakmıştır kendini. Üniversitesini artık Karadeniz’de okuma kararı almış, yeni arkadaşlıklar edinmek, yeni bir düzen kurmak, hayatında yepyeni bir sayfa açmak istemiştir. İzmir’deki arkadaşlarıyla her zaman iletişim halinde olsa da, en büyük değişimlerinden biri, beş yıllık ilişkisini sonlandırmak olmuştur. Beş koca yıl… Birini böylesine severken, bırakmak zorunda kalmak… Bu, Beril için gerçekten büyük bir adımdır.
Daha ilk günden şifayı kapar Beril. Tesadüf eseri, sarışın, mavi gözlü ve bir o kadar da şımarık olan Alaz ile karşılaşır. Alaz için Beril artık bir takıntıdır (bence kesinlikle öyle!), çünkü elde edemediği tek şey Beril’dir.
Canım Alaz sağ olsun, okurken beni sinir krizlerine sokup durdu! Kış uykusundan Beril’den sonra mı uyandın? Neredeydin Alaz, sen?
Beril, hâlâ Eren’i atlatamamıştır ve bu yüzden yeni flörtlere, yeni aşklara yelken açamıyordur. Alaz ile en ufak bir yakınlaşmada bile aklında hep Eren vardır. Bu yüzden Alaz ile aralarında bir şeyler başlamaya çalışsa da, bir türlü ilerleyemezler. Tam her şey değişecek, bir yol kat edecekler derken, Eren’in bir gün aniden Karadeniz’e çıkıp gelmesiyle tüm dengeler altüst olur…
Bu hikâyede en çok üzüldüğüm kişi kesinlikle Özgür oldu. Ahh, o centilmen, düşünceli beyefendi… Berilciğim, illaki sıkıntılıları mı bulmak zorundaydık? Özgür sanki her şeyi düzeltebilirdi, değil mi? (Ece’ye bu konuda az yakınmadım!)
Beril’in arkadaşları ise o kadar soft ve samimi ki, her birine ayrı ayrı bayıldım! Birbirlerine bu denli sıkı bağlarla tutunmaları gerçekten şahane.
Kitabın sonu tam anlamıyla kaotik bir yerde bitti! Eğer kafanızı dağıtmak, reading slump’tan çıkmak için bir yol arıyorsanız, bu kitabı kesinlikle öneririm. Kısa sürede kendinizi hikâyenin içinde bulup hızla bitireceğinize eminim!