Puan vermedi·408 syf.····Okunma: 15 Ocak 2025 00:00 Demir Karabağ, nam-ı diğer Hades, dokuz katlı binasında kurduğu krallıkta kendi koyduğu kurallarla hüküm sürmektedir. Binanın her katı farklı bir eğlence mekânına ev sahipliği yaparken, bu yapı Dante’nin İlahi Komedya eserinden ilham alınarak tasarlanmıştır. Ancak buraya herkes elini kolunu sallayarak giremez; sıkı güvenlik protokolleri ve denetimler mevcuttur.
Helen, kızıl saçlarıyla ismini hakkını veren güçlü bir kadındır ve aynı zamanda bir psikiyatristtir. Kayıp kız kardeşi Alin’i ararken kendini Inferno’nun içinde bulur. Alin, karanlık işlere bulaşmıştır ve Inferno'da işlenen gizemli bir cinayetle bağlantılıdır. Ancak kimse cinayetin nasıl işlendiğini, silahın içeri nasıl sokulduğunu bilmemektedir.
Demir, Helen’i ilk gördüğünde kendi Persephone’sini bulduğuna inanır. Helen de ondan etkilenmekten kendini alamaz. Fakat Helen için asıl önemli olan, kız kardeşine ulaşmaktır. Alin’i bulmak için Demir’le iş birliği yapmak zorundadır.
Bu tehlikeli yolculukta ikili, hem Inferno’nun karanlık sırlarını aralamaya çalışacak hem de aralarındaki çekime karşı koymakta zorlanacaktır. Peki, olaylar onları nereye sürükleyecek?
Yeni bilgiler edindikçe Helen'in ailesi ile ilgili öğrendiği yeni sırlar nelerdi?
Kitaptan beklentim yüksekti, ancak maalesef umduğumu bulamadım. Hades lakabını almış, sıkı denetimlerle korunan bir yerin, 20 yaşındaki bir kız tarafından neredeyse yerle bir edilmesi bana fazlasıyla absürt geldi. Daha akıllıca kurgulanmış bir hikâye beklerdim. Inferno gibi bir yer var ama derinliği yok.
Helen’in kız kardeşi kayıp ve başı belada, nerede olduğunu bile bilmiyor. Ancak hikâyede onu aramaktan çok, Demir’le yakınlaşmasına odaklanılmış. Kız kardeşi için duyduğu tek endişe, ailesine onun kayıp olduğunu nasıl açıklayacağı gibi görünüyor. Üstelik, Demir’le bir şeyler yaşadıktan sonra ancak kardeşi aklına geliyor.
400 küsur sayfa boyunca karakterlerin ne kadar yakışıklı ve güzel olduklarını okumak sıkıcıydı. Özellikle bir siyah takımın bu kadar abartılması gereksizdi. Ayrıca, bu tür kitaplarda kadın ve erkek karakterlerin kusursuz olması da artık klişeleşmiş bir durum.
Bir diğer mantık hatası da Demir’in karakter gelişimiyle ilgiliydi. Beş yıl boyunca hiçbir kadına karşı bir şey hissetmemiş, her gece başka biriyle birlikte olan bir adam, güvenlik kamerasında gördüğü bir kadına bir anda aşık oluyor—bu pek inandırıcı değildi.
Kitapta sevdiğim tek şey, Inferno’nun yaratılış biçimiydi. Mekânın zekice ve beklenmedik şekilde tasarlanmış olması etkileyiciydi. Ancak hikâyede hiçbir şey tam anlamıyla açığa kavuşmadan sona erdi. Ne şaşırtıcı bir ters köşe vardı ne de okuru gerçekten şaşırtacak bir olay gelişti.
Yine de insan, "Belki bir şey olacak" umuduyla okumaya devam ediyor.