Torunu okul ödevi için anneannesinden yardım istemesiyle başlıyor. Masallarla çok da arası olmayan anneanne, torununun ısrarına dayanamayınca ona bildiğimiz klasik masalları anlatmak yerine bambaşka bir hikâye anlatmaya başlıyor. Ancak bu masalın ejderhaları, devleri ya da sihirli kahramanları yok. Çünkü anneanneye göre asıl korkutucu olan şey artık masallardaki canavarlar değil, gerçek hayatta yaşayan insanlar.
Torunuyla yaptığı sohbetler sırasında geçmişin masalları ile günümüz dünyası karşılaştırılıyor. Bir zamanlar sadece hayal ürünü gibi görünen birçok şeyin gerçeğe dönüştüğü, buna karşılık insanların empatiyi, paylaşmayı ve vicdanı giderek unuttuğu anlatılıyor. Anneannenin anlattığı bu "masal", aslında günümüz toplumuna tutulan bir ayna oluyor.
Ütopya ile distopya arasındaki çizgide ilerleyen hikâye; teknoloji, eğitim, insan ilişkileri, değer yargıları ve değişen dünya düzeni üzerine düşündürücü sorgulamalar yapıyor. Torun ve anneanne arasındaki sıcak bağ ise tüm bu sorgulamaların merkezinde yer alıyor.
Bu kitabı okurken bir masal okuyacağımı düşünmüştüm ama sayfalar ilerledikçe bunun masaldan çok, hayatın kendisiyle yapılmış uzun bir sohbet olduğunu hissettim.
Anneanne ve torun arasındaki o sıcak ilişki kitabın en sevdiğim yanı oldu. Özellikle torununun elinde telefon ya da tablet olmadan, merak ettiği şeyleri anneannesinden öğrenmeye çalışması bana eski zamanların samimiyetini hatırlattı. Günümüzde pek rastlamadığımız bir yakınlık vardı aralarında.
Kitap boyunca anlatılanlar ilk bakışta masal gibi görünse de aslında her satırında yaşadığımız dünyadan parçalar vardı. Anneannenin "canavarlar artık masallarda değil" demeye getiren anlatımı beni en çok düşündüren nokta oldu. Çünkü okurken bazı yerlerde kendimi, bazı yerlerde çevremde gördüğüm insanları