·127 syf.····Okunma: 05 Şubat 2025 23:56 Bir hocam şöyle sormuştu: "Kadınlar mı daha duygusal erkekler mi?"
Konu yerine göre tartışılır ve anlam bakımından incelenmesi gerekir ama çoğunluk olarak sınıftakiler 'kadınlar' diye cevap vermişti.
Hocamda şöyle devam etti: "Erkekler daha duygusaldır. Baksanıza ne kadar çok erkek şair var, aşk şiirleri yazan. Kaç tane kadın şair tanıyorsunuz? Birkaç tane ama Shakespeare'den tut Nazım Hikmet'e kadar hep erkekler aşk şiirleri yazmış..."
Bunun haklı bir yarış olmadığını düşünmüştüm.
Aklıma bir kadına ne kadar imkan verildi şiir yazması için sorusu gelmişti. Buna zamanı olmuş muydu? Ailesi veya eşi izin verir miydi? Peki kaç tane şair vardı, erkek ismiyle eser yayınlayan?
Bilim, sanat...her alan için geçerli bu durum. En iyileri olmak için o yarışa eşit şartlarda başlamak gerekmez mi diye düşünüyorum.
(Günümüzde daha eşit şartlar olduğunu düşünüldüğünde, aşk üzerine ne kadar kadın yazar, şair, şarkı yazarı olduğunu görebiliyoruz zaten.)
Gerçekten erkekler kadınlardan daha duygusal olabilir. Ama ölçüt bu olamaz.
Bir Profesör olmasına rağmen bu gerçeği düşünememişti muhtemelen. Amacı yermek falan değildi. Hatta espri niyetiyle erkeklerin (aşk konusunda) ne kadar savunmasız olduğunu gösterme niyetindeydi. Ama bunun nedenini düşünmüş olmasını beklerdim tabii.
Hâlâ bazen bu konu aklıma geliyor. Ara sıra keşke cevap verseydim diyorum. Ama zaten yıllar yıllar önce Virginia Woolf güzel bir örnekle cevap vermiş. Keşke okusaymış.
Alıntıladığım uzun paragraf bu konuyu ele alıyor. (Herhalde hayatımda yaptığım en uzun alıntı oldu.)
ALINTI:
"Kadınların Elizabeth döneminde neden şiir yazmadıklarını soruyorum ancak nasıl bir eğitim aldıklarını bilemiyorum; yazı yazmak öğretiliyor muydu onlara; kendilerine ait bir oturma odaları var mıydı; yirmi bir yaşına gelmeden kaç kadın çocuk doğuruyordu; kısacası sabahın sekizinden akşamın sekizine kadar ne yapıyorlardı.Görünüşe bakılırsa paraları yoktu; Profesör Trevelyan’a göre, çocukluktan çıkmadan, on beşinde ya da on altısında, hoşlansalar da hoşlanmasalar da evlendiriliyorlardı. Bunları gördükten sonra, içlerinden birinin ansızın Shakespeare’in oyunlarını yazmasının son derece garip olacağına karar verdim.
Rafta duran Shakespeare’in eserlerine bakarken elimde olmadan piskoposun en azından bu konuda haklı olduğunu düşündüm; bir kadının Shakespeare’in yaşadığı çağda Shakespeare’in oyunlarını yazması kesinlikle ve asla mümkün olmazdı. Gerçeklere ulaşmak pek zor olduğundan, hayal kuralım ve diyelim ki Shakespeare’in çok yetenekli bir kızkardeşi vardı, adı da Judith’ti. Çok muhtemeldir ki Shakespeare ortaokula gitmiştir –annesine para kalmıştı–, orada Latince –Ovid, Vergilius ve Horace–, ayrıca gramerin ve mantığın esaslarını öğrenmiştir. Yaramaz bir çocuk olduğunu biliyoruz, tavşan avlar, belki geyik de vururdu ve çok genç yaşta yöredeki kadınlardan biriyle evlenmişti, kadın da ona yakışık almayacak kadar kısa bir sürede bir çocuk doğurmuştu. Bu çılgınlığın arkasından, şansını aramak için Londra’ya gitmişti. Anlaşıldığına göre tiyatrodan anlıyordu; işe sahne kapısında nöbet tutarak başladı. Çok geçmeden tiyatroda bir iş buldu, başarılı bir oyuncu oldu, hayatın içinde yaşamaya başladı, herkesle tanışıyor, herkesi tanıyor, sanatını sofralarda icra ediyor, yaratıcılığını sokaklarda uyguluyor, hatta kraliçenin sarayına bile girebiliyordu.
Olağanüstü yetenekli kızkardeşinin de o arada evde kaldığını varsayalım. O da ağabeyi kadar maceraperest, hayalperestti ve dünyayı görmeye can atıyordu. Ama okula gönderilmemişti. Dilbilgisi ve mantık öğrenme şansı yoktu, nerede kalmış Horace ve Vergilius okuması. Ara sıra eline bir kitap alır, belki de ağabeyinin kitaplarından birini, ve birkaç sayfa okurdu. Ama sonra annesiyle babası gelir, çorapları yamamasını, ya da ocakta pişen yahniye bakmasını, kitaplarla kâğıtlarla oyalanmamasını söylerlerdi. Kesin ama nazik konuşurlardı, çünkü bir kadının hayatının hangi koşullar altında geçtiğini bilen ve kızlarını seven düzgün insanlardı – gerçekten de büyük olasılıkla babasının gözbebeğiydi kız.
Belki de elma deposunda gizli gizli birkaç sayfa doldurmuştu yazılarıyla, ama dikkatli davranıp onları saklıyor ya da yakıyordu. Ancak çok geçmeden, daha yirmi yaşına varmadan, komşularından bir yün tüccarının oğluyla nişanlanacaktı. Evlilikten nefret ettiğini haykırdı ama bu yüzden babasından sıkı bir dayak yedi. Sonra babası onu azarlamaktan vazgeçti. Bunun yerine kızından kendisinin kalbini kırmamasını, bu evlilik yüzünden kendisinin yüzünü kara çıkarmamasını istedi. Ona bir dizi inci ya da güzel bir iç etek vereceğini söyledi; gözlerinde yaşlar vardı bunu söylerken. Nasıl itaat etmesindi babasına? Kalbini nasıl kırsındı?
Ama yeteneği zorluyordu onu, bu yüzden işe girişti. Nesi varsa küçük bir çıkın yaptı, bir yaz gecesi iple penceresinden aşağı indi ve Londra’nın yolunu tuttu. On yedisine bile basmamıştı. Çalılarda şakıyan kuşlar ondan daha ahenkli değildiler. Çabucak hayal kurabiliyordu, tıpkı ağabeyi gibi o da sözcükleri ezgiye dönüştürebiliyordu. Onun gibi tiyatrodan anlıyordu. Tiyatronun kapısına dikilip rol almak istediğini söyledi. Erkekler yüzüne güldüler. Şişman, boşboğaz bir adam olan tiyatro müdürü ağzı açık bakakaldı. Dans eden kanişler ve sahneye çıkan kadınlar hakkında bir şeyler geveledi, hiçbir kadın, dedi, bir aktris olamaz. Neler ima ettiğini tahmin edebilirsiniz.
Yeteneğini geliştiremedi Judith. Bir handa akşam yemeği yiyip geceleri sokaklarda dolaşabilir miydi peki? Onun kurmacaya yeteneği vardı, kadınlarla erkeklerin hayatlarını ve hareket tarzlarını inceleyip beslenmek için yanıp tutuşuyordu. Sonunda –çünkü çok gençti, şair Shakespeare’e çok benziyordu yüzü, aynı kurşuni gözler ve kavisli kaşlar–, sonunda oyuncu menajeri Nick Greene ona acıdı; o beyefendiden bir çocuğu oluverdi ve böylece –eğer bir kadının bedenine hapsolursa ve oraya karışırsa, şairin kalbindeki sıcağı ve coşkuyu kim ölçebilir?– bir kış gecesi kendini öldürdü, şimdi otobüslerin Elephant ve Castle dışında durdukları yerde, bir kavşakta gömülüdür."