Adı:
Kendine Ait Bir Oda
Baskı tarihi:
Aralık 2002
Sayfa sayısı:
127
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789750500848
Orijinal adı:
A Room Of One's Own
Çeviri:
Suğra Öncü
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
İletişim Kitabevi
Kadın hareketinin elden düşürmediği önemli kitaplardan biri olan Kendine Ait Bir Oda Virginia Woolf'un belki de en kolay okunan kitabıdır. Kolay okunur, çünkü konu çok somuttur. "Kadın ve edebiyat." Erkeklerin kadınlara bıkıp usanmadan tekrarladıkları "ezeli" ve de "ezici" bir soru vardır. "Bizler kadar düşünme yeteneğiniz olduğunu ileri sürüyorsunuz. Madem öyle, neden Shakespeare gibi bir deha çıkaramadınız? İşte Virginia Wolf bu "yakıcı" soruya, tarihsel ilişkilerin kökenine inip kütüphane raflarında şöyle bir gezindikten ve de kısa bir kadın edebiyatı tarihçesi çıktıktan sonra esaslı bir yanıt getiriyor.
 
Kitabı “Kadın Yazarları Okuma” etkinliği kapsamında okudum. Etkinlik sayfası bir gidip, bir geldiği için orada paylaşamayacağım.. Etkinlik kapsamında emeği geçenlere teşekkürlerimi iletiyorum…

İncelemeye başlamadan önce, YouTube üzerinden güzel bir kadın vokaller listesi ayarladım. Metal müzik eşliğinde incelemeye başlıyorum!

Sevgili Virginia, seni anlıyor, duygularını paylaşıyor ve yanında olduğumu en başından bildirmek istiyorum! Sevgili Virginia, belki de her şeye rağmen bugünleri görseydin, bir 100 yıl sonra bazı şeylerin daha da değiştiğini ve geliştiğini görecektin. Bu gelişmişliğin yanında zorbalıkları da görecektin… Bundan Dört Yüz Yıl geriye gittiğimizde, bugünlerin hayal bile edilemeyeceğini kesinkes düşünebiliriz. Dünden, bugüne neler oldu, neler yaşandı sevgili Virginia, şimdi bunlar hakkında birkaç kelam etmem gerekecek…

Bu incelemeyi Kadınlara, Kendisini Kadın gibi hisseden ve Kadınları Anlayan, Onları Savunan, Birlikte Her zorluğa Göğüs Gerebilecek Herkese İthaf ediyorum...

Geçmişe bir yolculuk yapalım, sonra günümüzün merdivenlerinden yavaş yavaş çıkalım… Kadın tüm çağlarda aşağılanmış ve asla öne çıkartılmaması gereken bir cins olmuştur. Burada bahsettiğimiz konu Kadın ve Erkek cinsinden biri olması hususudur. Kitabı okurken bir çok örnek geldi aklıma. Diziler, Filmler, Kitaplar ve yaşadığım olaylar.. İlk önce şunu anlayamıyorum, bizi biz yapan olgu annelerimizdir. Nasıl bir insanlık ki, annesinden çıkmış olmasına karşın kadını hakir görür? Kadını nasıl önemsiz bir varlık olarak kabul eder, nasıl şiddet gösterir, nasıl onu toplumdan uzak tutar. Nasıl olur ki kapalı kapılar arkasında saklanmasına sebep olur? Hangi sebeple onun Tiyatro oyununda oynayamayacağını, kitap yazamayacağını, şarkı besteleyemeyeceğini söyler?

Sayın okurlar söyler misiniz, hangi hastalıklı düşünce Kadını işe yaramaz olarak tanımlayıp, ayak işlerine layık görür, hangi mantık onları beceriksiz ilan eder? Bu görüş ve türevlerini savunan herkes kesinkes söyleyeyim hastalıklı bir düşünce yapısına sahiptir. Bunun izahı olmamakla birlikte, tek bir tedavisi vardır: KADIN = ERKEK, ERKEK = KADIN mantığının, o güzel beyninde dalgalanmasıdır…

Her sayfada yeni şeyler düşünmeye başladım.. Aklıma ilk olarak Agora filmi geldi… (***Filmi ve Anlatacağım hususları merak etmiyorsanız bu kısmı es geçip, alt paragraftan devam ediniz… )
Roma İmparatorluğu hâkimiyetindeki İskenderiye’de geçen hikaye de bilinen ilk kadın matematikçi, astronom ve filozof olan Hypatia’nın hayatı merkeze alınıyor. Hypatia, bir şeyleri başarmak için uğraşırken ve insanlığa dair yeni keşifler yapmaya çalışırken, hem kendi erkek öğrencileri tarafından hem de etrafındaki erkekler tarafından sürekli aşağılanır. Filmi izlediğinizde sabredemeyeceğiniz bir çok sahne var. Dini unsurlar kullanarak bir kadın toplumda nasıl en rezil duruma sokulur ve linç edilir çok iyi özetleniyor. Dik duran ve kimseye boyun eğmeyen bir kadındır Hypatia.. Bir çok erkek ona saygı duysa da, saygı duymayan ve sırf kadın olduğu için aşağılayan bir kitle ile karşılaşır. Ben filmi izlerken çok sinirlenmiştim. Filmin sonuna doğru ise üzüntü içindeydim. Erkekler, Kadınları sırf kadın olduğu için değil, Kadınlar ile baş edemeyeceklerini bildikleri için bu duruma sokmaktadır. Bunu net olarak görebileceğiniz bil filmdir Agora.. Kesinlikle izleyiniz…

Birkaç örnek daha vereceğim birazdan… Örneklere geçmeden önce sorgulamaya devam edelim. Bir kadın neden sadece hizmetçi olmak zorundadır? Bir kadın neden erkek himayesinde köle zihniyetinde yaşamalıdır? Bir kadın neden tek başına, özgürce ayakta durmamalıdır? Neden Kadınların hakları 19. yüz yıla kadar yok hükmündeydi? Bu durumu yıkan şeylerin en başında iletişim araçları mı gelmektedir? Kadınların sesi neden çıkmamış ve bu durumu kabullenmişlerdir? Yoksa kabullenmek zorunda mı kalmışlardır ya da bırakılmışlar mıdır?

...Konumları zorla kabul ettirtilmiştir, çünkü; kadın tek başına dolaşamaz, yoksa arkasından hayal edemeyeceğiniz yaftalar yapıştırılır, eşi ölmüş ya da onu terk etmişse bir de çocuğu varsa erkekler tarafından hemen yollu olarak görülür, ona göre muamele yapılırdı. Günümüzde de benzer şeyler olsa da 1600-1950 yıllarını düşününce daha da sıkıntı bir durum söz konusudur. Günümüzde bir kadın içten çökertilmemiş ve özellikle gücü kaybettirilmemişse, baş edemeyeceği bir durum yoktur. Geçmişin kirli sayfalarında ise bu durum böyle değildir….

***Filmi ve Anlatacağım hususları merak etmiyorsanız bu kısmı es geçip, alt paragraftan devam ediniz… İkinci örnek olarak aklıma Wonder Woman filmi geldi. DC karakterlerinden biri olan Wonder Woman’ın sinemaya aktarılması harika bir olaydı benim için. Hem kadın süperkahraman olgusunun yerleşmesi hem de kadınların yan rolden kurtulup, biz de güçlüyüz diyebilmesinin anahtarlarındandı… İlk çekilen Wonder Woman’dan sonra Justice League çekildi.. Türkçe Adı ile Adalet Birliği.. İlk solo filme karşılık bu filmde, Batman, Superman, Wonder Woman, Flash ve Aquaman gibi DC evreninin süper "yıldızlarını" bir araya geldi.. Hızlı geçiyorum hemen… Bu iki filmin farkı şudur… Wonder Woman filminin Yönetmeni Feminist Patty Jenkins iken Justice League filminin yönetmeni Zack Snyder’dir. Yani bir erkek yönetmen. Bu iki film arasında yaşanan durum şudur, ilk filminde Wonder Woman gayet usturuplu bir şekilde giyinmiş, zaten amazon un o güzelliğine uygun bir kostüm giymiştir. Yeterince açık bir kostümdür ama doğru dizayn edilmiştir. İlk filmde Gal Gadot’un çekimleri genel olarak bel üstü ve normalken, Adalet Briliği filminde aynı karakter tam tersi daha açık giydirilip, kadrajın bel altına inmesi sağlanmıştır? Bu ne saçmalıktı, bu ne şovmenlikti hiçbir anlam veremedim. Tek verdiğim anlam şu idi, 2018 yılında da olsak, kadınlar daha fazla ilgi çekmek için hala kullanılmaktadır. İki film arasında bu konuda çok değişik durumlar var ama incelemeyi uzattığından değinmiyorum.

Tekrar geçmişe dönelim.. Cumhuriyet döneminden önce kadınlara baktığımızda ne görüyoruz? Ben bir şey görmüyorum. Belki birkaç isim ön planda ama onlarda ufak bir kısımda. 1918’lere kadar kaç yazarımız var? 1-2? Kısacası yok denecek rakamlar. Kadınlar yazar mı olacakmış o dönemde tamam tamam gülmeyelim.. Kadınların temel hak ve özgürlüklerini kazanması Cumhuriyet dönemi ve sonrasında olmuştur. Bu nasıl bir rezalettir ki, bir erkek gördüğünde bir kadın arkasını dönüp, yere çömelip başını eğsin ve erkek geçsin.. Bu nasıl biz zihindir ki, erkek önce yürüsün eşi ve kız çocuklar arkadan gelsin, bu nasıl bir mantıktır ki, kadın tek başına çarşıya çıkamasın ? Ülkemiz kadınlarının 1900’ler de ki okuma oranı komiktir. 0,06 gibi bir rakamdır. Yok gibi bir şeydir. Cumhuriyet dönemi sorası neler mi olmuştur? Yazarlarımız, şairlerimiz olmuştur, öğretmenlerimiz ve profesörlerimiz olmuştur, Sinema ve Tiyatro sanatçılarımız, şarkıcılarımız, Bale yapabilen, dans edebilen kadınlarımız olmuştur. Uçak pilotu olmuştur kadınımız.. Köhne bir zihniyetten çıkarılıp, modern dünyanın ilk atılımları olmuştur. O yıllarda Amerika ve Avrupa kıtası bile bu özgürlük kıstaslarına şaşmış kalmıştır. Times’ın o dönemki yayınlarına bakabilirsiniz.

İncelemeyi daha fazla uzatmak istemesem de kısacık bir kitap bana yazdırdıkça yazdırıyor. Son olarak değineceğim konular Ölmek İçin On Üç sebep dizisini izleyerek bir genç kızın başına nelerin gelebileceğini, Damızlık Kızın Öyküsünü izleyerek kadınların toplumdaki rolünün ne kadar düşürülmüş olduğunu göreceksiniz. İki dizinin de kitapları mevcut. Damızlık kızın öyküsü dizisini ilk bölümde bıraktım. Ben katlanamadım bu zulme. Kaldıramadım. Devamında neler yaşandı bilmiyorum. Sizler bakıp öğrenebilirsiniz. Damızlık Kızın Öyküsü ve Ölmek İçin On Üç Sebep (Kitaplar nasıldır bilmiyorum ama diziler fazlasıyla ders verici ve toplumun kadına bakış açısını fazlasıyla gösteriyor.) Daha fazla örnek tabi ki verilebilir ben bunları seçtim. Ema Watson’ı da özellikle takibe alın. Sense8 dizisini izleyerek dünya görüşünüze biraz fark katıp, Black Mirror ile kendinize güzel dersler çıkarabilirsiniz.

Yaptığım eleştireler ve söylemler yaşanmış ve yaşanan şeylerdir. Kadın her zaman toplumdan uzak tutulmak istenmiştir. Kadın küçük görülmüş ve beceriksiz olarak lanse edilmiştir. Hayır kadın bunların hiçbiri olmamakla birlikte çok daha fazlasıdır. Her iki cinsin tabi ki iyi ya da kötü insan türleri mevcut bu durumları konumuzdan ayrı tutuyorum.

Son olarak diyeceğim şudur ki;

Geçmişi, geri giderek değiştiremezsiniz. Geleceği umarak ya da ümit ederek şekillendiremezsiniz. Yaşamamız gereken ne ise şuan yaşadıklarımızdan ibarettir. A’nı yaşayanlar ne geçmişte kalır ne de geleceğin hayalini kurar. Hayatımızın asıl manası tam olarak şuandadır. Bugünden şekillenmedikçe yarının hiçbir önemi yoktur. Geçmişi ders alınacak bir yapı olarak düşünüp, yarın için bugünden harekete geçmeliyiz. Cins ayrımı, ten rengi ayrımı yapmamalıyız. Hepimiz bu dünyanın İnsanlarıyız.. Bunu unutmamalıyız..

Kadın yardıma muhtaç değildir. Kendi başının çaresine bakabilir. Biz erkeklerin yapması gereken tek şey, kas gücüne güvenerek onları sindirmeye çalışmamalıyız. İnanın beyler, beyin gücü kas gücünü yener… ;)

İncelememi sonlandırıyorum.. ve güzel bir söz ile sizlere veda ediyorum…

“Bir toplum, bir millet erkek ve kadın denilen iki cins insandan meydana gelir. Mümkün müdür ki, bir toplumun yarısı topraklara zincirlerle bağlı kaldıkça, diğer kısmı göklere yükselebilsin!”

~Mustafa Kemal Atatürk

Kitabı şiddetle tavsiye eder, iyi okumalar dilerim….
Kendime ait bir odam var benim.
Dört duvarı kalbimle, beynimle, ruhumla ve hayallerimle çevrili....
Canımın canı gelse, giremez o odaya.
Bilirim ki; bir gün tamamen yalnız kalsam, çevremde selam verecek kimse kalmasa yine de yaşama gücümden bir şey kaybetmem.
Bilirim ki, kendime ait bir odam var benim.
Kendimi bildiğim, kendi kendime yetebildiğim...
Ne zaman kafam bozulsa, ne zaman hayat üstüme doğru gelse kaçar giderim. Geri çevirmez. İnsanlar gibi bir şey de beklemez. Her fırtınada, her alaborada sığınabileceğim köhne bir liman gibi... Bakımsız ve yıkık...Her duvarı farklı darbeler aldığı halde, huzur dolu ve sıcacık...

Herkesin içinde yarattığı odadadır mutluluk. Ruha, huzurunu bahşeden dinginlikte... Peki böyle bir odadan mı bahsetmiştir Virginia? Bir bakıma öyle. Zaten dört tarafı somut duvarlarla çevrili bir odaya sahip olsak bile, içinde yaşadığımız toplum zaman ve fırsat tanıyacak mı o odaya girmeye? Hele ki kadınlara... Daha çocuk yaşta kadın olmaya zorlanan, ev işleriyle beli bükülen, nasıl olsa evden çıkacak gözüyle bakıldığı için okumalarına izin verilmeyen, önce hocaya sonra kocaya mantığıyla münasip bir kısmetle hem hayatlarının hem de yaratıcılıklarının sınırlarına son verilen o çocuk kadınlara ne yardım edebilir?

Kadın annedir, kadın sevgilidir. Erkeğin de başarılarında payı olan bir destektir. Her şeyi en ince ayrıntısına kadar düşünebilirken, duygusal yoğunluğunu en dipte yaşayabilirken neden yaratamaz bir kadın? Neden yazamaz? Neden bir Shakespeare çıkmadı kadınlardan? Virginia Woolf kendi deneyimlerini de katarak çok güzel analiz etmiştir bu konuyu. Özellikle Shakespeare'in bir kızkardeşi olsaydı varsayımıyla bizi düşündürürken, sonrasında anlattığı Shakespeare'in gerçek kızkardeşinin hikayesiyle de son noktayı koymuştur.

Toplumun kadına biçtiği sorumluluklar, ekonomik bağımlılık hatta kutsal sayılan annelik bile ondaki cevherin ortaya çıkmasını engellemiştir. Yüzyıllardır bazı şeyler şekil değiştirse de aynı yönde ilerlemeye devam etmiştir. Virginia'ya göre; kadın ekonomik olarak güçlenmeli, kendisine ait bir oda ve yaşam kurmalıdır. İçlerindeki gücü ancak bu şekilde ortaya koyabileceklerdir. Peki buna rağmen istisnalar olmamış mıdır, büyük kadın yazarlar çıkmamış mıdır tarihte? Elbette çıkmıştır. Woolf; özellikle İngiliz edebiyatından örnekler sunarak o kadınların da ne zorluklar yaşadıklarından bahsederken, kendilerine ait bir oda olmamalarından kaynaklı romanlarındaki süreklilik hatalarına da değinmiştir.

Her ne kadar feminizmin güçlü savunucularından olduğu söylense de, aslında Virginia Woolf bu kitabında ılımlı bir eşitliğe de yer vermiştir. Kendi yaşadıklarından yola çıkarak bizlere ışık tutmuştur. Zamanında üvey abisinin tacizine uğrayan, bu sebeple eşiyle cinsel değil ama sadece manevi bağ kurabilmiş olan, hayat boyu bu durumun getirdiği ruh bunalımlarıyla savaşan, ona rağmen onlarca kitaba imza atabilmiş , hayattaki en büyük korkusu ölmek değil de artık yazamayacak duruma geldiğini bilmek olan ve eşine tüm minnet duygularını ilettiği bir intihar mektubuyla hayata veda eden bu kadının sesine kulak verin... Vardır bi' bildiği...
Virginia Woolf hakkında hiçbir şey bilmiyordum.Kitabını bile okumayı düşünmüyordum.Fakat Tumblr'da eşine yazdığı İntihar notunu okuduktan sonra etkilendim.Ve Yazarın hayatını araştırdım.Yazar trajediler ve psikolojik sorunlar yaşamış.O yüzden okumaya karar verdim iyi ki de okumuşum.Virginia Woolf Hem feminist hem de modernist bir yazardır.Konusu itibariyle ”KADINLAR VE EDEBİYAT.”

Erkeklerin kadınlara "Bizler kadar düşünme yeteneğiniz olduğunu ileri sürüyorsunuz.Madem öyle,neden Shakespeare gibi bir deha çıkaramadınız? Virginia Woolf bu ezili soruya şöyle yanıt verir"Para kazanın,kendinize ait bir ayrı oda ve boş zaman yaratın.Ve yazın erkekler ne der diye düşünmeden yazın! Bu yazdığım parça kitabın arkasından.O yüzden kitabın adı "Kendinize ait bir oda"kadınların kendilere zaman ayırması gerektiğini ve eğitim konusunda geri kalmaması gerektiğini vurgulamış.Yazar bu konu hakkında araştırmalar yapmış ve diğer yazarların kadınlar hakkındaki görüşlerini yazmış.Ortaokuldayken bilim insanlarını öğreniyorduk,Arkadaşlarımdan biri Neden hocam hep erkek bilim insanı var demişti o da şöyle cevap verdi: Demek ki erkekler kadınlardan daha zeki.Ne kadar yanlış! O zamanlar kadınlar geri plandaydı,Küçük yaşta evlendirip erkeklerin kölesi oluyorlar ve sadece Ev işleri,çoluk çocukla vakitlerini geçiriyorlardı.Kendilerine ayıracak zamanları yoktu.Kitabı okurken Khaled hosseini'nin "Bin Muhteşem Güneş" adlı kitabı aklıma geldi orada da Kadınların erkeklerin kölesi olduklarını ve sadece kocalarına AİT olduklarını tek başına dışarı çıkılmanın yanlış olduğunu ve kadınların çektiği acıları anlatıyordu.Kadın tek başına dışarı çıkmış olsa nasıl döverler,bağırıp çağırırlar fakat kocası sokak ortasında dövse hiçbir seslerini çıkarmazlar işte KADIN-ERKEK EŞİTSİZLİĞİ.

Yazar Kadınların geri plana atılmasını ve eskiden beri de bunun süregeldiğini,kadınların kendilerine ayıracak eğitim vs. başka alanlarda kendini geliştiremediklerini “Kendilerine ait bir odanın”bulunmamasını vurgulamış.Kitabın okurlarına baktığım zaman %84 oranında kadınlar okumuş.Bence bu kitabı erkekler de okumalı.Herkesin okuması gereken bir kitap olduğunu düşünüyorum.Çok akıcı bir dili var.Tavsiye ediyorum.

Herkese keyifli okumalar dilerim.
“PARA KAZANIN , KENDİNİZE AİT BİR ODA VE BOŞ ZAMAN YARATIN.
VE YAZIN , ERKEKLER NE DER DİYE DÜŞÜNMEDEN YAZIN …”

İsyanım var!
Nedir bu kadınların çektiği…
Kaç yüzyıldır kadınlar var olma savaşı sürdürdü , sürdürecek de...

Hep der ya annelerimiz; kendi ayaklarının üstünde durabilmeli kadın dediğin, kimseye muhtaç olmamalı… Sen oku diplomanı al koy bir köşeye ,güvencen olsun hayatın ne getireceği ne götüreceği belli olmaz. Kimseye bağımlı olma “KENDİN” ol…
-----------------------------------------------------------------------------------
Kendine ait bir odan olsun… Kendi çizdiğin bir yaşamın olsun , öyle biri ol ki senin isteklerinin önceliği olsun… Canın istediği için yap bazı şeyleri yapmak zorunda olduğun için değil… Zaten para kazanıyorsan saygınlığın artacağından kendine olan güvenin de artacak! Haa para kazanmayan saygı görmüyor mu ? derseniz , evet maalesef çalışan kadına göre daha az saygı duyuluyor… Hem erkeği tarafından hem de çevresi tarafından… Bu ezilme duygusu kadına yerleştiyse zaten kendi hayatını yaşamayı bırakıp etrafını mutlu etmek için nefes alan bir canlı halini alacaktır :/
---------------------------------------------------------------------------------------
Yazar da feminist olarak anılsa da aslında kadınlara da kızgınlığı vardır. Bu düzene teslim olmayın der. Kendinize ait bir dünyanız olsun , kendi düşüncelerinizin peşini bırakmayın,başkası olmayın der.
” Jane Austen , Fanny Burney ‘in mezarlarının üzerine bir çelenk koymalıydı.”der yazar.
Yaşadıkları dönemde düşüncelerini özgürce yazamazdı çoğu kadın yazar. Yazdıklarını ve düşündüklerini sırf başkaları eleştirmesin diye değiştirirdi. Başkalarının düşüncelerine gösterdiği saygı yüzünden kendi değerlerini değiştirmenin yanlışına düşmedi bu iki isim.
“Bunu sadece Jane Austen ve Emily Bronte başardılar . Onların şapkalarındaki belki de en hafif tüydü bu. Onlar erkek gibi değil, kadın gibi yazdılar.O dönemde roman yazan binlerce kadın arasında sadece onlar ebedi eğitimcinin şunu yaz , bunu düşün diye süregiden uyarılarına kulak asmadılar.” Sözleriyle kadınların nasıl bir yol takip etmeleri gerektiğini de anlatır.
---------------------------------------------------------------------------------------------------
Yazarların eserlerini yazarken çift cinsiyetli bir beyne sahip olduklarında ortaya mükemmel bir eser çıktığından bahseder .Bu konu hakkında yazdıkları çok ilginç geldi bana. Kadınsan erkeğimsi ,erkeksen kadınımsı olarak yazmaktan söz ediyor. Böyle olduğunda yüksek doyuma ulaşan bir eser çıkar diyor. Spoiler vermemek adına daha fazla bahsetmiyorum,ama mutlaka okuyun. Ben çok farklı buldum ve çok beğendim. Sanırım Virginiya woolf’ün çift cinsiyetli bir beyin yapısı var!
----------------------------------------------------------------------------------------------------
Hem feminist hem modernist yazar olan Virginiya Woolf ‘un hiç okula gitmediği evde eğitim gördüğünü duyunca çok şaşırdım. Aile üyeleri eğitimli ve entelektüel kişilerden olmasından dolayı ve özel hocalar sayesinde eğitim konusunda yeterli doyuma ulaşmıştır. Önce annesini bir süre sonra da babasını kaybetmesiyle ruhsal sorunlar yaşamıştır.Hayatı boyunca ruhsal sıkıntılarla mücadele eden yazar ne yazık ki intihar ederek hayatına son vermiştir.
----------------------------------------------------------------------------------------------------
Ben yazarı da kitabı da çok beğendim. Hatta kendime yakın hissettiğim nadir yazarlardan. Diğer kitaplarını da severek okuyacağımı düşünüyorum. Kadınlara söylemek istediği konularda çok haklı buluyorum yazarı.
-----------------------------------------------------------------------------------------------------
Kadın yazarları etkinliği için seçtiğim kitap ve yazardan daha iyisi olamazdı diye düşünüyorum… Etkinlik için de ayrıca teşekkür ederim:)
----------------------------------------------------------------------------------------------------
Bu konuyu bu şarkı tamamlardı…
https://www.youtube.com/watch?v=ggmyT87HP4w

Sevgiler ,saygılar…
Ah kadınlar...Yüzyıllardır baskılanan, hor görülen, evlendiği zaman efendisine ait olan ve asla birey olarak kendi hayatı olmayan kadınlar...

Yüzyıllardır ne resimde, ne şiirde, ne de sanatın her hangi bir kolunda başarı elde edememiş kadınların asıl sorunun ataerkil toplumların baskısı olduğunu ele almış yazar. Bu konuda araştırmalar yapmış ve İngiltere'de kadına atfedilen her ithamı da eklemeyi unutmamış...

Eserde bir kadın ister evli olsun, ister bekar mutlaka bir kazancının olmasını ve kendine ait bir odasının olmasını ki; bu odada kendini anlamasını ve özellikle sanat adına bir şeyler üretmesine vurgu yapılmış...

Kitap sade ve akıcı bir dil ile yazılmış. Aslında 1400'lü yıllardan 1900'lü yıllara ve günümüzde hala dünyada kadına gerçek değerinin verilmediğini ve neredeyse değişen çok az şey olduğunu gözler önüne seren bu kitabı okurken düşünmekten kendinizi alamayacaksınız...
*Kitapla ilgili bilgi içerir.

V. Woolf ‘Kadınlar ve Yazın’ üzerine kendisinden istenen konuşma için nehir kıyısında düşünürken kadının yazabilmesi için kadının parası ve kendine ait bir odası olması gerektiği görüşünü ele almaya karar verir. Bu karara varma aşamalarını sunacağını, dudaklarından yalanlar döküleceğini, ama bunların arasına karışmış gerçekler olabileceğini, bu gerçekleri çıkarıp, saklanmaya değer yanlarına karar vermelerini ya da saklanmaya değer bir yan yoksa çöp sepetine atıp, unutmalarını söyler.

Önce kadınların yazın dünyasında olmamalarının, neden içlerinden bir Shakespare çıkmadığının açıklamalarını yapıyor: İngiltere’de kadınların kütüphanelere bir refakatçi ya da dekan tarafından bir tavsiye mektubu olmadan alınmadığını, erkeklerin istedikleri şekilde kullanabilecekleri bir servete sahip olduklarını, kendi büyük annelerinin ve annelerinin neden servet sahibi olmadıklarını, kadınların servetleri olsa bile kullanmalarında söz sahibi olmadıklarını eğer öyle olsaydı arkadaşıyla şu anda yaptığı konuşmanın konusu arkeoloji, botanik, matematik, antropoloji, fizik ya da coğrafya konuşuyor olacağını, kendi cinsiyetlerinin kullanımına düzenleyecekleri burslar, ödüller, öğretim üyelikleri oluşturup, araştırma yapıyor ya da yazıyor olabilirlerdi.

“Neden cinsiyetlerden biri öylesine varlıklı, öbürü ise yoksuldu? Yoksulluğun kurmaca yazın üzerindeki etkisi neydi? Sanat yapıtlarının ortaya çıkmasında gerekli koşullar nelerdir?” diye sorar, yanıtlarını kitaplardan araştırarak bulmaya çalışır ancak daha da çok kafası karışır çünkü kadınlar üzerine bir yılda yazılmış o kadar çok kitap vardır ki. Erkekler tarafından yazılan tüm kitaplarda bunun yanıtını bulamaz. Karşılaştığı bilgilerden bazıları: İngiliz şairi Alexsandr Pope’nin düşüncesi“Çoğu kadın kişilikten yoksundur.”, kadınlar eğitilebilir mi eğitilemez mi, ruhları var mı yok mu, Napolyon eğitilemeyeceklerini söylüyordu, Goethe kadınlara hayrandı, Mussolini nefret ediyordu vb. Onu en çok öfkelendiren anıtsal yapıtı Dişil Cinsin Ussal, Tinsel ve Bedensel Zayıflığı’nı yazmakta olan Profesör X’in kadınların, ussal, tinsel ve bedensel zayıflığını belirten görüşüydü. Ona göre profesör kadınlara öfke duyuyordu, kitap gerçeğin beyaz ışığında değil, duyguların kırmızı ışığında yazılmıştı. Kadınlara duyulan öfkenin nedenlerini anlamaya çalışır.

Elizabeth döneminden başlayarak kadınların içinde bulundukları koşullardan bahseder. Evli kocanın kadını dövmesi yasal hakkıydı, yüksek sınıflarda olduğu gibi aşağı sınıflarda da bu utanç duyulmadan uygulanırdı. Evlilikler beşik kertmesi olarak çocukluktan çıkar çıkmaz yapılırdı. Karşı çıkan kız çocuk kilitlenip, dövülürdü ve bu toplumun tepkisini çekmezdi. Gerçek hayatta yaşanan bu iken erkeklerin kurmaca yazınlarında ise kadının erkekle eşit konumda olduğu önemli kişiliklere sahip olduğu görülüyordu. Bir kadının Shakespear’in kardeşi olup onun gibi yaratıcı yazma yeteneğine sahip olsa bile o koşullarda yazar olamayacağını kurguladığı hikâyeyle bu düşüncesini destekler.

Bazı kadınlar her şeye rağmen yazabilmişlerdir. Örn. soyluluğu ve anlayışlı eşi nedeniyle şiir yazma fırsatı bulabilmiş Lady Winchilsea. Ancak diğer erkek şairlerin alay ve küçümseme sözlerine hedef olur. Yazma meraklısı bir mavi çoraplı (kadınların kurtuluşu hareketine inanmış kadınlar için söylenen söz) denir. Yazdığı şiirlerine yansır duyguları. “ Yazık! Kalemini deneyen bir kadın/Ne kadar kibirli bir yaratık sayılır,/Bu hatayı hiçbir erdem gidermez /Kendi cinsimize ve doğamıza karşı geldiğimiz söylenir”

19. yüzyılda yazılmış kitapları inceler. Charlotte Brontë’nin yazdıklarında kadının uzak şehirlere gidip farklı insanları tanıma, gezme, gözlemleme deneyimlerinden yoksun oluşunun serzenişlerini duyumsar. Bu yüzden yazarlık dehasını eksiksiz ve bütünüyle dile getiremeyeceğini anlar. O dönemde yazılanlar evlerinin oturma odasında, birkaç desteden fazla kâğıt alamayacak denli yoksul kadınlar tarafından yazılmıştır.

V. Woolf kadın yazarların biçemleri, ölçütleri, yazarların kendi cinsiyetlerinin yazındaki etkisi üzerinde duruyor özellikle kadınların kendilerine özgü yazabilmelerinin önemini vurguluyor. Yazılarında dürüst olmalarını ne yazacakları konusunda sınırlamalar getiren ataerkil düzenin eleştirilerilerine karşı çıkmalarını istiyor. Örnek olarak Jane Austen ve Emily Brontë’yi gösterir. “Bu, onların övünülecek başarılarından biri, belki de en kusursuz olanıdır. Erkekler gibi değil kadınlar gibi yazmışlardır.” Yalnız bu söylemden kadınların sadece kadın, erkeklerin de aynı şekilde sadece erkek olarak yazmaları sonucu çıkarılmamalı. Yazar bu konuda her iki cinse de aklın hem eril hem de kadın tarafıyla eşit olarak yazmalarını öğütlüyor. Tolstoy, Shakespear, Proust’u örnek gösteriyor.

Son bölümde kişinin olduğu gibi görünmesini, kendileri ve iyi bir dünya için durmaksızın yazmalarını kadınlara söyler.

V. Woolf’un bu çalışması kadınların yazmaları önündeki engelleri anlatmakla kalmıyor yüzyıllardır erkek egemen toplumda ezilen, hakları elinden alınarak kısıtlanıp korunmaya muhtaç duruma getirilmesini de anlatıyor. Günümüzde de evrensel ve güncel olma özelliğini koruyor, bu yönüyle de önemli bir eser. Çünkü ülkemizde ve dünyanın pek çok yerinde kadınlar hâlâ anlatılan şeyleri yaşamaktadırlar. Kadınların eve kapatılarak, sadece ev ve çocuklarıyla ilgilenip, kendi iç dünyalarını geliştiren başka uğraşlarla uğramaması için baskı altına alınmışlardır. Kendileri bile erkeklerin dikte ettiği ussal, duygusal ve bedensel yönden erkeklerden aşağı ve korunmaya muhtaç olduğuna inanmışlardır. Kadının kendisine ait bir odanın kapısını açabilmesi için hakları için yüzyıllardır sürdürdüğü mücadeleye devam etmesi, kazanımlarını koruması, bilinçlenmesi, okuması, çalışması gerekiyor. Kendilerini toplumun dışına atan her uygulamaya özgürlükmüş gibi sunulan kişiliğini aşağılayan koruma adı altında sunulan esarete karşı çıkıp toplumda erkeğin yanında varolma mücadelesinin içinde olmalıdır.

Kitapta söz edilen kadın yazarlar Jane Austen ve Emily Brontë, Charlotte Brontë, George Eliot takma adıyla yazan Mary Anne ilgimi çekti, kitaplarını okumayı istiyorum. Romana yenilik kazandırdığı söylenen bilinç akış tekniğini uygulayan Woolf’un anlattıkları ve anlatımı oldukça etkileyiciydi. Anlamlandırmaya yönelten, düşündüren, sorgulatan, farkındalık yaratan bir kitap.

İyi okumalar…
Virginia Woolf ile tanışma eserim. Uzun süredir merak ettiğim ancak bir türlü okuyamadığım bu eşsiz eser hakkında bir şeyler karalamasam kendimi kötü hissederdim. Okumaya yeni başlamışken bile bu kitabı tekrar ve tekrar okumalıyım diyordum her sayfayı çevirdiğimde. Mesela Shakespeare, Jane Austen, Emily Bronte okuduktan sonra.. Özellikle Jane Austen'i bir an önce okumak istiyorum. Bir hayli merak uyandırdı ben de.
Virginia Woolf bir kadın olarak, yüzyıllardır kadınların maruz kaldığı aşağılanmalara, çocuk gelinliğe, kocasının malı olarak görülmesine öyle gerçekçi ve keskin bir bakış açısı sunmuş ki; İşte bu! Birileri bunlardan bahsetmeli, avaz avaz haykırmalı tüm dünyaya diyorsunuz. Biz Kadınlar, bir bireyiz! Bizler ev işleri, çocuk ve temizlik işlerinden ibaret değiliz! Her şeyiz biz! Her şeyi yapabilecek güçteyiz! Ve dahası geleceğiz biz! Gelecek bizim yetiştirdiğimiz çocuklarda saklı! Yüzyıllarca sustuk, olmak istemediğimiz kalıplara sokulduk, ataerkil aile yapısı altında ezildik, içimizdeki öğrenme hırsına merak duygusuna ve daha bir çok güzel hisse sırt çevirdik, görmezden gelmek zorunda kaldık, sustuk, susturulduk. Ancak artık susmayacağız Virginia Woolf şöyle sesleniyor biz kadınlara: 'Para kazanın, kendinize ait ayrı bir oda ve boş zaman yaratın. Ve yazın, erkekler ne der diye düşünmeden yazın!..'
Virginia Woolf oturdu sanki karşıma ve başladı anlatmaya, bir abla gibi tavsiyeler verdi bana. Potansiyelimizi, gücümüzü hatırlattı. İlaç gibi geldi. Bu kitap sıcacık, bir aile gibi hissettirdi. Kitaplığımın en güzel köşesine koyacağım. Mutlaka kadın, erkek herkesin okuması gereken bir kitap bu. Umarım genç, yaşlı bir çok kadına ilham olur. Bir de Shakespeare'ın sevgili kız kardeşi, benim içimde yaşıyorsun artık ve eminim ki senin hikayeni bilen her insan yaşatıyor seni kalbinin en güzel köşesinde. Çünkü, büyük şairler ölmez!
Bu önemli kitap hakkındaki düşüncelerimi mutlaka yazmalıyım dedim. Kalemi kağıdı aldım elime yazmaya başladım.

Kadınların yüzyıllardır hangi zor koşullar ve psikolojilerde yazı yazmaya çalıştıklarını ve kendine ait bir odalarının hiç bir zaman olmaması hakkındaki haklı serzenişlerinden oluşan kitap tek kelimeyle olağanüstüydü. Özellikle Shakespeare'in hangi durumlardan sonra oyun yazmaya başladığını Shakespeare'in içindeki kadını ve kız kardeşinin tek kelime yazamadan ölmesi ve bir otobüs durağındaki mezarlığından bahsetmesi tüyler ürpertici geldi bana. Bu arada bir parantez açarak - Hala Shakespeare kadar beni etkileyen bir yazarın olmadığını belirtmek isterim - Burada Dostoyevski, Tolstoy, Zweig ve Woolf'unda adını anmadan geçemem. Shakespeare'in bayrağını birileri alabilir mi onu söylemekte oldukça zor. Son dönemde okuduğum Gorki'nin Ayaktakımı Arasında oyunu da oldukça iyiydi, ancak bir hamlet hiçbir zaman olamaz görüşündeyim.

Woolf yazmanın önemini - bu roman olmak zorunda değil, felsefe, serüven veya gezi kitabı da olabilir diyor - çünkü romanın bu kitaplardan beslendiğini anlatmaya çalışıyor bize. Altını çizdiğim çok yer oldu. Hepsini alıntı yapamadım. Kitabın gizemi bozulmasın istedim, alın okuyun. Farkına varacaksınız zaten.

Shakespeare'in tragedyalarından bahsederken neden dizeler şeklinde yazıldığını anlatan bölümleri müthişti. Neden düz yazı değilde dize. Çünkü burada yazar veya şair'in şiirsellikten ve şiirden aldığı gücü ön plana çıkardığından bahsediyor. Kitapta çok fazla metafor var ve bunların bazıları dipnot yapılmış bazıları ise sizin hayal gücünüze bırakılmış.

Son olarak yazar, kadınların kendine ait bir odasının olmasıyla olmaması arasındaki farkı bize çok iyi anlatıyor. Jane Austen'ın Gurur ve Önyargısı'nı herkesin oturduğu bir odada zor koşullar altında, tedirginlik içinde yazdığını söylediğinde, inanın anlatmak istediğini o cümlede anlamış oldum. Kadınların yazı yazmaktaki karşılaştıkları zorlukları çok iyi özetleyen yazar'ın devrin erkek şair ve yazarlarından da bolca örnek vermesi kitabı oldukça dramatize etmiş. Kendine Ait Bir Oda mutlaka okuması gereken kitaplardan biri.

Sevgiler..
"İsterseniz kitaplıklarınıza kilit vurun; ama zihnimin özgürlügüne vurabileceğiniz ne bir kilit var ne de sürgü, ne de kapatabileceğiniz bir kapı."
"Başkalarının fikirlerini mantıksızlık derecesinde umursamış olan insanların enkazıyla doludur edebiyat alanı."
"Her şeyden önce kendi ruhunu aydınlatacaksın, bütün derinliklerini, sığ yüzeylerini, ruhundaki kibri ve cömertliği..."
-Virginia Woolf
Virginia Woolf'un 136. Yaş günü...
Feminizm sadece bir akım ya da sadece erkek düşmanlığı dedikleri bir saçmalık değil bence feminizm bir yaşam biçimidir. Kadının kendisine duyması gereken saygıdır. Sanırım bunun en büyük temsili ve en iyi anlatıcısı da Virginia Woolf'dur. Yazarın bu kitabı herhangi bir kurgu üzerine kurulmadığı için okuyucuya biraz sıkıcı gelebilir fakat altın niteliğinde cümleler barındırıyor. Kadının ezilmişliğini, erkeklere göre ikinci plana atılmasını ve erkeklerin aslında büyümek için kadınların üzerine bastıklarını anlatır. Geçmişten geleceğe süregelen aslında yaşamın her anında var olan ama görmeye çok alıştığımız için bize gayet tabi gelen kadın-erkek ilişkisindeki adaletsizlikleri yüzümüze çarpıyor yazar. Kadınların, ama bence daha çok erkeklerin okuması gereken bir kitap belki o zaman normal zannettikleri şeylerin aslında hiç de normal olmadıklarını görürler. İdol seçtiğim yazardan muhteşem bir kitap, okusanız iyi edersiniz.
Virginia Woolf'un okuduğum ilk kitabı. Yazarın biyografisini okumuş ve intihar ederek yaşamına son vermiş olmasına üzülmüştüm. Feminist ve modernist bir yazar. Kadınlar ve edebiyat konusunun çok yönlü bir şekilde ele alındığı, güzel bir kitap olduğunu söyleyebilirim.
İsterseniz kitaplıklarınıza kilit vurun; ama zihnimin özgürlüğüne vurabileceğiniz ne bir kilit var ne de bir sürgü, ne de kapatabileceğiniz bir kapı.
'' Eğer göz kamaştırıcı, engelsiz bir zihin varsa, diye düşündüm, yeniden kitap rafına dönerek, o da Shakespeare'in zihnidir. "
"Büyük şairler kendi acılarında boğulurlar." Bu onların şarkısının yüküdür.
Virginia Woolf
Sayfa 88 - Ren Yayınları

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Kendine Ait Bir Oda
Baskı tarihi:
Aralık 2002
Sayfa sayısı:
127
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789750500848
Orijinal adı:
A Room Of One's Own
Çeviri:
Suğra Öncü
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
İletişim Kitabevi
Kadın hareketinin elden düşürmediği önemli kitaplardan biri olan Kendine Ait Bir Oda Virginia Woolf'un belki de en kolay okunan kitabıdır. Kolay okunur, çünkü konu çok somuttur. "Kadın ve edebiyat." Erkeklerin kadınlara bıkıp usanmadan tekrarladıkları "ezeli" ve de "ezici" bir soru vardır. "Bizler kadar düşünme yeteneğiniz olduğunu ileri sürüyorsunuz. Madem öyle, neden Shakespeare gibi bir deha çıkaramadınız? İşte Virginia Wolf bu "yakıcı" soruya, tarihsel ilişkilerin kökenine inip kütüphane raflarında şöyle bir gezindikten ve de kısa bir kadın edebiyatı tarihçesi çıktıktan sonra esaslı bir yanıt getiriyor.
 

Kitabı okuyanlar 2.699 okur

  • Aylora
  • Merdümgiriz
  • Ezgi Teber Atik
  • Esra Özbek
  • zkleb
  • Başak ALTINSOY
  • Başak altınsoy
  • Özge
  • Eylül Türk
  • Fatma Zehra Aksoy

Yaş gruplarına göre okuyanlar

0-13 Yaş
%6.9
14-17 Yaş
%8.7
18-24 Yaş
%33.5
25-34 Yaş
%30
35-44 Yaş
%13.6
45-54 Yaş
%4.9
55-64 Yaş
%0.9
65+ Yaş
%1.6

Cinsiyetlerine göre okuyanlar

Kadın
%84.8
Erkek
%15.1

Kitap istatistikleri (Bütün baskılar)

Bu baskının istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%21.5 (180)
9
%16.3 (137)
8
%21.1 (177)
7
%13.4 (112)
6
%6.2 (52)
5
%2.9 (24)
4
%2 (17)
3
%1.3 (11)
2
%0.7 (6)
1
%0.5 (4)

Kitabın sıralamaları