Orijinali: dusuncedokuma.substack.com/p/en-eski-yuz-p...
313 - Bu sıralar peş peşe çok sayıda öykü kitabı okudum. Bu da bunlardan biri oldu. “Yine” bu kitap öncesinde yazara dair hiçbir fikrim yoktu. Kitaptan bir paragrafı eşim okutmuştu, sonra da kitabın tamamını okumamı önermişti. Ben de öyle yaptım.
Daha ilk öykünün ilk sayfasından beni içine hapsetmeyi başardı. “Öfkemizin, kırgınlığımızın, hırçınlığımızın, acı olayımızın nedeni neyse, onu yönelteceğimiz son kişi evdeki masum kişi” oluyor genelde de biz beceremiyoruz. Bunu diyen adam sonra gidiyor gerçi, ya da götürülüyor. Bahsi geçen dönemin karanlığına ve ‘faili meçhullüğüne’ bakılırsa sanki ikincisi daha olası gibi. Kadını da ‘he hı’ diyip gönderiyorlar. Derken bu öykü tam tadında bitiyor, bir diğeri bu sefer daha günümüze yaklaşmış ama bataklıktan çıkamamış dünyasına yeniden çekip götürüyor. Bir kadının kayboluşunu, bir nevi yol kenarındaki kahvehaneye “İstanbul’un nerede olduğunu soruşunu” okuyoruz. Kadına üzülüyoruz, acıyoruz, biraz da feminist tarafımız öfkeyle kabarıyor. Derken bir diğeri. Yazar hanımefendi bunları anlatırken duygudan duyguya savuruyor bendeniz okuru. Bunu yaparken de çokça dolaylamaya başvuruyor. Onlara kafa yorarken bazılarını gayet yaratıcı buluyorum: biber gazı yerine dikenli bulut demesi gibi. Eh, biber gazıyla en son nerede haşır neşir olduğumuz ortada ve o öykü boyunca bu ilginç zamana dair tek bir kelime dahi etmemesine rağmen her şeyi apaçık sunuyor okurun hayal gücüne, oradayız, yaşıyoruz, genzimiz yanıyor. Sonrası hiçlik, ama tam da değil. Belirsizlikler çok ‘yerinde’ ve tadında bırakılmaya devam ediyor.
Böyle sayfalar akıp giderken yaklaşık 5 öykü okuduğumu fark ettim. Sonra yazara dair zihnimde büyüyen merak balonunu patlatmak üzere ismini arattım: Aa o da Ankaralıymış. Aaa o da Odtü’lüymüş. Aa… A aa… İsmine dair hiçbir fikrim yoktu ama bir yerlerde kulağıma çalındığına dair de belli belirsiz bir kırıntı aklımda kalmıştı. Ona denk geldim işte kurcalarken. Bu yazar ve diğer başka yazarlar Türk edebiyatının ilk ve tek “me too” hareketini başlatıp “O” yazarın toplumdan aforoz edilmesini sağlamışlardı. Hep birlikte ayıplamış ve tarihin tozlu sayfalarına uğurlamıştık adamı. Heh, işte o olayların ilk kıvılcımını bu yazar çakmış. Bunu okuyunca kalemin gücünün biraz da kesişen yolların etkisinden süregeldiğini düşündüm. Tüm bunlar biraz da kafa karışıklığına sebep oldu bünyemde. Bir katilin yarattığı roman karakterine hayranlık besleyen fakat karakterin yaratıcısının da ‘lan ne boktan bir hayat yaşıyorsun, ne gerek var tüm bunlara’ dedirtecek denli tasvip etmediğim yaşantısını görmezden gelemediğim günlerden beri o güzelim eserlerin ne biçim ellerden çıktığına dair yorum yapmamayı kendi kafa karışıklığımı dindirmek açısından daha sağlıklı buluyorum. Zaten sesini çıkaracak olan çıkarıyor. Bense tek başıma dünyayı değiştirecek o kişi değilim. Ben okurum, tüketiciyim. Karşıma çıkan haberleri içeren sekmeleri kapattım sonra, kitabı okumaya devam ettim.
Bu incelemeye yaptığım gibi bu incecik kitabı da daha ince iki parçada ele almak daha yerinde olacaktı bana göre. O yüzden ufak bir ‘magazin’ arası verdim. İlk 5 öykü gerçekten de “yok artık(!)” anlarıyla dolu. Peşinden gelen 6 öykü ise sanki bu kitap, kitap formunda basılabilsin diye sayfa sayısını artırmak amacıyla eklenmiş gibi geldi. Diğer yarısı nedense beni ilk yarıdaki öykülerin yaptığı gibi yerden yere vurmak şöyle dursun, ucumdan kıyımdan yakalayamadı bile. Yine de böyle bir kalemle tanışmış olmaktan memnun oldum. Araya bir miktar zaman girdikten sonra yine bir öykü okuma maratonumda yollarımızın kesişeceğini düşünüyorum.
En Eski YüzPelin Buzluk · İletişim Yayıncılık · 2021446 okunma