Bir Ölünün Defteri, incelikle yazılmış bir kitap. Açıkçası eski diline ve onların günümüz karşılığını takip ederek okumaya bir müddet alışmam gerekti, ama buna rağmen oldukça akıcıydı ve sıkmadan bir çırpıda bitti..
En etkilendiğim ve aklımda kalan yerleri yazacağım daha sonra okuyabilmek için ve açıkçası bu kitabı okurken bu kadar hayattan ve düz yazılmış gibi gelen sahnelerin beni bu kadar etkileyebileceğini tahmin etmemiştim. Meğer ne çok sahne varmış diyorum şimdi.
Vecdi halasının fikrini Hüsam’la paylaştığında Hüsam’ın uzak memleketinde olmasına rağmen apar topar gelmesi, ama Nigar’a duyduğu aşktan dolayı üzüntüden hastalanması. Buna rağmen dostuna hiçbir şey belli etmeyip destek olması. Ve bu konudan sonra bir daha Nigar’ı görmeye gitmemesi oldu. İki çok yakın arkadaş her zaman birbirlerinin mutluluğunu kendilerinin önünde tuttular.
Vecdi’nin bir süre sonra konuşmasa da Nigar’la Hüsam’ın arasındakileri hissetmesi, içten içe Hüsam’a kızması bazen, ama yine de yemekte konuyu açıp Nigar’ı konuşturması. Hatta o akşam odasında Nigar’a hiçbir şey belli etmeyip onu ağlatması. En yakın arkadaşıyla kavuşması için.
Vecdi’nin annesinin ölümünden beri açık açık yazılmasa da hissettiği yalnızlık. Artık sevdiği kadını da görmek ona acı verince bir şekilde hayattan tamamen adım adım vazgeçmesi.
O savaş meydanında anıları aklına gelirken annesini öptüğü, bahçede mutlu gezdiği zamanları düşünmesi.
Nigar ve Hüsam’ın çocuklarının ondan kolundan dolayı korktuğunu ve yaklaşmadıklarını anlaması.
Hüsam’ın defteri okurken üzüntüyle nasıl anlamadığını düşünmesi, anlasa ne yapabileceğini bilememesi.
Vecdi’nin en sonunda sıradan bir akşam vakti ölmeye karar vermesi….