Selamlar
Anlık bir kararla açıp, okuyup sonunu getirdiğim bir kitap hakkında yazacağım birazdan. Aslında okumayı planladığım bir kitap da değildi. Öyle bir boşluk anına denk geldi ve başladım sanırım.
Kitabın konusu hakkında söyleyebileceğim her şey kapak tasarımıyla verilmiş zaten. O yüzden direkt eleştiri kısmına geçiyorum. Öncelikle yazarının zaten bir klişe olduğunu belirtmesine rağmen bunu biraz daha pekiştirerek bir kez de ben söyleyeyim istiyorum. Kitap tamamıyla bir klişeden ibaret. Buz pateni kayan karakterlerimiz var, küçüklükten gelen anlamsız bir nefret var ve biz onların çift olarak kaymak zorunda kalmaları ile aşka dönüşen hikayelerini okuyoruz. Beni en rahatsız eden şey kitabın genelinde hakim olan basitlik oldu. Her şey mi yüzeysel olur bir romanda? Demek ki oluyormuş. İşlenen konu zaten klişe. Böyle bir konuyu bu kitapta bize okutan ya karakterlerinin ya da yazım dilinin başkalığı olmalıydı. Ama maalesef ki aynı basitlik karakterlerde de dilin kullanımında da mevcut. E siz bir kitaptan konusunu çıkarırsanız, üslubunu çıkarırsanız karakterlerini çıkarırsanız geriye hiçbir şey kalmaz ki!
Ayrıca bir kitabı eleştirirken bence bu kadar gündemde olmaması gereken bir şey var: O da akıcılık. Bir kitabın akıcı olması okuyucu açısından elbette çok güzeldir ve yazarın üslubunu güzellemek için belirtilebilir. Ancak olmazsa olmaz bir şey de değildir. İyi bir kitabın illaki de tüm çevrelerce kolaylıkla okunabilmesi gerekmez ya da başka bir deyişle çok da akıcı olmaması onun iyi bir kitap olmadığı anlamına gelmez. Bu nedenle de ne üslup ne de konu bakımından bir şey vadetmeyen kitaplara dizilen çok akıcıydı yorumlarını anlayamıyorum.
Kitaplar hemen okunsun diye pek çok şeyden taviz verir olduk. Cümlelerimizi "... ama akıcıydı"larla süslüyoruz. Eğer yapılan şey edebiyatsa -bir sanatsa- hızlıca tüketilsin, çerezlik olsun kahvenin yanında iyi gitsin, kafayı da çok meşgul etmesinlerle bunun yapılamayacağını düşünüyorum. Böyle olmamalı. Bir kitap sana iki çift lafla da olsa farklı ufuklar açmıyorsa ya da en derinden bildiğin duyguları ustalıkla işleyip kurguya yedirmiyorsa o kitap neden okunsun ki? Biz okumayız, yeni başlayanlara okuma alışkanlığı kazandırsın derseniz de yine katılamayacağım. Çünkü her insan kendi yaşına ve hayat tecrübesine uygun düzeyde bir anlama ve bilgiyi işleme kabiliyetine sahip. Piyasada hayal dünyasını ve zihnindeki bilme açlığını besleyen tonla kitap bulunurken kişinin bunu seçmesi için bir sebebi olması gerekir. Bu kitap benzerleri arasında neden kendisini okumam gerektiği hakkında bana bir fikir vermedi.
Karakterlere sırf olması gerektiği için ailevi sorunlar verilmiş gibiydi. Karakterlerin gerçekçiliği bence yeteri kadar iyi değildi. Güz karakteri özellikle. Bir kişinin de neşeli ve umutsuz bir aşık olması gerekiyordu o da o seçilmişti. Sonat da bence öyle. İyi bir karakter olsun diye kendisine hiçbir kötü özelik bırakılmamış. Gerçek dünyadaysa insanlar böyle değildir. İyi ve kötüyü, neşeyi ve kederi birlikte barındırırlar. Gridirler aslına bakarsanız.
Ayrıca benim fikrimce bir yazarı en çok söyleyiş güzelliği öne atar. Bu kitapta tüm kurgu düz bir dille aktarılıyordu. İçinde alıntılanmaya değer tek cümle bulamadım. Olur ya hani bazen bir cümle okursunuz ve sayfalarca ilerleseniz bile aklınızın bir köşesinde o cümle yer edinir, onu durup durup tekrar okumasınız gelir. Böyle bir cümle yok.
Son olarak da kitabın yardımcı düşünceler bakımından baya fakir bir kitap olduğunu düşünüyorum. Her şey "nefretten aşka" denilen tema etrafında dönüyor. Bu temayı destekleyen başka izlekler, ana olay örgüsünün yanında verilen sağlam mesajlar olsun isterdim.
Gelişmesi, değişmesi gereken çok şey var.
Kitaba puanım: 4/10