Osman Yüksel ile tanışma vesilesi için bu kitabı temin ettim ve açıkçası tanışma açısından en uygun kitaba denk geldiğimi söylemekte bir sakınca görmüyorum (normalde buna pekte muvaffak olamam).
Çok tabi olarak bazı görüşlerine razı iken, bazılarına nötr, bazılarına da karşı idim. Bu da açıkçası çok temel bir noktadan kaynaklanıyordu. Allahu Teala'nın rızasına uygun olarak yazdığı şeyler ile kendi rey'inden yazdığı şeyler'in ayrımıdır bu aslında.
İnsan mukaddes olan'ı kendi belirlemeye çalıştığında ne yazık ki; fikri olarak yanılmış ve retorik ile birlikte çıkılmaz bir alana girmiş bulunmaktadır. Kendi görüşünü temellendiremez ya da karşı bir görüşe karşı laf cambazlığı yapmadan slogan atmadan karşı çıkamaz.Yer yer Osman Yüksel'de bu hale gelmiştir. Muhtemelen biraz da kalemin şehvetine kapılmasından bu sonuç ile karşılaşmıştır. Normaldir; böyle şeyler de olur. Hatta bunun en çarpıcı tezahürü aralıklı iki farklı fıkra da oluşan tenakuzlardır. Okuyucuda bazen aynı kalemden çıkmış olmama ihtimalini bile düşündürecek seviye gelebilir bu durum; yazılar hızlıca ve peş peşe okunduğunda daha rahat anlaşılabilecek bir şeyden bahsetmekteyim.
Son olarak, Osman Yüksel siyasi ve fikri anlamda yakın tarih açısından oldukça hareketli ve aktif biridir. Dolayısıyla muhatapları da karşı görüşten olsalarda aynı meşhurluktadırlar. Şimdiden bakınca görüyoruz ki; bu kitabın sayfalarında birbiri ile kavga eden herhangi iki insan şu an bir kimsenin gönlünde hoşnutlukla yer edebilirler tarihin verdiği hatıra ile. Bunu ifade ederken ortada olan verili bir durumu paylaşıyorum; yoksa detayları başka bir zamanda gerekli olduğuna inanan kimselerce tartışılır.
Aşağıda ayrıca bir denemesini tıpkı basım haliyle paylaşıyorum. Satır aralarındaki bir kaç nokta için gerçekten böyle mi oluyor acaba; düşüncesini zihinlerde peydahlanması ümit ettiğim çıktıdır.
NİÇİN EVLENMİYORLAR?
Bitmez tükenmez içtimai dertlerimizden birisi olsun, erkek olsun bir çok gençlerimizin evlenmemeleri daha doğrusu evlenememeleri meselesidir. Bilhassa bu acıklı hale münevverler arasında daha çok rastlıyoruz! Niçin evlenmiyorlar, evlenemiyorlar? Bu su'alin cevabı yazımızın mevzuunu teşkil edecektir?
Türkler Müslüman olduktan sonra, bu dinin insan ve cemiyet hayatını her yönden kavrayan emir ve nehiyleriyle karşılaştırırlar. İslam dinî cemiyet yapısında aileyi esas alıyor ve bütün içtimai münasebetleri ona göre tanzim ediyordu. Kur'anı Kerim cinsiyete, koca, karı arasındaki münasebetlere, ana ve babaya ita'atı hürmeti emreden ayetlerle doludur. Hatta bazı hain değilse gafil Avrupalı yazarlar. İnsanın bu tabii ve cinsi arzularını nazarı itibara almayarak islam dinine kadından, kızdan, evlenmeden çok bahsediyor diye ağır isnatlarda bulunmuşlar, onu materyalizimle itham etmişlerdir. Bu dinin kurucusu Hz. Muhammet de bu meseleler üzerinde zaman zaman ısrarla durmuş ümmetine yol gösteren örnek hareketler, kudsi sözler Hadisler bırakmıştır. "evleniniz çoğalınız." Ananıza babanıza hürmet ediniz, onlara üf bile demeyiniz! "Çocuk kokusu cennet kokusudur" Buyurmuşlardır.
Ecdadınız evlenmeyi yalnız cinsi sevki tabi'ilerin zoruyla değil onu bir emir, Allahın emri, Peygamberin sünneti telakki etmişler, aile yuvasını yalnız beşeri duygularla değil, ilahi emirlerle kuşatmışlar, kudsileştirmişlerdir. Hemen hemen bûlüğ çağına gelen her genç evlenirdi. Böylece ilk gençliğin, ilk şevkin ve aşkın taşkın hayatiyeti, tam manasıyla mecrasını bulup genç evlileri her bakımdan tatmin edilmiş bir şekilde birleştirdi. Evlenecek olan gençler asla birbirlerini görmezlerdi oradaki münasebeti görücü denilen kimseler temin ederdi: Görücüler her bakımdan bu işin ehli erbabı idiler. Evlenmelerde muvakkaf, gelici geçiçi hissî aşki tezahürlere, gençlik icabı cinsi meyillere göre değil, içtimai seviyelere, mantıki ve zaruri bir ömür boyunca değişmeyecek olan, iffet, namus, ahlâk gibi yüksek vasıflar göz önünde bulundurulurdu. hayatında asla hiç bir erkekle münasebette bulunmayan genç kız maddi manevi bekaretiyle, yarı mahcup, yarı çekingen bir hål ile kocasına teslim olur. Kafasında ve gönlünde başka erkek hayalleri yaşatmazdı. Çünkü bu imkân ona verilmemişti. Erkek olarak yalnız kocasını bilir, kocasını sever kocasına bağlanırdı. Erkek çocuklarda sıkı ve nizamlı ahlaki esas tutan bir cemiyet içinde yetişirler, onlarda saf bakir olarak evlenirler vatana millete hayırlı evlatlar yetiştiren aile yuvalarını kurarlardı. İş şimdi tam tersine dönmüştür kapalı ve inzibatlı ruhçu bir ahlâk görüşü ve terbiye sistemi yerine açık, saçık, maddeci, zevkci bir terbiye sistemi kabûl edilmiş, bu görüş bu milletin örflerini, geleneklerini, ahlāki telâkkilerini nazarı itibara almadan Avrupadan roman terceme eder gibi terceme edilen kanunlarla kuvvetlendirilmiş, kabûl olunmuştur. Ailesine, kocasına, çocuklarına bağlı eski namuslu Türk hanımı, asri bayan adıyla piyasaya bol bol sürülerek, bugünkü ahlâki çöküntümüzün belli başlı amillerinden biri olmuştur. Kadın evinde mi kalmalıdır, yoksa o da erkekler gibi cemiyet hayatına mı atılmalıdır? Bu su'alin cevabını bütün dünyaca tanınmış biyoloji ve fizyoloji alimlerinden Dr.Alexis Carrel ilim ve fikir aleminden bir hadise teşkil eden (BİLİNMEYEN İNSAN) adlı eserinde vermektedir. Büyük alim diyor ki: (Erkekle kadın arasındaki farklar yalnız tena- sül cihazlarının husūsi şekillerinden rahmin mevcudiyetinden adet görmekten veya terbiye tarzından ileri gelmemektedir. Bunun sebebi çok daha derindir. Ve tenasül guddelerinin mahsûlü olan şimik maddeler tarafından bütün uzviyetini işba'ına bağlıdır. Feminizm taraftarlarını, iki cinsinden aynı terbiye usulüne göre yetiştirilebileceği, aynı meşguliyetlere, aynı selahiyet ve mesulliyetlere malik olabileceği fikrine işte bu esaslı hadiseleri bilmek sevketmiştir. Hakikatta kadın erkekten çok daha başkadır: Vücudundaki hücrelerden her biri cinbinin izlerini taşımaktadır.Uzviye asabi cümlesi de böyledir. Fizyoloji kanunları da yıldızlar aleminin kanunları kadar merhametsizdir. Onların yerine insan oğlunun keyif ve arzusunu koymak imkânsızdır. Onları oldukları gibi kabule mecburuz. Kadınlar erkeği taklide kalkışmayarak kendi istidatlarını inkişaf ettirmelidirler. Onların medeniyetteki rolü erkeklerin daha yüksektir bilinmeyen (insan127) "Kadını analıktan alıkoymak manasızdır. Delikanlılara verilen entelektüel terbiyeye yaşayış tarzına ideâle genç kızları bir tutmamak lazımdır. Terbiyeciler erkekle dişinin uzvi dimai ayrılıkların ikisinin de tabii rollerini göz önüne bulundurmalıdırlar. İki cins arasındaki uzlaştırılmaz başkalıklar vardır. Medeni dünyanın kuruluşunda bunlar dikkata almak zorundadır. "Fikir aleminin en salahiyetli adamları Doktorlar, Ruhiyatçılar erkekle kadın arasındaki farkları saya saya bitiremiyorlar. Esasen bizde yapllan inkılaplardan bir çoğu bir heves ve gösteriş eseridir. İhtiyaca zarurete dayanmıyor. Sadece "yaptık!" "yarattık" "benzedik!" "benzettik" demek, bol bol övünmek nefsini tatmin etmek için.. Kadınlara verilen hürriyet de bunlardan biridir. Bu görüşün yanlışlığını sadece kitaplara, fikirlere dayanarak gösterecek değiliz. İçinde Bulunduğumuz cemiyet onun feci manzarası bize bu hususta sayısız deliller vermektetir. Görüyoruz. Düşünüyoruz! Daha 12-13 yaşındaki çocuklarımız, şehveti gıcıklayıcı romanlar okuyarak, hemen her adım başında, kucak kucağa, dudak dudağa sinema, tiyatro reklamlarını seyrederek çileden çıkıyorlar. Böylece muhițin tahriki ve teşviki ile cinsi duygular, hazlar meyiller vaktinden evvel inkişaf ediyor ve genç çocuklarımızı vücut ve ruh bakımından telafisi kabil olmayan yıkımlara sürüklüyor. Orta mekteplere devam eden çocuklarımız ders kitaplarından çok, sevişme, birleşme sahneleriyle dolu aşki romanlar okuyorlar. "Hıçkırıklar" "Kalp ağrıları" ellerinden düşmüyor. Sevgililerinin arkasından hıçkırıyorlar. Hatıra defterlerine "Beni annem babam anlamıyor, arkadaşlar mı? onlardan da hayır yok! Onu zaten ilk gördüğümde sevmiştim. Onu hep, onu düşünüyorum. Ruhum ruhunu okşıyor" Şu satırları 15 yaşında bir gencin hatıra defterlerinden alıyorum. İşte böyle ailelerden dostlardan arkadaşlardan ümitlerin kesildiği bütün duyguların "O!" denilen meçhule doğru yöneltildiği bu anlar gençlerin en tehlikeli anlarıdır, 14-18 yaşları arasındaki bu devre baharlar gibi aşkla hayatla, romantik hayallerle ideal sevgilerle doludur. Kapalı disiplinli, terbiyelerine dayanan idealist Cemiyetlerle bu yaşlarda bulunan gençler ailenin ve Cemiyetin kıymetlerini zihniyetlerini, idaaellerini benimsiyerek bünyeden, gençlikten gelen bu coşkunluklar yıkıcı olmaktan çok yapıcı, yaratıcı olurlar. Halbuki bizim Cemiyetimiz nizamsız kontrolsuz ve idealsizdir. Gençlik neye bağlanacak, neyi benimseyecek niçin yaşıyacak icabında niçin kimin ve neyin uğruna ölecektir. Etrafımızda örnek insan şahsiyet sahibi kimseler yoktur, varsa zamanın şerrinden korkarak bir köşeye çekilmiş, ya tahammüllü tükemiş, söylemiş haykırmış bu suretle ya işinden ya başından olmuştur. Сеmiyette ve millet hayatında benimseyecek hiç birşey bulamayan genç insan, kendi insiyaklarıyla baş başa kalacak ister istemez etinin bedenin esiri olacaktır. Zaten cinsi duygu denilen kuvvet, şehvet her insanda luzumu kadar hatta lüzumundan fazla vardır. Bunu teşvik etmeye, kamçılamaya ne lüzum var. Millet için insanlık için zaruri insanlardan pek az olan ancak terbiye ve telkinle meydana gelebilen iffet, Fazilet, fedakarlık gibi yüksek kıymetleri yaratacak faaliyetler sarfetmeliyiz. Bilmeliyizki çekiştire çekiştire bitiremediğimiz Rusyada bile cinsî hayat bu kadar başı boş bırakılmamış, çıplak kadın resimleri baldır bacak edebiyatı işverimini, randımanı azaltır düşüncesiyle menedilmiştir. Neşriyatımıza bakınız! Sanat verileri fikir maskesi altında bakınız! Sinemalara gidiniz o dudak dudağa gelmeler... "Bizede bizede" diye haykırmalar.. ıslıklar.. ve sonra tramvay troloybüs otobüs alemleri. Burada yazamayacağımız söyleyemeyeceğimiz malûm ve mahut, her biri bir devir için bir millet için yüz karası olan şeyler!..
Bir çok gençler pek haklı olarak böyle bir cemiyet içinde evlenmenin doğru olmadığı fikrindedirler. Sokağın sinamanın mahsulü olan bir kadından hayır gelemeyeceğini söylüyorlar. Gençler bu iddialarında haklıdırlar. Çünkü evlenenleri görüyorlar. Daha bir kaç gün evvel "ölünceye kadar, edebiyen birbirimizden ayrılmayacağız sevgilim diye mektup yazan sevişen nihayet evlenen sevgililer, aradan bir hafta geçmeden ayrılıyor, doğru mahkemeleri boyluyorlar. Hiç bir zaman nikah daireleriyle mahkemeler birbirlerine bu kadar yaklaşmamışlardır. Aralarındaki mesafe bir adamdır veher genç evliler bu adımı tereddütsüz atıyor. Kanunlar karı ile kocayı halde. boşanmalar eskisine nazaran mukase edilmiyecek kadar çoktur. Halbuki eskiden bir erkek "Şart olsun" deyince karısını boşayabilirdi. Fakat bu lâſzî manada bir şeydir. Her erkek ağzına, karısına sahipti. Onlar kanunu içlerinde kalplerinde yaşıyor yaşatıyorlardı. Bu kanun tercüme değil, devşirme değil, kalplerin vicdanların kanunu idi. Birbirini görmeden tanımadan evlenen gençler (nikahta keramet var) sözünün sihriyeti altında ebediyen birleşirlerdi.
Çünki yeni evliler erkek olsun kadın olsun. cemiyetle ve diğer insanlarla sık sık temas etmek imkânını buluyorlar, bilhassa sosyete ve modernlik icabı evleneceklerde iradelerin çözüldüğü sevki tabilerin işlediği, perdelerin alabildiğine kaldırıldığı bu dans ve sefahat alemlerinde ruhlarda bu türlü hayatın meydana getirdiği değişiklik genç evlileri birbirinden soğutuyor.
Fazla görüş fazla temas, fazla insanlar tek yol üzerinde yürümesi çoluğuyla çocuğuyla meşgül olması lazımgelen kadını sokağa sosyete çekiyor. Bu hali gören gençlerimiz cinsi arzularını da bol bol kolayca tatmin edecek imkânları buldukça neden evlensinler. Yukarda arzettiğimiz gibi daha doğrusu itimat edemiyor evlenmiyorlar. Buna karşılık bir çok genç kızlarımız kocasız kalıyor. Hayatlarını kazanmak için hayata atılıyorlar, Kızlıklarını, kadınlıklarını unutuyorlar. Kadınla erkek arası acayip bir mahlük haline geliyorlar. Dairelerin iş yerlerinin ciddiyetini bozuyorlar bu kadınlar evlenmiyorlar. Evlenmek isteselerde artık bunları kimse almıyor. Bilhassa hükümet merkezi bulunan Ankarada bunlardan pek çoktur. Umum müdürlerin, müdürlerin etrafı bu kısa saçlı uzun tırnaklı bayanlarla çevrilmiştir. Diğer taraftan bir çok erkeklerimiz işsiz güçsüz boş gezmektedirler. Çünkü yerlerini bayanlar işgal etmişler, onlar bu işlere tercihan alınmıştır. Her gün görüp duyduğumuz bu acı hakikatler cemiyet nizamını içten içe kemirmekte, milletin istikbalini tehdit etmektedir. Çünkü kadınların iş hayatına atılmasıyla çoğalan boşanmalar, evlenmelerin azalması nüfus siyasetine aykırı bir harekettir. Gün geçtikçe yaşlı bekarlar çoğalmaktadır.
Bilhassa şehirlerimizde bu hâl ciddi suretle kendini göstermektedir. İtimatsızlık bağsızlık serazatlık alıp yürüyor. Uçurum kenarındayız, gençlerimiz kendilerini vatana millete büyük ülkelere verecek yerde kaldırımlara veriyorlar, ders kitaplarından çok aynaya bakıyorlar. Kız kafesliyorlar kafese koyuyorlar. Bütün kabiliyetlerini bu sahada kullanıyorlar. Kızlarımız daha çocuk denilecek yaşlarda dostlar ediniyorlar. Namuslu edepli eski Türk hanımları bir yastıkta kocayan evliler, ağır ve olgun aile reisleri tarihe karışmık üzeredir.
Uçurumun kenarındayız namuslu şerefli bir şekilde yaşamak istiyorsak, mes'ut aile yuvaları kurmak istiyorsak her şeyden evvel kadın meselesini ele almak zorundayız. Onları hakiki yerlerine evlerine iade etmeliyiz. Yarının Türkiyesi Türk kadınlarının yetiştirdiği, Namuslu, fedakar vatan çocuklarının omuzlarında yükselecektir.
* Serdengecti Dergisi 6. Sayı (Mayıs 1949)