Futbol, milenyuma girişimizle birlikte hızla büyüyen bir sektör oldu ve global bir spor haline geldi. Hal böyle olunca yayın gelirleri, forma satışları, bilet gelirleri ve daha birçok ekonomik avantaj parayı elinde tutan güruhların dikkatini çekti. Rus oligarklar bu konuda hamle yapan ve futbola para akıtan ilk grup olurken; onları kulüpleri şirket gibi yöneten Amerikalı işadamları izledi. Asya pazarı ortaya çıktı ve Çin, global futbol piyasasında gücünü göstermek için her şeyi yaptı. Bu dörtlünün son bloğunu tamamlayan ise Orta Doğu oldu. James Montague "Oyunun Efendileri" adlı kitabında, bahsettiğim duruma ve bu durumun nasıl bir çağlayan gibi ilerlediğine dikkat çekiyor. Montague'nin satırlarında parayı yasallaştırmak için kulüplere para harcamayı, siyasi dokunulmazlıklar kazanabilmek için kulüpler satın almayı, markanın görünür yüzü olmak için satın almayı ve yayın gelirleriyle zenginliğine zenginlik katmak için satın almayı görüyoruz. Yatırım adı altında, aslında futbol kültürünün nasıl değiştiğini ve masumluğun nasıl kaybolduğunu anlıyoruz. Yazarımız, tüm bunları büyük bir netlikle anlatırken Katar Dünya Kupası'na ve orada işçilerin yaşadığı çok zor koşullara da değiniyor. Araştırmaları ve röportajları gerçekten çok değerli!
Yazarımız, kitabı dört bölümde inceliyor. İlk bölümde Doğu Avrupa'yı ve "Oligarkların Yükselişi"ni görüyoruz. Oligarklar; Sovyetler Birliği'nin yıkılması sonucu ortaya çıkan, zenginliğinin kaynağı bilinmeyen ve gücü elinde bulunduran bir topluluğu temsil eden Rus ve Ukraynalı kişilere denmektedir. Vatanından sürülerek ikinci vatan dedikleri Birleşik Krallık'a gelen ve Rus devletinin en başındakine olan desteklerini devasa yatırımlar yaparak gösteren Rus oligarklar anlatılıyor. Petrol ve gaz yatırımlarıyla zenginleşen Roman Abramoviç'in 23 Milyon Pound borcu olan Chelsea'yi satın almasıyla küresel futbol piyasasında yeni bir devrin kapıları açılıyor. Chelsea için çılgın harcamalar yapan Abramoviç'in ebeveynleri erken olan çocukluğunu, teknisyenliğiyle başlayan çalışma hayatında yirmi kadar şirket kurarak zenginleşmesini okuyoruz. Tamamen siyasi gayretleri sonucunda ülkenin en büyük petrol şirketi Sibneft'i ortaklı satın alan Abramoviç, bir gecede ülkenin en zengin insanı haline geliyor. Siyaset sahnesine 2000'lerde Putin geçerken oligarkları uyarmayı es geçmiyordu. Çıkarlarına uymayan her oligarkı sürüyordu.Abramoviç de Putin'i destekliyordu. Abramoviç Gazprom'un petrol şirketini almasıyla ve kendisinin Chelsea'nin yeni sahibi olmasıyla hem uluslararası görünürlük yakalıyor hem de zenginliğine zenginlik katıyor.
Abramoviç gibi Putin'e desteğini sürdüren Özberk oligark Alişer Usmanov da Londra'yı evi haline getirmişti. Zenginliğini madencilik ve çelikten kazanıyordu, güçlü Gazprom şirketini baştan yapılandırmıştı. Temel hedefi Özbekistan başkanı olmaktı. 2007 yılında Arsenal FC'nin azınlık hisselerini satın alarak Abramoviç gibi futbol sektörüne atıldı. Diğer bir konuğumuz, Ukraynalı oligark Rinat Akhmetov. Madenci çocuğu olan Akhmetov servetini demir, çelik ve kömür madenlerinden kazandı. Tıpkı Rusya'da gördüğümüz üzere dönemin Ukrayna Başkanı Yanukoviç'in siyasi hanedanlığını finanse ederek parlamentoda bir koltuk bile edinen Akhmetov, tüm zenginliğiyle Shakhtar Donetsk'i satın aldı. Kulübü bir Avrupa takımı haline getiren ve oyunculara verdiği maaşlarla dikkat çeken Akhmetov, Avrupa takımlarıyla yarışan bir kulüp inşa etti.
İkinci bölüm olan Amerika'da, Stan Kroenke'yi görüyoruz. Servetini emlak sektörüyle kazanıyor.
Şehri St. Louis'e yaptığı yatırımlarla dikkat çeken iş insanı, şehirdeki sporseverler tarafından olumsuz değerlendiriliyor. 2007 yılında Arsenal'in hisselerini toplamaya başlarken, Usmanov ile amansız bir yönetim savaşına giriyor ve 2011 yılında kulübün çoğunluk hisselerine sahip oluyor. Arsenal'e sadece bir iş gözüyle bakıyor, hedefi şampiyonluklar ve kupalar değil. İkinci olarak, reisi Malcolm Glazer olan Glazer ailesiyle tanışıyoruz. Servetlerini alışveriş merkezlerinin başı çektiği emlak sektöründe yapmalarının ardından spora yatırım yapmak istiyorlar ve bir NFL takımı alarak spor sektörüne giriyorlar. Ardından İngiliz futbol pazarını gözüne diken Glazer ailesi, gözünü Manchester United'a dikiyor. Hisselerin yüzde 98'ini alıyorlar. Glazer ailesi önce iş yatırımlarıyla Manchester United'ı milyonlarca dolar borca soktu, sonrasında Alex Ferguson'un sportif başarılarıyla kulüp ekonomisi düzeldi. Ancak Glazer ailesi ile United taraftarlarının yıldızı bir türlü barışmadı. Üçüncü konuğumuz, 2007 yılında Liverpool FC'yi satın alan Amerikalı milyarder ortaklar Tom Hicks ve George Gillett. Gillett servetini gıda sektöründen kazandı ve Liverpool öncesi bir NHL takımı alarak spor sektörüne girdi. Hicks se kaldıraçlı satın alımlarla zengin oldu ve ortağı gibi bir NHL takımı satın larak sektöre atıldı. Liverpool'u borca sokan ve tutulmayan sözler veren ikili, taraftarların nefretiyle karşılaştı. Sonrasında kulüp onlardan zorla alındı ve Liverpool FC'nin yeni sahibi Fenway Sports Group'u yöneten J. W. Henry oldu. Ve kulübü iş bitiriciliğiyle toparladı, kar etmeye başladı.
"Doğunun Şafağı" adlı üçüncü bölümde, Asya pazarına yöneliyoruz. Çin'in spora bakış açısını ve spor endüstrisinde bir numara olma isteği dikkat çekiyor. Pek çok Çinli işadamı, dünyadaki futbol kulüplerine yatırımlar yapmaya ve hisse satın almaya başlıyor. İlk olarak, Hollanda'da orta sınıf bir futbol takımı olan Den Haag'ın hisselerini satın alan Çinli işadamı Wang Hui geliyor. Hui, başlarda Den Haag taraftarlarına umutlar dağıtsa da kısa sürede ortadan kaybolarak Den Haag'ı makus talihine terk ediyordu. İkinci olarak, zenginliğini bir mobil telefon şirketi kurarak elde eden ve politikaya girerek Başbakan dahi olan Taylandlı Thaksin Shinawatra geliyor. İngiliz futbol sektörünü çok beğenen Shinawatra, ilk önce Liverpool'dan hisse almak istiyor. İşlem başarısız olunca birkaç yıl sonra Manchester City'nin çoğunluk hisselerini satın alıyor. Yolsuzluklar nedeniyle varlıkları dondurulunca, bir yıl sonra hisselerini satmak zorunda kaldı. Hong Konglu olan ve servetini kuaför zincirinden kazanan Carson Yeung, 2009'da Birmingham City'yi satın alıyordu. Başarı da yakaladı ama işler onun için kötü gitti. Kara para aklamaktan suçlu bulununca, kulübü bırakmak zorunda kaldı. Kulübü 2016 yılında Trillion Trophy Asia adlı Hong Konglu bir şirket satın aldı. 2010 yılında Malezyalı milyarder emlak sektörü ve kumar ile zengin olmuş Vincent Tan Cardiff'i satın alıyordu. Rekabet anlamında pek bir başarı yakalanamadı. Ancak Tan önce FK Sarajevo'yu, ardından Kortrijk'i satın alarak sektördeki gücünü büyüttü. Yine 2010 yılında Blackburn Rovers, kümes hayvanı tedarikçisi Hint bir şirket olan Venky's tarafından satın alındı. Sonuç facia oldu ve Blackburn, borç içinde üst üste iki kez küme düştü. Eskibir borsa simsarı olan ve dünyanın en zenginlerinden biri olarak gösterilen Peter Lim, Valencia'nın ve Salford'un hisselerini satın alıyordu. Asya parasının başarıya ve dünya çapında sükse yapmaya da ihtiyacı vardı.. Doğuştan zengin olan Endonezyalı iş adamı Erick Thohir'in 2013 yılında Inter Milan'ın yüzde yetmiş hissesini satın alışı, bu açıdan aranılan hamleydi.
Dördüncü bölümde kapılarımızı Orta Doğu'ya açarken odak noktamızda Prenslee ve Şeyhler yer alıyor. Bu konunun en bariz örneği, tabii ki Manchester City! Manchester'ın mavi yakası, 2008'de Abu Dabi United Group tarafından bir konsorsiyum olarak alındı. İşin arkasında olan isimse, Abu Dabi kraliyet ailesinin kilit isimlerinden Şeyh Mansur bin Zayed el Nahyan'dı. Şeyh Mansur, International Petroleum Investment Company'nin başkanlığına getirilerek hem trilyonlarca servetini hem de City'deki kalıcılığını perçinliyordu. Satış sonrası taraftara açık mektup yazıp kulüple ilgili hedeflerini de belirtmişti. Sonrasında, Dünya Kupası düzenlemeye hak kazanan Katar'ın bu tamamen duygusal(!) yükselişini görüyoruz. Burada Michel Platini ve Sepp Blatter'in şaibeli davranışları öne çıkarken, Katar yönetimi Platini'ye Katar'a oy vermesi karşılığında reddedilemez bir tekli yapıyordu. Platini, Katar'a oy vermişti. Bunun üzerine Şeyh Tamim'in sahibi olduğu Qatar Sports Investment, Paris-Saint-Germain'in yüzde 70 hissesini 50 milyon pound karşılığında satın aldı ve kulübün tüm borçlarını temizledi. Başkan Nasır el Halifi oldu ve PSG'ye başarılar kazandırmak için kolları sıvadı. Bir diğer örneğimiz, mali kriz içindeki Belçika 2. Ligi takımı Eupen'in Katarlı kuruluş Aspire Zone Foundation tarafından satın alınması. Bu kuruluş, Eupen'i genç futbolcuları yetiştirmek adına daha çok bir pilot kulüp gibi kullanacaktı.