Hermann Hesse'nin Siddhartha kitabı, bireysel aydınlanma yolculuğunu anlatan derin bir eser. Kitap boyunca Siddhartha’nın sürekli arayış içinde olması ve başkalarının doğrularını olduğu gibi kabul etmemesi benim için oldukça anlamlıydı. Özellikle Buda'nın yolunu bile sorgulaması, onun gerçekten özgün bir karakter olduğunu gösteriyor. Hiçbir öğretiyi mutlak doğru olarak kabul etmemesi ve kendi deneyimleriyle anlam araması, benim düşünce yapımla çok örtüşüyor.
Siddhartha'nın önce çileci bir hayat yaşaması, sonra tamamen zevklere kapılması ve nihayetinde dengeyi bulması da gerçekçi bir süreçti. Hayat ne sadece ruhsal bir yolculuktan ne de sadece maddi tatminlerden ibaret; önemli olan, bunların arasında bir denge kurabilmek. Fakat Siddhartha'nın zevk hayatına fazla kapılıp gitmesi biraz fazla naif geldi. Farkındalığını kaybettiği o dönem, onun karakterinin zayıf bir yönü gibi hissettirdi.
Kitaptaki doğa metaforlarını çok sevdim.
Siddhartha'nın en büyük farkındalığını bir nehir dinleyerek yaşaması, doğanın içindeki bilgeliği anlatması açısından çok güçlüydü.
Nehir, zamanın döngüsel olduğunu ve her şeyin bir bütün olduğunu ona gösteriyor. Ben de doğanın ve hayvanların insana çok şey öğretebileceğine inanıyorum, bu yüzden Vasudeva'nın bilgeliğini çok anlamlı buldum.
Ama kitabın bazı yönlerine mesafeli yaklaştım. Siddhartha'nın aydınlanma yolculuğunun sonunda ulaştığı nokta, bana çok fazla "olanı olduğu gibi kabul etmek" fikrine dayanıyor gibi geldi. Evet, bazı şeyleri kabullenmek gerekebilir ama bu tamamen pasif bir teslimiyet olmamalı. Siddhartha'nın son noktada biraz fazla edilgenleşmesi, benim mücadeleci bakış açımla tam olarak uyuşmuyor.
Genel olarak, Siddhartha bireysel düşünceyi ve özgünlüğü yücelten bir kitap olduğu için ilgimi çekti. Fakat aşırı kabullenici yapısı beni tam olarak tatmin etmedi. Aydınlanma sadece akışa bırakmak mıdır, yoksa aynı zamanda aktif bir sorgulama ve mücadele de içermeli midir? Bence kitap tam olarak bu soruya güçlü bir cevap vermiyor.