Victor Hugo’nun Sefiller’i, yalnızca bir roman değil, bir insanlık panoraması. Elime ilk aldığımda bir macera romanı okuyacağımı sanmıştım ama satırlar arasında kayboldukça anladım ki bu eser, insan ruhunun en karanlık kuytularını ve en aydınlık zirvelerini aynı anda barındırıyor.
Başkarakterimiz Jean Valjean, ekmek çaldığı için hapse düşen bir adam. Ama mesele sadece bu kadar basit değil. Hugo, Valjean’ın kaderini bir insanın nasıl düşebileceğini ve tekrar nasıl yükselebileceğini göstermek için bir aynaya dönüştürüyor. Bir piskoposun iyiliğiyle değişen hayatı, adeta bir kelebek etkisi yaratıyor. Onun mücadelesini okurken insanın içi hem umutla doluyor hem de boğazına koca bir yumru oturuyor.
Ama Hugo’nun kalemi, yalnızca bir adamın hayatını anlatmakla yetinmiyor. Fantine’in trajedisi, Cosette’in büyüme sancıları, Marius’un idealizmi ve Javert’in acımasız adalet anlayışı… Hepsi, insan ruhunun farklı yüzleri gibi. Özellikle Javert karakteri, adalet ile merhametin çatışmasını öyle ustalıkla yansıtıyor ki, bazen onu sevmek, bazen de nefret etmek arasında kalıyorsunuz.
Kitabın hacmi göz korkutucu olabilir. Hugo, olayların arasına Paris’in lağım sisteminden Waterloo Savaşı’na kadar her şeyi serpiştirmiş. İlk başta "Bunları okumalı mıyım?" diye düşündüm ama sonra fark ettim ki bu bölümler, romanın atmosferini ve Hugo’nun düşünsel derinliğini anlamak için olmazsa olmaz.
Sefiller, bir iyilik ve kötülük masalı değil; çünkü insan doğası asla siyah ve beyazdan ibaret değil. Bu kitap, merhametin yasaların önüne geçtiği, iyiliğin zor zamanlarda bile filizlendiği bir dünya hayal ettiriyor. Ve belki de en önemlisi, insanın gerçekten değişebileceğini gösteriyor.
Uzun lafın kısası, Sefiller sadece okunacak değil, yaşanacak bir kitap. Eğer sabırlıysanız ve Hugo’nun kelimeleri arasında kaybolmaktan çekinmiyorsanız, bu roman size yalnızca bir hikâye değil, koca bir dünya sunuyor.