Üç Kemallerden üçüncüsüyle, Kemal Tahir'le, sonunda tanıştık. Nasıl ki Yaşar Kemal ve Orhan Kemal'le tanışır tanışmaz hayran olduysam Tahir'e de aynı duyguları beslediğimi söyleyebilirim.
Bu vesileyle toplumcu gerçekçi yazarları ne kadar çok sevdiğimi daha iyi idrak ettim.
Ne de olsa insan; kendi toprağından, insanından, dilinden, tarihinden kopamıyor. Kopamadığı gibi de ondan besleniyor, ona benziyor ve dönüşüyor. Hâl böyle olunca kendinden olan sanatçıları da seviyor.
Esere gelecek olursak, eserde söz konusu olan Milli Mücadele yılları hakkında KPSS bahanesiyle çalıştığım tarih dersinde ön bilgi edinmiştim. Bilgi edindikçe cephede savaşan erlere, arkalarındaki Anadolu kadınlarına, yaşına bakmadan cepheye koşan küçücük çocuklara ve Mustafa Kemal Paşa'ya olan sevgi, saygı ve hayranlık duygularım pekişmişti.
Fakat bilmekle yaşamak arasında fark vardır ya bu kitapta her şeye daha da iyi şahit oldum, empati kurdum. Dolayısıyla duygularım pekişmekle kalmadı, bizzat içimde duydum, yaşadım onları. Yer yer gözlerim doldu gururdan, sevinçten, sevgiden.
Her şey vatan için, vatanın bağımsızlığı ve kurtuluşu için. Bu topraklar içindeki ve dışındaki düşmanlara rağmen bizim. İnsanın memleketi gibi olur mu?
Mehmet Akif Ersoy'un da dediği gibi "Verme, dünyaları alsan da bu cennet vatanı."
Özetle bu eser,
İstanbul'un işgalinden İnönü Zaferlerine kadar olan süreci, o sürecin arkasındaki insanları, özellikle kadınları, basın yayın hareketlerini, itilaf devletlerinin mandacılığını savunanları, içimizdeki ve dışımızdaki düşmanları, o düşmanlara karşı iki koldan -cephede ve basında- mücadele eden insanları anlatıyor. Hatta anlatmakla kalmıyor yaşatıyor adeta.
"Kâmil Bey, omuzlarına basıp kemiklerini çatırdatacak kadar ağır bir sevinç duydu. Demek ki büyük devletlerin Anadolu’dan bir bakıma korktukları doğruydu. 'Öyleyse bu iş yüzde yüz kazanılacak... Hay Allah senden razı olsun Mustafa Kemal Paşa!' "