Gönderi

Saf mutluluk
Puan vermedi·224 syf.··
2025 1. kitabı
·
5 günde okudu
·
Okunma: 12 Şubat 2025 13:10
Öncelikle merhaba sevgili kitapsever dostlar. Bugün sizlere Saf Mutluluk kitabını öneri olarak bırakırken aynı zamanda mümkün olduğu kadar kısaca kitaptan bahsetmek istiyorum. Kitap ile ilgili yazmadan öncede yazarı ile ilgili ufak bir ek bilgi aktarmak istiyorum. Joseph Campbell karşılaştırmalı mitoloji ve din alanlarında tanınmış olmasının yanı sıra yine tanınmış bir yazar olarak pek çok kitabı mevcut. Kitaplarının isimlerini tek tek yazmaya gerek görmüyorum. Bu nedenle hemen lafı uzatmadan kitap ile ilgili birkaç kısa alıntı ve belki birazda daha geniş kapsamlı alıntılar ekledikten sonra kitap ile ilgili bir bilgi ekleyerek tamamlayacağım yazımı. Klasik mitolojide modern yaşamda asker, yönetici rolü üstlenen kadınlara rastlanıyor muydu? Hayır! Peki neden? Hadi biraz alıntılara bakalım.. *Mit tarihle aynı şey değildir. Mitler hatırı sayılır hayat sürmüş olanların ilham verici hikayeleri değildir. (sf. 18) *Tibetli bir keşişte olsanız, Jungcu bir analistte olsanız kutsal çember mandalanın anlamı budur. Semboller çemberin etrafına serilmiştir ve kendinizi merkezde konumlandırmanız gerekir. Bir labirent de neresinde olduğunuzu bilmediğiniz karman çorman bir mandaladır elbette. Bir mitolojisi olmayan halklar için bu böyledir. Bir labirenttir. Sanki daha önce kimse orada bulunmamış gibi yollarını bulmaya çalışırlar. (sf. 18) *Sonsuzluğun zamanla ilgisi yoktur. Zaman sizi sonsuzluğun dışında bırakan şeydir. Sonsuzluk şimdidir. Şimdinin, mitin işaret ettiği o aşkın boyutudur. (sf. 24) *Yuvarlanan taş yosun tutmaz. Mit yosundur. (sf. 25) *Ben şimdiki zamanı, hiçbir rehber olmadan geleceğe bir serbest düşüş anı olarak tanımlıyorum. (sf. 25) *”Başkasının şapkası takamazsınız.” Öyleyse insanlar Doğu’ya karşı duyduğu heyecanla türbanlar ve sariler kuşandığında, aslında ihtiyaç duydukları bilgeliğin folklorik yönüne kapılmaktadırlar. Bulmanız gereken bilgeliktir, kıyafetleri değil. (sf. 26) *İletişim yalnızca dinleyen kişiyi uçurumun kıyısına getirme çabasıdır; bir yön tabelasıdır, deneyimin kendisi değildir. Ne var ki seküler din adamları iletişimi okur, harflere takılır ve çatışma da böylece başlar. ( sf. 27) 33. sayfada çok ilgime değer bir kısım dikkatimi çekiyor hemen dolayısı ile sizlerle de paylaşmadan geçmek istemiyorum. Bütününü eklemem söz konusu değil kısaca şöyle anlatayım, Caynalardan bahsediyor bu sayfada ve seçimlerinin ömürlerinin son anlarına yaklaştıklarında belirli bir adım sayısını aşmamak şeklinde devam ettiğini okuyorum. Buna sebep ise incitmemek. Bir mantarı yahut bir karıncayı bile attığı adım ile incitmemek. İncelik ve derinliğe bakar mısınız? Bir tarafta yaşadığınız çevre tam bir kaos ortamı olsun, diğer tarafta ömrünün son anlarına doğru attığı adımı bile kısıtlayıp incitmemek adına kısıtlı hareket eden caynaların varlığı ile şaşırtsın sizi evren. Merak edenler için Jainizm araştırmalarını öneririm. Devamında ise kitabın İnançlar ve inançların yerini almasının insan psikolojisine faydası olacağı fikriyle ilerleyen satırlardan benim kendimce cımbızladığım ve dikkatime değer bulduğum kısımları sırası ile eklemek isterim. Sayfa 34 te Zerdüştçülük ile devam ediyor kitabın yazarı baktığınızda yaklaşık 200 sayfa olarak değerlendireceğimiz kitapta Felsefi anlamda da kendimize pay çıkarabileceğimiz tartışabileceğimiz çok fazla nokta olduğunu söyleyebilirim. Bu anlamda şu kısmı da eklemek isterim. “Burada, kusursuz bir dünya yaratan bir tanrı -Işığın ve hakikatin tanrısı Ahura Mazda- karşımıza çıkıyor. Hilebazlık Tanrısı Angra Mainyu ise bu dünyayı yok ediyor veya olumsuzluyor. Zerdüşte göre dünya kusursuz bir yer olmak üzere onarım aşamasındadır ve biz bu onarımda rol alabiliriz. Yaşamlarımızda ve eylemlerimizde iyiyi kötüye tercih ederek, kaybedilen iyi dünyanın yeniden kazanılmasına adım adım yardım ederiz.” Şeklinde yer alan alıntı gerçekten yine ilgiye ve dikkate değer. Devam edersek ekleyeceğim bir diğer alıntı sayfa 35 te yer alıyor. “ Ne var ki sevgili dostlarım, varoluşun bir anlamı yoktur. O yalnızca vardır. Ama zihin kapı kapı dolaşıp anlam arar. Bildiği (ya da uydurduğu) kuralllar sistemi olmadan oyunu oynayamaz.” Bu alıntı da yine dikkate ve ilgiye değer. İlerleyen sayfalarda ilgimi çeken alıntılar için sayfa görselleri bırakacağım birkaç tane ilginizi çekerse bakabilirsiniz. Gelelim kitabın konusuna. Saf Mutluluk ismini taşıyan kitap aslında yazarının felsefesinin ismini almış diyebiliriz bir yerde. Çünkü Joseph Campbell “Mutluluğunun peşinden git” felsefesi ile anılmakta ve bu anlamda kitabın ismi ile genel olarak okuruna verdiği mesajda kendi mutluluklarının peşine takılmaları şeklinde algılanabilir. Burada Mitler ile bezeli anlatımlar Yazarı Joseph Campbell’ın da etkisi altında kaldığı, çocukluğundan beri onu büyüleyen ve sonrasında hayatının inşaasında basamak görevi gören bir anısı sonrasında hayatının gidişine yön verir. Konuşulacak çok fazla detay var fakat yazımı kısıtlı tutmak adına sıralı olmasa da önemli kısımları ekleyeceğim sizler için. Kitap üç kısımdan oluşuyor. Ben her birinden ayrı ayrı söz etmek yerine çok genel bir çizgi üzerinden ilerleyerek kitabın size anlatacaklarının gizemini bozmadan, konuyu çok fazla açmadan ama çokta kapalı tutarak ilginizden mahrum kalmayacak şekilde özetleyeyim istiyorum. İnsan psikolojisi sağlıklı bir şekilde var olmak isteyen insan için aşkın olana ihtiyaç duyar. Aşkın olan, insanların hayatlarında, varoluş sürelerinde hayatı onlar için anlamlı ve sürdürülebilir kılar çünkü. Geçmiş zamanlara bakıldığında mitlerin ve dinin, tanrıların yahut inanılan, inanç sistemine dahil edilmiş herhangi bir “var” ın, bugün baktığımızda yerini alabilecek herhangi bir şey yoksa herhangi bir insan için o insan kendi yolunda kaybolur yahut bundan bihaber olsa bile oradan oraya savrulur. Hayatın akışında bu kişilerin kendilerinden öte olan “ben”i bulmaları önünde de bir set oluşturur. Nedir peki bu kendinden öte olan ben? Aslında kitabın ilerleyen sayfalarında “Gölge” olarak tanımlanandır tam olarak. Toplum kişilere belli başlı roller vermiş yahut kişiler toplumun belirli bir şekilde dayatmasa bile bir şekilde çevreninde etkisi ile aslında kendisinin bile haberdar olmadığı yönlerinin bastırılmış ve derinlere gömülmüş ters bir yansıması yahut gölgesi olan ikinci bir “ben”i ise tamamen karanlıkta kalmıştır. Karanlıktadır ama hala oradadır. Kişinin kendisi bile bilmese de. Gölge olarak adlandırılmış olması bu anlamda çok mantıklı geliyor kulağa. Çünkü içinizde sizin bir parçanız olan hisler yahut beceriler bir şekilde sizin bile bi haber olacağınız derinliklere gömülmüş ve karanlıkta kalmış çevre etkisi ile. Bunun sebebi din olabilir, aile olabilir. Örnekler artarak devam edebilir. Varsayalım bu kişi bulunduğu statü dolayısı ile kendini gerçekleştirmiş bir birey olsa bile gölge ben’i aslında olduğundan bambaşka hislerle kişiyi bir bunalıma sürükleyebilir. İşte bu noktada daha farklı bir ifade ile soruyor Campbell kişi yaşamında bugün sahip olduğu her şeyi kaybetmiş olsa neye tutunur? Onu hayatta tutacak olan nedir? Dinine bağlı pek çok insanın başına bir felaket geldiğinde o Allah’a sığınır. Dininden güç alır. Yahut herhangi bir miti olan yine benimsemiş olduğu mite sığınır ve bir şekilde hayatına devam eder. Diyelim ki bir ateistsiniz yahut her şeye şüpheci bir tutumla yaklaşıyorsunuz? Başınıza bir felaket gelse her şeye rağmen sizi ayakta tutacak olan ne olurdu? Basitçe bu sorunun cevabını merak eden herkes için kitabı okuma listelerine almalarını öneririm. Sorarsanız bu kitabın size vereceği bir cevap var mı? Bu tamamen okuyan kişinin herhangi bir cevap isteyip istemediğine bağlıdır derim. **** Joseph Campbell “ Saf Mutluluk” kitabını okuyanlar aslında bilinçli bir şekilde olsun yahut olmasın kendi saf mutluluğunu keşfedebilecek minik bir bilgi ateşleyicisine sahip oluyor. Nasıl mı? Öncelikle söze şunu söyleyerek başlamalıyım “Hiçbir kitap -buna kişisel gelişim kitapları dahil- sizde olmayanı size vermeyecek. Diyeceksiniz ki öyle ise madem bu bilgi bende var, ben neden kitap okumakla vs. vakit kaybedeyim. Öyle ya zaten bende olmayanı bana vermeyecek bir kitap yahut bir belgesel vs. neden vakit kaybedeyim onu izlemek, okumak yahut dinlemekle. O kadar basit değil o işler işte. Yazar okurları için bir kitap hazırlar, bu hazırlanan kitabı yüz ayrı kişi okur ve bu tek kitaptan yüz ayrı düşünce çıkar. Belki benzer düşünceleri çekip çıkaracak benzer düşüncelere sahip kişiler olsa bile o düşünceleri ifadenin de birkaç farklı yolu vardır. Öncelikle ben farklı kısımlarını alıntılamış olsam da “ Saf Mutluluk” kitabının, kitapta çok net öne çıkan kısımlar var. Bunlardan biri kitabın bir bölümünde okuru düşünmeye sevk eden bir soru var. Sf. 122 diyor ki Kendinize şu soruyu sorabilirsiniz “Büsbütün bir felaketle karşılaşsam, sevdiğim ve uğruna yaşadığımı düşündüğüm her şey yerle bir olsa, ne için yaşarım? Eve gelip de ailemi öldürülmüş, evimi yanmış bulsam ya da bir felaket yüzünden kariyerim yerle bir olsa beni ne ayakta tutar?” Korkunç bir soru bu ama bir o kadarda manidar. Diyor ki yazarı Dindar bir insan için onu ayakta tutacak olan şey inançları. Allah böyle uygun gördü, kader böyleymiş gibi sözlerin arkasında inancında teselli arar. Bunun örneğini aslında pek çok kere televizyonda, haberlerde görmüşsünüzdür. Yaşanılmış, dayanılamayacak onca acıyı sırtlayan insanlar defalarca kez inancı sayesinde ayakta durmuş ve yaşamına devam edebilmişti. Ama diyelim ki ateist ve inançsızsınız “Sizi ayakta tutacak olan şey ne? Sizi yaşama bağlayacak olan ne var?” işte bu noktada Campbell diyor ki mitler tam olarak bunun için vardı. Din mitlerin yerine bu görevi görür ama inançsız birini hayata bağlayacak olan ne olur? Ve bu noktada bir önerisi var yazarın okurları için diyor ki kendi mitinizi bulun. Peki kendi mitimi nasıl oluşturacağım? İşte bu noktada devreye giriyor sizin aslında kendinizde olan o bilgi. Bireysel bilgi ediniminiz ve .çevrenizle olan ilişkinizden tutun aile köklerinize kadar uzanan bir gelişimsel ağ. Bu noktada yazarını haklı bulmamak mümkün değil. Her bireyin kendi miti olmalı. Bu noktada yazıyı buraya kadar okuyanlar var ise belki dinin bu konuda olan psikolojik ve biyolojik ihtiyacı karşılayacağını söyleyebilirler. Bu noktada yazarın bir sözünü alıntılamak istiyorum. Sf. 76 “Benim dünyanın kiliselerine hitaben kısacık vaazımda şudur; Semboller yanı başınızdaki sunakta, derslerde cebinizde. Ama ne yazık ki bir dogma kalkıp, sembolün üzerinizde nasıl bir etki yaratması gerektiğini dikte ettiğinde başınız derde girer. Beni o şekilde etkilemiyor diye günahkar mı oluyorum ben şimdi? Kilisenin asıl önemli işlevi sembolü sunmak, ritüeli uygulamak ve bu ilahi mesajı onu deneyimleyebileceğiniz şekilde görmenizi sağlamaktır. Baba, Oğul ve Kutsal Ruh arasındaki ilişki ne olursa olsun, teknik açıdan bunun, ritüele katılan olarak sizin, Bakire Doğum’u yani mistiğin doğumunu bizzat kendi manevi yaşamınız olan mitsel varlığın doğumunu kendi içinizde hissetmenizin yarısı kadar önemi yoktur.” Buradan hareketle bende diyorum ki dünya üzerinde inanılan herhangi bir din herhangi bir birey üzerinde inanç oluşturacak bir etkiye sahip değil ise kişinin psikolojik ve biyolojik tutunma isteği ile dinini ilişkilendirmesi de mümkün olmayacaktır. Dolayısı ile sf 48 de söylendiği gibi “Bir tür psikolojik kreş” olan mitlerin bireylerin kendi inançları ve tutunma istekleri doğrultusunda yine kendileri tarafından oluşturulması ve benimsenmesi gereklidir. Yazarına bu anlamda katılmayan var mıdır? Bunu da çok merak ediyorum açıkçası. Yazarın anlatımı son sayfalarda yer alan konuşma metni doğrultusunda kitabın sizin üzerinizde bırakacağı izi takip ederek yukarıda konuşmanın temelini kurduğum alıntı üzerinden hayatınızı yaşama bağlayacak -yazarının deyimi ile bende aynı şekilde söyleyeceğim- miti oluşturabilir bu yolda bir adım atabilirsiniz. Sf. 107 Gölge ile ilgili kısım ile ilgili bir sonraki sayfada “Gölge var olduğunu bilmediğiniz parçanızdır. Arkadaşlarınız görür onu, ne var ki aynı zamanda kimi insanların sizi sevmeme sebebi de odur. Gölge olabilecek olan sizdir. Kabul edilemez potansiyelinizi gerçekleştirmeye kalkacak olsanız olabilecek olan parçanızdır.” Bu kısımda okurken akılda kalan ve üzerine düşünmeye sevk eden kısımlarından bir diğeri kitabın. Doğumundan beri bir insan özgür olduğunu sandıkları seçimlerinde bile ne yazık ki başlangıçta ailesi ve sonrasında yakın çevresinden etki alır ve daha sonrasında dini inançları, toplum kuralları vs. şeklinde listeyi uzatabiliriz. Özgür irademizin dışında olduğunun farkında olmadığımız seçimlerimiz ile şekillenen hayatımızı mutluluk içerisinde sürerken bile aslında olabilmesi muhtemel olan bir başka “ben” bastırılmış bir şekilde hala bizim bir parçamız olarak kendisini saklıyor olabilir derinlerde. Dolayısı ile bu yanımıza gölge diye isimlendirmiş yazar. Belki olmasını istediğimiz yegane insanda olabiliriz kendi içimizde. Psikolojinin derin sularına girmeyeceğim çünkü muhtemel ki girersek konu olduğundan ve olması gerekenden fazla uzayacak ama bir noktada bilincimiz dahilinde yaşadığımız hayatın birde bilincin dışındaki – ki ona bilinçaltında diyoruz- bastırılmış bir şekilde hala olan ama bastırıldığı ve itildiği için derinlere gömülmüş olan bazı gölge yanlarının olduğu konusunda da yazara katılmamak mümkün değil. İşin burada en ilginç tarafı ise bu gölge yanımızın gerçekleştiremediğimiz potansiyel gücü bizi daha güçlü, daha başarılı kılabilecek özellikte ola-bileceği gibi olduğumuz halimizden daha kötü ve olumsuzluklardan olumluluk çıkarmak isteğinde olan bir yanımızda olabileceğinden söz ediyor yazar aynı zamanda. Lafı dolandırmadan daha net bir şekilde söylemek gerekirse bireyin karanlık olan tarafının iyi yönde değil de kötü yönde de olabileceğinden bahsediyor. Bu da düşünün ki toplumda kendisine çok iyi bir yer edinmiş olumlu alışkanlıklar sahibi olan birinin tam zıttın da bir kişinin gölge “ben” olması gibi bir şey. Son olarak bir kez daha başa dönmüş gibi olacağım ama altını tekrar çizmek istediğim ve yazarı ile hemfikir olabileceğim kısmı yinelemek isterim “Bir tür psikolojik kreştir mitoloji” ve günümüzde gittikçe mitolojiden ve dinden kopuş gerçekleşmiş olsa bile her insan özünde hala bir kreşe muhtaç yaşıyor bu hayatı. Belki yaşama bağlayan insanı yaşamın kendisidir ama bir noktada psikolojik ve biyolojik tutunma isteğimizi destekleyebilecek bir inancımızın olması şart gibi. Bir tane daha beni kendisine çeken son alıntıyı da şuracığa bırakıp gidiyorum. Afrika kültürleri öğrencisi Leo demiş ki “ Bir şeye, onun tarafından yerinden çekip çıkarılacak kadar tutulmak.” Etkileyici bir cümle değil mi?
Saf MutlulukJoseph Campbell · Doğan Kitap · 202391 okunma
·
298 Gösterim
Yorumlar
Lütfen giriş yapınız.