Mutluluk, aradığımız bir hedef değil, yürüdüğümüz yolun kendisi. Yıllardır belki de hepimiz, mutluluğu bir köşe taşında, bir dönemeçte ya da gelecekteki büyük bir olayda bulacağımıza inanıyoruz. Ama Campbell, öyle sakin ve derin bir sesle fısıldıyor ki Mutluluk seninle beraberdi, sen sadece gözlerini kapatmıştın.
Kendi hayatımda kaç kere ertelediğimi düşündüm mutluluğu. Üniversiteyi bitirince, o işe girince, o insanı bulunca, o şehre taşınınca… Hep bir sonrasına bıraktım. Ama hayat bana defalarca gösterdi ki, mutluluk erteledikçe solup giden bir çiçek gibi. Campbell’in sözleri, işte bu unuttuğum hakikati tekrar hatırlattı: Mutluluk, ertelenmez. O, her nefesin içinde.
Çocukluğumdan bir anı geldi aklıma. Yaz akşamlarında, elektrikler kesildiğinde mahallemizi karanlık sarardı. Annem mum yakar, biz de karanlıkta birbirimize hikâyeler anlatırdık. O anlarda hiçbir şeye sahip değildik belki, ama içimde tarifsiz bir huzur olurdu. Campbell’in satırlarını okurken anladım ki, işte o anlar saf mutluluktu. Hayatın bütün yüklerinden sıyrılıp, sadece var olmanın sevinciyle dolduğum zamanlardı.
Aynı zamanda şunu da düşündürdü Mutluluk, başkasının bize verdiği bir şey değil. Kendi yolculuğumuzu sahiplenmek, kendi mitimizi yazmak ve kendi hayatımızın kahramanı olmakla ilgili. Campbell, mitleri, sembolleri ve hikâyeleri anlatırken aslında hepimize şunu söylüyor Senin hayatın da büyük bir hikâye ve sen o hikâyede sıradan bir yolcu değil, kahramansın.
Bazen bizler kahraman olmayı unuturuz. Çevrenin dayattığı rolleri giyer, kendimizi başkalarının senaryosuna hapsetmeye razı oluruz. Ama içimizde bir yer, hep fısıldar Senin yolun bu değil. İşte Campbell, o sesi duymaya cesaret etmeyi öğretiyor. Ben kendi hayatımda, bu sesi defalarca susturdum. Ama her seferinde susmayan bir tarafım oldu