Gözlerimi açtığım her sabah, geceden kalma bir rüyanın izleri hâlâ üzerime yapışıyor. O rüyalar ki, ne tamamen gerçek ne de tamamen hayal; sanki iki dünyanın arasında sıkışmış, beni bırakmayan bir gölge gibi yanımda sürükleniyor. Adımlarımı nereye atsam, gölgelerim de benimle geliyor; bazen bir tebessüm, bazen bir çığlık, bazen de içimdeki yaraları kanatan eski bir hatıra olarak.
Bazen düşünüyorum; acaba ben mi düşlerimi yaşıyorum, yoksa düşler mi beni yaşıyor? Çünkü uyanıkken bile zihnimde yankılanan o sahneler, kalbimde yarım kalmış bir hikâye gibi sürekli tekrar ediyor. Her köşede bir yüz, her sessizlikte bir ses, her karanlıkta bir ışık; düşlerim beni bırakmıyor, sanki ben onlara borçluyum, sanki onlar olmadan var olamam.
Gölgeler çoğu zaman korkutucu görünür, ama benim gölgelerim farklı. Onlar, hatırlamadığım hayatların izleri, unuttuğum sözlerin yankısı ve kaybettiğim duyguların sessiz tanıkları. İçimde sakladığım her şey, gece olunca gölgelerimle birleşiyor, sabah olunca da peşimden ayrılmıyor. Benimle birlikte nefes alıyorlar, benimle birlikte susuyorlar.
Ve işte tam da bu yüzden biliyorum; düşler, aslında bizim en çıplak hâlimizdir. Uyanınca bile bırakmayan o gölgeler, içimizdeki en derin hakikatin bir yansımasıdır. Onlardan kaçmak mümkün değildir; çünkü onlar bizden doğar, bizimle büyür ve bizimle ölür.
Belki de gölgelerimden korkmamalıyım. Çünkü onlar, benim gizli gücüm. Her düş, bir mesaj; her gölge, bir iz. Ve ben, bu izleri takip ettikçe, kendi karanlığımın içinden ışığa yürümeyi öğreniyorum.