Ecem Şahin

Ecem Şahin
@ecemsahinnn
“Malatya’da başlayan hikâyem, Denizli’nin taş sokaklarında başka bir renge büründü. Herkes bana nereye gittiğimi sordu, ama ben hep nasıl yürüdüğümü anlattım.”
İç Mimar Proje Asistanı
Denizli Pamukkale Üniversitesi
Denizli
Malatya, 5 Aralık 1999
335 okur puanı
Temmuz 2025 tarihinde katıldı
Kırıkların Arasından Doğan Sabahlar
Bazen gerçekten de her gün yeniden doğuyoruz, ama bunu çoğu zaman fark etmiyoruz. Ben kendi hayatımda bunu çok hissettim; dünün ağırlığını sırtımda taşırken, sabah uyandığımda pencerenin perdesinden süzülen ışığın bana aslında “yeniden başla” dediğini gördüm. Ve o an anladım ki, insanın yeniden doğması için mucizelere değil, kabullenilmiş bir nefese ihtiyacı var. Dün kırılmış olabilirim, dün kaybetmiş olabilirim, dün hayal kırıklıklarıyla sarsılmış olabilirim… Ama bugün, bu nefesle hâlâ buradayım. Eskiden geçmişin yüklerini bırakmak bana zayıflık gibi gelirdi. “Unutursam, sanki yaşadıklarım boşa gitmiş gibi olur” diye düşünürdüm. Oysa aslında unutmuyorsun; sadece bırakıyorsun. Onları cebine taş doldurur gibi taşımak yerine, anı defterine yazıp kenara koyuyorsun. Ben de öyle yaptım. Bazen bir kaybın, bazen bir kırgınlığın üzerine defalarca gittim, defalarca savaştım. Sonra yoruldum. Ve anladım ki savaşmayı bıraktığım gün hafiflemeye başladım. Çünkü yeniden doğmak, geçmişi yok saymak değil, onunla barışıp bugüne alan açmak demekmiş. Şimdi geriye dönüp baktığımda, o küçük yeniden doğuşların hayatımda ne kadar büyük dönüşümler yarattığını görüyorum. Bir sabah hiç beklemediğim bir anda içimde beliren huzur, bana gün boyu güç oldu. Bir akşam sessizlikte aldığım derin bir nefes, bütün yorgunluğumu unutturdu. Ve bazen küçücük bir tebessüm, bana yeniden umut olmayı başardı. Demek ki yeniden doğmak, büyük bir şey değilmiş aslında; sadece kendine “devam et” diyebilmekmiş. Ben kendi yolculuğumda şunu öğrendim: Her gün yeniden doğuyoruz, evet, ama bunu hissedebilmek için kalbimizi açık tutmamız gerekiyor. Eğer gözümüz hep dünde kalırsa, bugünün ışığını göremiyoruz. Ve işte o an, yeniden doğuş değil, aynı karanlıkta yeniden kayboluş oluyor. O yüzden şimdi, kabullenilmiş her nefes
Duygu ve Düşünce
Hangi tür kitapları seviyorsun? 🔎 Polisiye 💕 Romantik 🚀 Bilim Kurgu 🏰 Fantastik 📖 Klasik 🧠 Kişisel Gelişim 🏛️ Tarih 😱 Gerilim
Eksik Kalan Yanlarımız, Yürüdüğümüz Yolun Haritasıdır
Bazen hayat, birini kaybetmekten çok daha fazlasını alır insanın elinden. Bir gidiş olur ve o gidişin ardından yalnızca bir insan eksilmez; sen de eksilirsin, senin içinden bir parça da onunla birlikte gider. O yüzden “yokluk” dediğimiz şey aslında boş bir sandalye ya da sessiz bir oda değildir; kalbin içinde açılan ve hiçbir şeyle dolmayan koca bir çukurdur. Ben kendi hayatımda bunu çok hissettim. Kaybettiklerim bana sadece özlemi değil, kendi içimdeki kaybolmuş yanlarımı da öğretti. Bazen düşünüyorum; aslında özlediğim şey o insan değil de, onun yanındayken kim olduğum. Belki biraz daha umutlu, biraz daha hafif, biraz daha güvenen hâlim… O hâlimi bir daha bulamadım. İşte bu yüzden, bazı gidişler sadece ayrılık değil, ruhun kırılmasıdır. İnsan bazen sokakta yürürken, kalabalığın içinde ya da en sessiz gecesinde bile o boşluğu hisseder. Bir yanın hep eksik kalır, bir yanın hep yarım. Ne kadar gülsen de, ne kadar yeni insanlarla tanışsan da, o boşluk hep seninle gelir. Ve garip bir şekilde zamanla şunu fark ediyorsun o boşluğu kapatmaya çalışmak yerine onunla yaşamayı öğreniyorsun. Onu bir yaraya değil, bir hatıraya dönüştürüyorsun. Ben kendi içimde, bu eksiklikleri bir yolculuk gibi görmeye başladım. Kaybettiklerim bana yollar çizdi, yönler gösterdi. Her acı, beni başka bir benliğe götürdü. Ve evet, belki hiç dolmayacak o boşluk, ama bana kendimi daha derin tanımayı öğretti. O yüzden kayboluş, yalnızca bir kayıp değil; bazen insanın kendine dönüş yolculuğu oluyor. Asıl mesele şudur Gidenler kalır, kalanlar gider; ama içimizde taşıdığımız o kaybolan hâller, bizi her zaman yolun en gerçek yerine götürür.
Duygu ve Düşünce
Fırtınayı Selamlayan İnsan Daha Hafif Yürür
Dışarıdan güçlü görünmenin içimdeki fırtınaları susturmadığını çok iyi bilirim. İnsan bazen öyle bir noktaya gelir ki, yüzünde sergilediği sakinlik, içindeki çığlıkların en derin yankısını saklar. Bana da çok oldu böyle anlar… Yüzümde taş gibi bir ifade, kimseye göstermediğim o sessiz kabulleniş; ama içimde dalga dalga kabaran, durmadan çarpan bir deniz. Herkes beni dimdik sanırken, aslında ayakta kalmamın tek nedeni içimde kopan o fırtınalara inat, nefes almayı sürdürmemdi. Fırtınayı inkâr ettikçe, daha da büyüyordu. Oysa bir gün fark ettim ki, o kasırgayı düşman bilmek yerine ona selam vermek gerekiyordu. Acılarımı, kayıplarımı, söyleyemediklerimi, içime gömdüğüm bütün çığlıkları… Onları bastırdıkça ruhum ağırlaşıyordu, ama onlara “tamam, buradasınız” dediğimde hafiflemeye başladım. Sanki o dalgalarla kavga etmek yerine onlarla yüzmeyi öğreniyordum. Kıyıya vardığımda ıslak ve yorgun oluyordum belki, ama hayattaydım; kendi gücümü yeniden hatırlamış olarak. Bazen hayat bana, en büyük yolculuğun içimde kopan fırtınaları anlamaktan geçtiğini öğretti. Kendi yaralarımla barıştıkça, dalgaların aslında beni boğmak değil, beni kıyıya taşıyıp yeniden ayağa kaldırmak istediğini gördüm. Bu yüzden artık maskelerin ardına saklanmak yerine, içimdeki rüzgârı hissediyor, onunla yürümeyi kabul ediyorum. Çünkü insan, en çok kendisinden saklandığında yoruluyor. En güzeli şuydu Fırtınamı kabullendiğimde, dünyaya bakışım da değişti. Başkalarının da sessizce taşıdığı rüzgârları, dalgaları, sarsıntıları fark etmeye başladım. İçimdeki denizi anladıkça, onların denizini de sevdim. Çünkü hayat bazen, dimdik durmanın değil; fırtınayla el sıkışıp kıyıya varmanın yolculuğudur.
Duygu ve Düşünce
Kalbin Kapısını Açmak, İhaneti Davet Etmek Değildir
Hayat gerçekten insanı değil, çoğu zaman insanı insana yorar. Ben de bunu defalarca yaşadım. Yabancıdan gelen bir söz, bir davranış kolay unutuluyor; çünkü zaten ondan bir beklentin olmuyor. Ama en yakının, yanında olduğunu sandığın, sırrını verdiğin, yüreğini açtığın birinden gelen en küçük kırıntı bile içini kavuruyor. Hani olur ya, gece uyumadan önce en güvendiğin birine kalbini açarsın, bir şey anlatırsın, hatta ağlarsın; sonra bir gün o kişinin en derininde sakladığın o sırrı hiç ummadığın yerde karşına çıkar. İşte o an, nefesin kesilir, içindeki bağ kopar. Ben de bir keresinde buna çok yakındım. Çocukluk arkadaşım, neredeyse kardeşim dediğim biri vardı. Ona sonsuz güvenmiştim. Yıllarca beraber büyüdük, beraber düştük, beraber kalktık. Ama bir gün, farkında olmadan, en zayıf olduğum yerden öyle bir vurdu ki, içimde bir şeyler kırıldı. İşte o zaman anladım ki; dostun değil, dost bildiğinin açtığı yara daha derin oluyormuş. İnsanı insana yoran şey aslında ihanetten çok, beklentinin yıkılışı. Çünkü kalbinin kapısını herkese açmazsın. Açtığında ise o kapının çalınmasını değil, yıkılmasını beklemezsin. En yakınından gelen bu yıkım, bütün dengeni altüst eder. Sanki evinin direkleri bir anda sökülmüş gibi. Yabancıdan gelen darbeler dışarıda kalır ama en yakınının sözü, davranışı, yüzü, gözleri kalbine saplanır. Bazen düşünüyorum, belki de bu yüzden insan yalnızlığa daha çok sığınıyor. Çünkü yalnızlığın yükü ağır olsa da, ihaneti yok. Yalnızlık yorar ama güvenini çökertmez. İnsanın kendisiyle barışması kolay değil ama en azından kendi kalbine ihanet etmiyorsun. hayat yolunda en çok acıtan şey, insanların arkana geçip sana değil, içindeki güvene vurmasıdır. Çünkü güven kırıldığında sadece kalbin değil, bütün hayatın tökezler.
Duygu ve Düşünce
Güven Bir Kez Yıkıldı mı, Yankısı Ömür Boyu Sürer
İhanetin yarası, evet, zamanla kabuk bağlar. Belki üzerinden yıllar geçer, belki hayat insana yeni yollar açar. Ama güven… işte güven öyle değildir. Bir kez yıkıldığında, sanki içimizde görünmez bir boşluk açılır. O boşluk, günün en sessiz anlarında, gecenin en derin karanlığında yankılanır. Sanki odanın ortasında duran bir boş sandalye gibidir; kimse oturmasa da gözün hep oraya takılır, varlığıyla yokluğu aynı anda acıtır. Ben de bunu yaşadım. Hayatımda en güvendiğim insanlardan birinin sessizce arkamı dönüp gidişini, ya da daha kötüsü, yüzüme bakarak verdiği kırıcı sözleri unutmadım. O an fark ettim ki güven dediğimiz şey sadece bir duygu değil, aynı zamanda bir sığınak. Ve sığınak çöktüğünde, insan kendini açık arazide, yağmura ve rüzgâra karşı korunmasız kalmış gibi hissediyor. Sevginin eksikliğine alışabiliyor insan, hatta zamanla yeni sevgiler de filizleniyor. Ama güvenin eksikliği bambaşka… Birine gözünün içine bakıp “sen varsın, ben rahatım” diyememek; işte bu, insanın ruhunda taşınması en ağır yüklerden biri oluyor. Çünkü o boşluk, hiçbir şeyle tam olarak dolmuyor. Ne yeni dostluklar, ne teselliler, ne de zamanın kendisi. Sadece öğreniyorsun: o boşluğun içinde yaşamayı, onunla birlikte yürümeyi. Belki de asıl acı şu ki, insan yeniden güvenmek istese bile, içindeki yankı hep fısıldıyor: “Bir kez yıkıldıysan, bir daha yıkılabilirsin.” İşte bu yüzden, güvenin çöküşünden doğan boşluk ömür boyu insanın içinde kalıyor. Kapatılamıyor, sadece taşınıyor.
İnsan ve Duygular