Latife Tekin sanatın özünün doğa olduğunu, dilin bu zamana kadar bu öz’e ulaşmakta bir araç olduğunu, ama dilin araç hüviyetini kaybettiğini, artık anlatılmak istenen öz’ü ortaya çıkarmaya engel olan bir kafese dönüştüğünü ifade ediyor. Bu kitabında dili resmen bir kenara atmış, anlattığı her şeyi bilinç akışı tekniğini kullanarak, gelincik ve yılanbalığı alegorileri üzerinden türettiği türlü imgelerle anlatmış. Kitap derdini yalnızca imgelerle anlatmaya o kadar odaklanmış ki geri kalan hiçbir şeyi umursamıyor. Kitap okuyunca anlamanızı değil hissetmenizi istiyor. Anlayamazsınız da zorlamayın kendinizi. Çünkü kitabın bir sayfasında bizzat yazarımız, yani Latife Hanım konuşuyor, bir sayfa sonra sözü gelincik alıyor, bir sayfa sonra sevgilisi ile birlikte arabadan göle uçmuş olan Beyaz Elbiseli Kadın konuşmaya devam ediyor. Belli bir zamanı yok, belli bir olay örgüsü yok. Kitapta birbiri arasında paralellik kurmamızı istediği Gelincikle Yılanbalığının öyküsü ve Beyaz Elbiseli Kadın’la Benini’nin öyküsü var. Bunlara öykü demek de yanlış, çünkü ortada bir zaman yok. Cereyan ettiğini varsayabildiğimiz iki hadisenin imgeleri var yalnızca. Yazar bir yerde zaten bizzat kendi ağzından itiraf ediyor bunu: “Bu sabah yeni bir sayfa açmıştım kendime, taptaze başka bir metin için yeni bir sayfa, metnin başlığı kendiliğinden böyle doğdu, zihnimde sırrını çözemediğim bir imge titreşiyor son üç dört gündür, düzyazı-şiir havasında bir şeyin imgesine benziyor..” Açıkçası ben dilin, kurmacayla ahenkli buluşmasından hoşlanan, dilci bir okurum. Bana en azından şu dönemde çok hitap ettiğini söyleyemesem de kitabın yapmaya çalıştığı devrimci fikri anlıyorum. (Kitabı, tekniği sebebiyle hızlı okumanız gerekiyor.)