8/10
·382 syf.··
2025 4. kitabı
Bir teşkilat, kurum nasıl yoktan yaratılır onu anlatıyor. Saatin doğru göstermesi önemlidir; "Müşterek zaman, müşterek iştir." çünkü. Halit Ayarcı girişimci, Hayri İrdal idareci ruhlu. Bu çok farklı iki karakter birlikte çalışıyor ve çatışıyorlar! İnsan ve hayatı saate benzetiyor yazar. Kimi yerde esprili bir anlatım var. Uzun ve iç içe cümleler okurken zorluyor; özellikle Hemingway'den sonra. Yazar geçmişi, çocukluğunu anlatırken eski Türkçeyi, gününü anlatırken yeni Türkçe kullanması dikkatimi çekti. Kitabın ortalarındaki İspritizma cemiyeti kısmı sıkıcıydı. Kitapta tabii ki çokça güzel anılar da var. Romandan bana kalanlar; -Bulduğum nakit ceza sisteminin üçüncü özelliği de, tekrarlanan cezalardan yaptığımız %10’dan %30’a kadar tenzilattı. Bilindiği gibi suçlar dünyanın her cins kanun ve örfünde tekrarlandıkça cezaları artar. Bu ise suçlu ile vaz-ı kanun arasında bir nevi yarış ve hatta inada sebep olur. Hangi ticari müessese devamlı müşterilerine ufak bir ikramda bulunmaz. -Bir türlü inanmadıkları, bir latife zannettikleri bu tenzilat işini bizzat görebilmek için halkımız birbirinin koluna girip ayarsız saatleri ellerinde büromuz hücuma veya kontrollarımızı yoldan çevirip kendileri için ceza yazdırmaya başladılar. Halkın kendi isteğiyle hatta güle güle verdiği bu nakit ceza modası birden bire şehri sardı. Artık çocuklara oyuncak filan almaya ihtiyaç kalmadı. Sevimli küçükler, büyüklerin neşesini iştirak edebilmek için en güzel, en iç gıcıklayıcı vasıtayı bulmuşlardı. Şurasında söyleyeyim ki, sade İstanbul ahalisi değil, civar köyler, hatta bazı uzak şehirler halkı da bu işe merak sardılar. O kadar ki tenzilatlı nakit cezanın ve bilhassa ceza abone karnelerini ilk tatbik aylarında Demiryolları idaresi bazı hatlarda ilave seferler yapmaya mecbur oldu. Haydarpaşa ve Sirkeci garları her gün aman şunu bir görsek, yahut olur şey değil, hakikaten de doğruymuş diyen ve gülen, kırılasıyla gülen insanlarla dolup boşalıyordu. -Fakir düşmüş bir ailede doğdum. Buna rağmen çocukluğum epeyce mesut geçti. Fakirlik, içimizde etrafımızda ahenk bulunmak şartıyla ve şüphesiz muayyen bir derecesinde zannedildiği kadar korkunç ve tahammülsüz bir şey değildir. Onun da kendine göre imtiyazları vardır. Benim çocukluğumun belli başlı imtiyaz hürriyetti. O bana hiçbir şeye sahip olmadan, hiçbir şeye aldırmadan yaşamayı öğretti. -Herkes bilir ki eski hayatımız saat üzerine kurulmuştur. Hatta sonraları Muvakkit Nuri Efendi’den öğrendiğime göre Avrupa saatçiliğin en büyük müşterisi daima Müslümanlar ve onlar içinde en dindarları olan memleketimizin halkı imiş. Günde beş vakit namaz, ramazanlarda iftar, sahur, her türlü ibadet saatle idi. Saat Allah’ı bulmanın en sağlam çaresi idi ve bu sıfatla eskilerin hayatını idare ederdi. -Kendisine hayratını ne zaman biteceğini soranlara : takriben gelecek sene inşallah diye cevap verdiğinden dolayı, eşi dostu ömrünün sonuna doğru onu Tevkii yerine Takribi Ahmet efendi diye anmaya başlamışlar. -Saatin kendisi mekan, yürüyüşü zaman, ayarı insandır. Bu da gösteriyor ki, zaman ve mekan, insanla mevcuttur. -Ayarı bozuk saatlerimizle yarı vaktimizi kaybediyoruz. İşte enstitümüzün asıl faydalı tarafı bu. -Yaradılışın mütevazi insan yaratılışı. Hayata ve etrafa karşı yeter derecede dayanıklı değilsin. Seni ancak iş kurtarabilir. Yazık ki bu iş için lazım olan dikkat sende yok. Fakat saatleri seviyorsun, onlara acıyorsun. Bu mümin bir şeydir. Sonra ayrıca dinlemek gibi bir hasretin var. Burası muhakkak. Dinlemesini biliyorsun, ki bu mühim bir meziyettir. Hiçbir şeye yaramasa bile insanın boşluğunu örter, karşısındaki ile aynı seviyeye çıkarır diye iltifat ederdi. -Modern hayat ölüm düşüncesinden uzaklaşmayı emreder. -Mektep, gençlik için daima ehemmiyetlidir. Her şeyden sarfınazar o yaşlarda ömrün en azaplı meselesi olan ne olacağım? sualini geciktirir. -Üstelik sakardım. Elimle gözüm beraber çalışmaktan uzaktı. Her ikisi birbirinden ayrı yaşıyorlardı. -Saat insana benzer, der demez, “buraya bak, ben delilikten hoşlanmam” cevabını verdi. -“Kimsenin ölümünü beklemeyin, en büyük günahtır” sözü dilinden düşmezdi. -Zanlıma göre bu işte en büyük hatası da bu olmuştu. Birden bire miras ve mal kavgasına düşmemiş olsaydı, evvela halam vaktinde gömülmüş olacak, yani tekrar dirilmesi ihtimali azalacaktı. Neticede tam kabir açılıp da kapağı ortadan kesilen tabut indirilecek zaman halam birden bire etrafın ölüm sandığı laterjik uykudan uyanmış, ve öyle herhangi bir vaziyetten şaşıracak bir mahluk olmadığı için, tabutun kapağını zorla kaldırarak etrafa bakmış, ve daima mütehallik olduğu cevdeti kariha sayesinde durumu bir lahzada kavrayarak cenazede tek yakından tanıdığı Etyemez imamına: haydi çabuk, beni eve götürün emrini vermişti. İbrahim Bey’in anlattığına göre cenazede bulunan kalabalığın büyük kısmı korkudan kaçtığı için, tabutun Merkezefendi’den tekrar eve getirilmesi hayli güç olmuş. Bu esnada babam, olan bitenden habersiz, hizmetçileri sindirmiş, kardeş hakları namına zapt ettiği evde kömürlükte gömülü olanlara kadar, yükte hafif pahada ağır ne varsa hepsini meydana çıkarmış, odanın ortasına yığmış, cepleri halamın başının ucundaki çekmecelerdeki mücevherler, tahviller ve altınlarla dolu, daha ne kaldı acaba der gibi etrafına bakınıyormuş. Bense ta çocukluğumdan beri merakımı çeken, fakat bir türlü şöyle yakından dokunma fırsatını bulamadım yemek odasındaki saatini sökmüş, harıl harıl tamire uğraşıyordum. Halam yalnız “aldıkların hepsini çıkart” dedi. Babam hoşgeldin kardeşim diye bir şeyler kekelemek istedi ve titreyen elleriyle ceplerine, koynuna doldurduklarını hepsini teker teker çıkardı. -Her insanın, ne kadar müspet yaratılışta olursa olsun ölümden sonra tekrar dirilmeyi düşünür, özler. Her tarafı değişmek, güzelleşmek şartıyla tekrar yaşamağa başlamak insanlığın elbette vazgeçemeyeceği bir hulyadır. -Ebedi uçurumun başından o kadar beklenmedik şekilde döndüğü zaman dahi, yine bildiğimiz halamdı. Fakat ta içinde, çok mühim bir şey değişmişti. Kanaatimce şu üç esaslı noktada toplanır. Bu vücudun dünya dediğimiz bu kör dövüşünde tek dayanağı olduğunu iyice kafasına koydu ve kadrini bildi. Servetini “ Hayır ne saklayacağım ne de arttıracağım. Oturup çıtır çıtır yiyeceğim” kararını verdi. Hayat denen bir şey vardı. Paralı parasız insanlar yaşıyorlardı. Kızıyorlar, gülüyorlar, ağlıyorlar, alakadar oluyorlar, seviyorlar, ıstırap çekiyorlar, fakat yaşıyorlardı. Kendisi niçin yaşayamayacaktı. Nihayet üçüncü değişiklik bizzat uzviyetinde olmuştu. Korku, ölümden kurtulmak sevinci, servetine kavuşma telaşı halamın kötürümlüğünü, sakatlığını yenmişti. Beyoğlu’nun en iyi terzilerini ziyaret etti. Günlerce giyimi ile, kuşamı ile meşgul oldu. Bunlar yapılırken bir taraftan da Süpürgeciler kahyası konağı temizledi, tamir edildi badanalandı ve baştan aşağı yeniden döşendi. Hatta lastik tekerlekli siyah bir kupa arabası dahi alındı. Arabanın geldiği gün eve bir uşak, bir erkek ahçı, yeni yeni oda hizmetçileri de girdi. Bir hafta sonra avcı Naşit bey halamın ikinci kocası ve hepimizin eniştemiz sıfatıyla, kızı ve oğlu ile beraber konağa yerleşti. Altı ay sonra da karı koca sıhhi vaziyetlerini düzeltmek için Viyana'ya gittiler. -Çok dikkat ettim, masallar adla başlar. Ceketinize veya boyun bağınıza eskiliği veya güzelliği yüzünden bir ad verin derhal hüviyeti değişir, bir çeşit şahsiyet olur. -İnsanoğlunun esas vasfı akıldır. Onun sayesinde diğer hayvanlardan ayrılır. -Bütün hayatım boyunca dikkat ettim. İnsanın daima en çok korktuğu şeyler başına geliyor. -Bu oda Abdüsselam Bey’in evinin bir nevi deposu idi. Bir yığın manasız hayat artığı. Orası birikmiş ayrılıkların, üst üste yığılmış ölümlerin, hatıra ve unutulmaların odasıydı. Yaşayanlar bile orada kendi çocukluklarının, ilk gençliklerinin ölümünü seyrediyorlardı. -Fakat babam bu evlenmenin olmaması için halamı benim yardımımla baygınlığından istifa ederek gömmeğe kalkınca benden nefret etmişti. -Psikanaliz çıktığından beri hemen herkes az çok hastadır. O halde dışardakilerden farkım ne. O başka bir şey. Ben sizden mesulüm. -Karım biraz zayıflamıştı. Ellerinde ve boynunda hep aynı sıcaklık vardı. Bununla beraber karşımdaydı. Ve her zamanki neşesiyle, açık kalbiyle gülüyordu. Bu gülüş bana kaybettiğimi sandığım her şeyi bir lahzada iade etti .-Uysal kalabalık insana başta kendisi olmak üzere her şeyi unutturuyordu. -Artık, tasfiye halindeki enstitümüze eski gözle baktığımı iddia edebilecek halde değildim. Bana şimdi müessesemiz, memlekette iş hayatını kurmaktan ziyade bazı işsizlerin kendilerine iş bulmasına yardım etmiş gibi görünüyor. -Adli tıpta son gece gördüğüm o acayip rüyadan beri biliyordum. Kader imbiği gözümün önünde kaynıyordu, ve Emine’nin başı, Yastığımın öbür ucunda, yüzünde, dudaklarım da, avuçlarımda içinde iken, yine her an benden biraz daha uzaklara çekiliyor, oradan bana büyük, açık gözleriyle bakıyordu. O istediği kadar konuşsun, gülsün, gelecek yollar için hayaller kursun, Zehra‘yı gelin etsin, Ahmet’i tıbbiyeden çıkartsın, daima bu baş çok uzaklarda yavaş yavaş siliniyor, gözleri uzaklardan bana, ne yaparsın, çaresi yok ki bu işin der gibi bakıyordu. Bu korkunç zalim bir şeydi. Emine yavaş yavaş, damla damla gözlerimin önünde ölüyordu. Ne ben, ne de kimse, hiçbirimiz bir şey yapamıyorduk. -Emine’nin ölümüyle son tutunduğum dal da kopmuş gibi büsbütün boşlukta kaldım. Kaybettiğim şey benim için o kadar büyüktü ki ilk önceleri bunu bir türlü anlayamadım. Ne de hayatımdaki neticesini ölçebildim. Sade içimde simsiyah ve çok ağır bir şeyle dolaştım durdum. Sonra bu haraplığa daha başka bir duygu, bir çeşit kurtuluş duygusu karıştı. Bir baskıdan kurtulmuştum. Artık Emine bir daha ölemezdi, hatta hastalanamazdı da. Orada zihnimin bir köşesinde olduğu gibi kalacaktı. Hayatımda bir çok şeyler daha beni korkutabilir, başıma türlü felaketler gelebilirdi. Fakat en müthişi, onu kaybetmek ihtimali ve bunun korkusu artık yoktu. Her an onun hastalığının arasından etrafa bakmayacak, o azapla yaşamayacaktım. Korku içimden doğru kabarıp büyümeyecek, dört yanımı kaplayamayacaktı. -Artık hiçbir şeye inanmıyordum. Fakat korkmuyordum da. Olabilecek şeylerin en kötüsü olmuştu. Artık hürdüm. Emine arkamda olmayınca her akıntı beni sürükleyebilirdi. Kahve ve arkadaşlar en yakını idi. Konuşuyor, içiyor, eleniyor… Her şeyi unutmuş muydum? Hakikaten eğleniyor muydum? Şüphesiz hayır. İçimde o zamana kadar duymadığım bir eziklik vardı. Bu korku değildi, acı değildi. Ancak kendisine ihanet eden insanların duyacağı bir azaptı. -Bazı insanların ömrü vakit kazanmakla geçer. Ben zamana, kendi zamanıma çelme atmakla yaşıyordum. -E, ne var ne yok bakalım, Halit Bey? Ses diye işte buna derlerdi. Bu Halit Ayrancı’nınkinin de üstünde, daha marifetli, daha kudretli, yüzlerce mana ile zengin bir şeydi. Hem iltifat ediyor, hem geriye alıyor, kucaklıyor, itiyor, üstüne çıkıyor, yan yana, kolkola yürüyordu. Hepsini bir anda, hep beraber ve üç dört kelime ile yapıyorduk. Bu dakika hepimiz anladık ki Halit Ayrancı mühim adamdır, fakat ona iltifat eden daha çok mühimdir. -Müşterek zaman müşterek iştir. -Dar kadro demek çalışmamak demektir. Bir müessese canlı bir mahluktur. Mide, kol, bacak… hepsi lazım. Hatta daha ileriye giderek lüzumsuz unsurlar bile bulunmalı, diyeceğim. Bütün cesaretimi topladım. O da niçin? diye sordum. icabında çıkartmak için… Siz de bilirsiniz ki dünyanın her tarafında resmi, yarı resmi müesseselere karşı bir kıskançlık vardır. Hemen her zaman iktisat, masrafı kısma gibi laflar çıkar, kararlar verilir. Böyle bir tedbiri almak mecburiyetinde kalsak ne yapacağız. Lüzumlu unsurlarımızı mı çıkaracağız? Yakın akrabalarımızı, dostlarımızı mı feda edeceğiz? Hayır. Ben bir iki günah keçisi almak niyetindeyim. Biliyorsunuz değil mi? Eski Yahudiler her sene çöle günahlarına yükledikleri bir keçi salarlarmış. -Değişiyorsunuz Hayri bey, değişiyorsunuz… Asıl memnun olacağınız şey bu… Yeni hayat, yeni insan… Tekrar doğamayacağımıza göre bundan başka çaremiz yoktur. -Ben de etrafımdakilere benzeyecektim. Muhakkak benzemeliydim. Benzemezsem yaşamak çok güçlü. -“Bilgi bizi geciktirir. Zaten ne sonu, ne de gayesi vardır. Mesele yapmak ve yaratmaktır. Bilselerdi, bilselerdi… Fakat bilselerdi bunu yapamazlardı. Bu heyecana, bu icada, bu kendiliğinden bulmağa erişemezlerdi. Bilgileri buna mani olurdu. Kızınız bu geceyi yarattı. Ne ile? Yaratma kabiliyetiyle… Çünkü yaratmak, yaşamanın ta kendisidir. Biz yaşayan, yaşamayı tercih eden insanlarız. Siz istediğiniz kadar somurtun.” -İş insanı temizliyor, güzelleştiriyor, kendisi yapıyor, etrafıyla arasında bir yığın münasebet kuruyordu. Fakat iş aynı zamanda insanın zaptediyordu. Ne kadar abes ve manasız olursa olsun bir işin mesuliyetini alan ve benimseyen adam, ister istemez onun dairesinden çıkmıyor, onun mahpusu oluyordu. İnsan kaderinin ve tarihin büyük sırrı burada idi. -Oğlum bana benzemediği, bütün düşüncesinde beni inkar ettiği için ona kızmıyordum. Hiç dargınlığım yoktu. Biliyordum ki bana benzememesi tek kurtuluş çaresidir, ve buna razı oluyordum. Hatta bundan memnundum bile. Demek ki oğlum sadece kendi içinde servetimi hayatına getireceği kolaylıkları, aile bağlarını yenmekle kalmamıştı, daha çetin bir mücadele de yapmıştı. Kendisini de yenmişti. -Müşterek iş bitince aramızda eski uçurum açıldı. Artık yine ancak hastalandığımı haber alınca, yahut muayyen günlerde gelip göreceği bir adam oldum. Bu zalim bir düşünce idi. Her tarafından bir çıkmaza benziyordu. O kendisi olmak için beni unutmağa belki muhtaç. Fakat ben ancak onun sayesinde biraz kendim olabiliyordum. Bu, belki de onun hiç anlamayacağı bir şey. O benim kaderimi bitmiş biliyor ve bunda haklı. Fakat ben onun kaderi üstüne acz içinde titriyorum. -Korkma, dedi, bundan sonra daha sık gelirim. Artık kafi derecede kuvvetliyim. Ve ilk defa beni candan öptü. Beni olduğum gibi kabul etmeye alışmıştı. O odadan çıkarken arkasından baktım. Belki şu anda sevdiği, belki yarın seveceği kızı düşündüm. Bütün talihini düşündüm. Her çocuk babasından bu yaşta kopar. Fakat benimki benden iki defa kopmuştu. O gece yatağımda hep eski fakir evimizi hatırladım. Küçücük Ahmet’in kafesi sarkan cumbadan kırık kenarlı bir saksıda yetiştirdiği sardunya çiçeği sabaha kadar gözümün önünden gitmedi. İkide bir yatağımda silkiniyor, onu sabahleyin kahvaltıda bir kere daha göreceğime seviniyordum. -Tekrar odama döndüğümüz zaman heyetin reisi kendisine ikram ettiğim içkiyi kabul edeceği yerde doğruca telefona koştu ve 0135’i arayarak saatin kaç olduğunu sordu. Aldığı cevap üzerine evvela duvardaki saatte, sonra yüzüme baktı. Böyle bir kolaylık varken bu müesseseye ne lüzum var? diye sordu.
Saatleri Ayarlama EnstitüsüAhmet Hamdi Tanpınar · Dergah Yayınları · 202353,1bin okunma
·
356 Gösterim
Yorumlar
Lütfen giriş yapınız.