Jack London’ın Martin Eden romanı, beni sarsan, içimde derin yankılar bırakan bir kitap oldu. Çünkü bu, yalnızca bir adamın başarıya ulaşma hikâyesi değil, aynı zamanda tutkuyla yanan bir ruhun, var gücüyle zirveye tırmanışının ve orada bulduğu büyük boşluğun hikâyesi.
Martin Eden, sıradan bir denizciyken, Ruth Morse ile tanışmasıyla adeta başka bir dünyaya açılıyor. Onun zarafeti, bilgisi, burjuva dünyasına ait duruşu, Martin’in içindeki devasa öğrenme açlığını uyandırıyor. O andan itibaren, Martin yalnızca Ruth’a değil, bilgiye, sanata, düşünceye, bambaşka bir hayata âşık oluyor. O artık yalnızca yaşamak için çalışmak istemiyor, anlam için yaşamak istiyor. O, büyük bir yazar olacak!
Ve Martin, olağanüstü bir tutkuyla çalışmaya koyuluyor. Günlerini, gecelerini kelimelere, kitaplara, öğrenmeye adıyor. Aç kalıyor, yorgun düşüyor, ama asla vazgeçmiyor. Kaleminin ucunda, kaderini değiştirecek satırların yazıldığına inanıyor. Her reddedilen yazısında biraz daha bileniyor, her başarısızlık ona yeni bir güç veriyor. Onun için bilgiye ulaşmak, düşüncelerini geliştirmek, zihnini açmak bir savaş ve o bu savaşı kazanmak için her şeyini ortaya koyuyor.
Ne var ki, zaman ilerledikçe büyük bir gerçeklikle yüzleşiyor: Toplum, onun yükselişini alkışlamıyor, aksine ona sırt çeviriyor. Onun zekâsına ve yeteneğine değil, hangi sınıftan geldiğine, ne kadar para kazandığına bakıyor. En büyük hayali, bir gün başarıya ulaşmak ve bunun Ruth ile arasındaki mesafeyi kapatacağını görmekti. Ama o gün geldiğinde, artık Ruth onun için bir anlam taşımıyor. En çok istediği şeyi kazandığında, içinde hiçbir şeyin kalmadığını fark ediyor.
Jack London, Martin Eden aracılığıyla yalnızca bir bireyin mücadelesini anlatmıyor; aynı zamanda toplumun değerlerine, bireysel başarı miti dediğimiz kavrama ve hayallerin nasıl gerçeklikle çarpıştığına dair çarpıcı bir eleştiri sunuyor. Martin, kendi gücüyle yükseldi ama o zirveye ulaştığında, aslında orada kimse olmadığını gördü.
Bu roman bana, azmin, heyecanın ve coşkunun insanı nasıl ileri taşıdığını, ama yolun sonunda insanın gerçekten neye ihtiyacı olduğunu bilmemesinin nasıl büyük bir boşluk yaratabileceğini düşündürdü. Martin’in hayallerine tutkuyla sarılışı, bana ilham verdi. Ama onun sonu, insanın sadece hedeflere değil, yolculuğun kendisine de anlam yüklemesi gerektiğini gösterdi. Çünkü zirveye çıkmak yetmez; orada durabilecek bir ruhun olması gerekir.
Ve belki de Martin Eden, bunun en trajik örneğiydi. Martin Eden