Tanrıyla aldatıp evlat yedirenler
9/10
·104 syf.··
Beğendi
·
2025 21. kitabı
·
28 saatte okudu
·
Okunma: 20 Şubat 2025 16:25
Kitabın hemen her sayfasına sirayet eden dini eleştiriden yola çıkarak tüm kurguyu; Tanrı’nın koyduğu sınırların çiğnenmesine verilmiş bir ilahi yanıt biçiminde okumak mümkün. Strasbourg halkının çeşit çeşit salgın hastalıklarla boğuşurken hem zenginlerin kulübünü andıran belediye hem de açgözlülüğe batmış kilise tarafından açlığa terk edilişiyle ortaya çıkan antropofaji (insan yamyamlığı) anne-evlat sevgisinin mukaddes alanıyla çakışınca helak süreci başlar. Yazar hiç sakınmadan daha ilk sayfalarda; henüz şiddetli fizyolojik ihtiyaçlarına yenilmemiş ancak bunun kıyısında dolaşan genç bir kadının kocasıyla beraber verdiği karar ile 3 aylık bebeğini köprüden fırlatıp ırmakta öldürmesini anlatarak okura soğuk duş aldırmakta. Helakın başlangıcı da Jeu-des-Enfantes Sokağı’nın ehvenişeri olan bu kadının dans etmesiyle başlar. Yeni bir dinî söylemin halk arasında kök salmasını kolaylaştıran en önemli etken şüphe yok ki var olan kurumsal dinin düzeltilemez biçimde yozlaşmasıdır. Yazar, öyküsünün konusunu, 1518’de sahiden de kayıt altına alınmış Strasbourg’daki sebepsiz dans çılgınlığından alıyor ve bunu Reform hareketleri ile birleştirip Protestanlığın ortaya çıkışına mantıklı bir sebep olarak sunuyor, böylece de yeni mezhebe tartışılmaz bir ilahi hale konduruyor. Buna göre Katoliklerin tanrısı bir alacaklı gibidir, vergi verip vermediğine göre cehennem azabı tehdidini kullanmaktadır. Esasında Hz. İsa’nın kuzuları olan halkı kandıran, sömüren ve zenginleştikçe zenginleşen kilise ve manastırlar, korumakla mükellef oldukları kuzuların etleriyle karınlarını doyurmaktadır. Yiyecek bir lokma bulamayan halkın kendi evlatlarını yemesinin sebebi de bu sömürücü dinin ta kendisidir. !! Heveskaçıran içerir: Yazarın, karşı taraf için yer yer küfre varan eleştirilerinin odağındaki Katolik Kilisesi’nin Strasbourg’daki psikoposu aynı zamanda prenstir. Belediyenin yana yakıla bir çözüm aradığı bu dans vebasına ilmi bir izahat getirmesine karşı çıkar ve Jeu-des-Enfantes Sokağı sakinlerinin bir işkenceye dönüşen danslarla ölüme gitmelerinden bile maddi çıkar sağlamaya çalışır. Belediyenin danıştığı hekimler, gece gündüz durmaksızın bu dans illetini çalgılarla desteklemeyi ve böylece dans edenlerin bedenlerindeki hastalığı terlemeyle atıp iyileşeceklerini söyler.Bu birkaç ay sürer. Kilisenin arkasındaki alanda yapılan pistin üzerinde durmadan dans eden insanlar, açlıktan ölmesinler diye yemek verip su içirirler ama bu defa tuvalet sorun olur. Her hâlükârda dans etmekten ölenler kendi dışkıları içinde çürür, dans aralıksız devam eder. Aylar geçer. Bu arada şehirde hem başka başka salgın hastalıklar hem de Türklerin şehre saldırma ihtimalinin yarattığı korku vardır. Kilise belediyenin istediği gıda yardımını da reddetmektedir. Hekimlerde çare bulamayan belediye başkanı çaresizce bu psikopos-prensten yardım ister. Okudukça okurun sinirlerini geren bu şeytanın Strasbourg şubesi temsilcisi, iki bin kadar beş parasız, sefil, her yeri şişmiş, kanamış, etleri yarılmış, çürümüş, kemikleri belli olan ama dans etmeye mahkum insanı, hastalıklarına çare olsun diye Aziz Vitus’un yüksek bir dağda, uçurumun kenarındaki yollarla cehenneme gönderir. Göndermeden önce de onlardan ve yakınlarından para toplamaya devam eder. Yazarın natüralist bir ton tutturduğu bu iğrençlikler anlatısı içinde, az evvel ehvenişer saydığımız karı kocanın aşkı oldukça duygu yüklüydü. Gravürcü kocanın, “Kendi çocğumuzu yemek yerine onu öldürmemiz daha onurlu!” minvalindeki sözleri ile teskin olamayan sarışın kadın bebeğini düşünüp durur. Bu yürek paralayan hâli; çocuk dünyaya geldikten sonra kadınlar için koca/aşk ikinci sıraya geriler tarzındaki söylemlere oldukça uygundur, zira kadın için kocanın varlığı yokluğu artık belli değildir, artık eline kanı bulaşan evladının sevgisi, acısı sadece vardır. Burada merak ettiğim şey, bebeği öldürmeye neden Enneline tek başına gitti de kocası Melchior Troffea eşlik etmedi. Okuru anlayamama girdabına sürükleyen bu bölümde, öyle görünüyor ki annelik babalığa yeğ tutulmuş. Enneline dans yüzünden kan revan içinde kalmasına, aklını kaçırmışçasına mütemadiyen dans etmesine rağmen kocası onu terk etmiyor, ona sevgi sözleri söylüyor, saçlarını örüyor ve elbette cehennem yolculuğuna çıkartılmasın diye onu askerlerden saklıyor. Sokak sakinlerinin teker teker dans illetine yakalandığını bilmesine rağmen karısını bırakmıyor, sırf karısına göz kulak olmak için de illete kapılmak istemiyor. Yine de -örnek alınası sadakati ve emsalsiz sevdasına rağmen- bu çiftin hazin hikâyesi romantik olmaktan ziyade oldukça acınası diyebilirim. Öykümen 29. bölümdeki tek cümle ile bitiyor: “Elli dört yıl sonra Aziz Bartolomeus Yortusu katliamı yaşanıyor. (104. syf.)” Bu cümlenin konumuna bakmaksızın bir epigraf saymak lazım. Kurgu boyunca bazen açık bazen kapalı bir biçimde yeni “dinin” kök salma şartlarına dikkat çeken yazarın, kitabını eskinin direnciyle bitirmesi bir etki-tepki ilişkisini ortaya koymak istemesinden çok daha fazlasını barındırıyor. Bu tek cümle, büyük bir hayıflanmayı bünyesinde gizler gibidir. Belediye başkanı Andreas Drachenfels, gözünü para bürümüş bir aşağılık adam olan psikopos-prens Guillaume de Honstein’e, eğer manastırlarında stokladıkları gıdayı açlıkla boğuşan halkla paylaşmazlarsa halkı Protestanların safına katacak acı gerçekleri açıklayacağı, kiliselerdeki putların yıkılacağı ve papazların öldürüleceği tehdidini savurur. Prens, tehdidi savurmak için istediğini yapar. Ancak 54 yıl sonra rövanş alınır: Protestanlar Katoliklerce katledilir ve malum olduğu üzere Katolik Kilisesi bugüne değin Fransa’nın en yaygın mezhebi olmaya devam eder. Kurgunun son cümlesi ayrıca, yaşanılanların bir helak olup olmadığını da tartışmaya açıyor. Zira tüm bu olanların müsebbibi kilise mensuplarının zarar gördüğüne dair bir bilgi yok. Hatta kurgu sonundaki cehennemi yaratan bilhassa kilisenin kendisidir. Bu anlamda bu dans vebasının sebebini bulamayan hekimlerin yerine geçen kilisenin de bir sebep araştırmak bir yana koltuk aşkıyla ezberden konuştuğu aşikâr. Yani aslında bu dinî bir yok oluş da değildir. Belki de, sömürülmelerine ses çıkarmayan halkın “kendi etti kendi buldu” mealinde bir talihsizliğidir. Nitekim halkın tahkiye edildiği bölümlerde en önde gözüken Melchior –Enneline Troffea çifti bile bir fon şahıs-karakter arasında gidip gelmektedir. Mevzu insanın hassas tabiatını sarsmasına rağmen yazarın üslubu oldukça akıcı. Öykümen oluşunun getirdiği bir hafiflikle, betimlemeler işlevi oldukça kullanılmış, olay örgüsü dans vebasına tutulan halkın yaşadıkları ve belediye-kilise arasındaki konuşmalar haricinde dallanıp budaklanmadan ilerlemiş. Yalnız, kurgu ilerledikçe ahlakî çöküşü takip eden bir argolaşma artışı gözlemledim. Daha fazla içerik için yazı defterimi ziyâret edebilirsiniz: evcimenkalem.wordpress.com
Alıntı
Dansa DavetJean Teule · Sel Yayıncılık · 202011,1bin okunma
·
2.032 Gösterim
1 Yorum
Lütfen giriş yapınız.
Mükemmel bir inceleme olmuş, derin okumuşsunuz, teşekkürler.