Bu kitabı bitirdiğimde uzun bir süre boşluğa baktım. İçimde bir ağırlık vardı ama adını koyamıyordum. Hani bazı kitaplar vardır, sadece hikâyeyi değil, seni de içine çeker, seni de değiştirir… İşte Kardeşimin Hikâyesi tam olarak böyle bir kitaptı.
Zülfü Livaneli, kelimeleriyle adeta bir labirent yaratmış. Başta her şey oldukça net gibi görünüyor. Soğukkanlı, duygularını kaybetmiş bir adam olan Ahmet Arslan, küçük bir sahil kasabasında yalnız başına yaşıyor. Bir cinayet işleniyor ve genç bir kadın gazeteci, onunla röportaj yapmaya geliyor. Başta basit gibi duran bu olay, ilerledikçe bambaşka bir şeye dönüşüyor. Sayfalar ilerledikçe, Ahmet’in sakinliğinin ardındaki çatlakları fark etmeye başladım. Onun sessizliği, aslında büyük bir çığlıktan ibaretmiş.
Ve en çok şunu düşündüm: “Bir insan gerçekten ne kadar yalnız olabilir?”
Ahmet’in yalnızlığı, etrafında kimsenin olmamasıyla ilgili değildi. Bazen bir odada onlarca insan olur ama yine de yapayalnız hissedersin ya, işte o türden bir yalnızlıktı onunki. Hayatın içinde var olmak ama kimsenin seni gerçekten görmemesi… En korkuncu da bu değil miydi zaten? Ahmet konuşuyordu, anlatıyordu, hikâyeler aktarıyordu ama aslında hiç kimseye kendini açmıyordu. Ve belki de o kadar uzun süre yalnız kalmıştı ki, yalnızlığını sevmeyi öğrenmişti. Çünkü başka türlüsü, onun için daha acı verici olabilirdi.
Sonlara doğru hissettiklerimi anlatmak zor. Şaşırdım mı? Evet. Ama aynı zamanda büyük bir hüzün çöktü içime. Çünkü kitap bittiğinde, geriye yalnızca bir hikâye değil, bir boşluk, bir sessizlik, bir pişmanlık hissi kaldı.
Kardeşimin Hikâyesi, sadece bir polisiye roman değil. O, insanın karanlık tarafına yapılan bir yolculuk. Sevgiyi, yalnızlığı, ihaneti ve en çok da kendimizi kandırışlarımızı sorgulatan bir kitap. Ve belki de en acı vereni şu: Bazı gerçekleri, sadece onlara hazır olmadığımız için göremiyoruz.