Ben, Kirke romanında, Homeros’un Odysseia destanında yan karakter olarak yer alan büyücü tanrıça Kirke’nin hayatını farklı bir perspektiften okuyoruz. Kendi hikâyesini anlatmasına fırsat verilen Kirke, güçlü bir kadın karakter olarak yeniden tasarlanıyor. (En azından kitabın arkasında öyle yazıyor.) Ancak, bence Kirke güçlü ve bağımsız bir karakter olmaktan çok uzaktı. Aksine, kitabın büyük bir kısmında pasif, ezilen ve sürekli başkalarının kararlarıyla yönlendirilen biri olarak karşımıza çıktı.
Başlangıçta Kirke’nin yaşadığı dışlanmışlık hissi anlaşılır olabilir. Babası Güneş Tanrısı Helios onu umursamıyor, annesi küçümsüyor, diğer tanrılar ise onu ciddiye bile almıyor. Ancak asıl sorun, Kirke’nin bu durumu değiştirmek için çok uzun süre hiçbir şey yapmaması. Tanrıça olmasına rağmen herkesin onu ezmesine izin veriyor ve ancak kitabın sonuna doğru bir şeyleri değiştirmeyi akıl edebiliyor.
Başlarda sürgüne gönderildiği büyülü adayı çok beğenmiştim. Sonunda kendini bulabilecek ve güçlü bir şekilde geri dönebilecek diye düşündüm ama Kirke halinden yıllarca şikayet etmeden o adada yaşamını sürdürdü.
Odysseus ile olan ilişkisi de tam olarak bunun bir yansımasıydı. Odysseus'un zaten bir karısı ve oğlu vardı. Kirke’yi sadece geçici bir sığınak olarak gördüğü çok açıktı. Ama Kirke inatla bunu görmek istemeyip kendini ona adamayı seçti. Bir tanrıçanın bu kadar pasif ve duygusal olarak bağımlı olması, onun güçlü bir kadın karakter olduğu fikrini sarsıyor açıkçası. En garip kararlarından biri ise Odysseus öldükten sonra onun oğlu Telgonos ile birlikte olması. Yüzyıllarca yaşamış bir mitolojik figür için bu tür ilişkiler belki normal karşılanabilir, ama bana oldukça gereksiz ve anlamsız geldi. Yani aşık olacak başka kimse mi kalmadı?
Bununla birlikte, kitapta tanrıların genel olarak nasıl tasvir edildiği de beni rahatsız etti. Tanrıların insanlardan daha üstün, daha bilge veya en azından daha tutarlı olmalarını beklerdim. Ancak burada tanrılar sadece daha güçlü ama aynı zamanda daha zalim, güvenilmez ve sürekli kendi çıkarları için savaşan varlıklar olarak resmedilmiş. Ne bir bağlılıkları var ne de adalet duyguları. Kibirleri ve acımasızlıkları öylesine aşırı ki, onlara karşı bir hayranlık veya saygı duymak imkânsız hale geliyor.
Ancak tüm bunlara rağmen, kitabın dili beni büyüledi. Miller’ın anlatımı o kadar etkileyici ve akıcıydı ki, kitabı bitirdikten sonra bile günlerce zihnimden çıkaramadım. Aiaia Adası’nın yalnızlığı ve Kirke’nin iç dünyası o kadar canlıydı ki, sanki gerçekten oradaydım. Kitabın atmosferi beni içine çekti ve uzun süre o dünyadan kopamadım. Belki de hikâyedeki eksiklikleri bile göz ardı etmeme neden olan şey, yazarın kurduğu bu büyüleyici evrendi.
Genel olarak, Ben, Kirke mitolojiye yeni bir bakış açısı getirse de, ana karakteri beklenen gücü ve iradeyi uzun süre göstermediği için bende beklenen etkiyi bırakmadı. Ayrıca, tanrıların neredeyse insandan bile daha yozlaşmış olması, mitolojik dünyanın gözümdeki büyüsünü yıktı. Ancak büyüleyici dili ve atmosferi sayesinde, okuduktan sonra bile etkisinden çıkmam kolay olmadı.
Uzun lafın kısası, beğenmediğim yönleri olsa da okunmaya değer olduğunu düşünüyorum.
Keyifli okumalar dilerim ♡
Ben, KirkeMadeline Miller · İthaki Yayınları · 202444,2bin okunma