Baumgartner'ın hikayesi yaşlı bir adamın yıllar önce ölen eşine duyduğu özlemi anlatıyor. Aslında basit gözükse de, ana karakter sadece yalnızlıkla değil, eşine duyduğu sevgiyle de bir başına kalmış durumda. Bana ölümle gelen yalnızlıklar hep Fleabag'in meşhur repliklerden birini hatırlatır: I don't know what to do with all that love i have for her. Birini kaybettiğinizde, özellikle de hayatınızın neredeyse tamamını geçirdiğiniz ve geçirmeyi planladığınız, artık geriye dönülmez bir eksiklik içinde bulursunuz kendinizi. Baumgartner'a da aynen böyle oluyor. Kendisini içinden çıkılmaz bir yaşlılık ve yalnızlık içinde buluyor. Kendi kendine zaman öldürüyor, insanları çoğu zaman çekilmez buluyor ama yine de onlara olan ihtiyacının önüne geçemiyor.
Kitapta Anna'ya, Baumgartner'ın eşine daha çok yer verileceğini düşünmüştüm okurken ama Anna'nın metinleri geçmişi anlamakta yeterince yardımcı oluyor. Anna ile Baumgartner'ın hikayeleri ayrı ayrı ve beraber işleniyor bu yazılarda ve onları tanımamızı sağlıyor. Böylece ikili ile beraber aynı yollardan geçebiliyor okuyucu.
Baumgartner'ın yalnızlığını şöyle hissediyorum: bir sevgi, bir his, ilk görüşte kalbi çarptıran ve aklınıza kazınan, aylar sonra sizi hatırlıyor ve size birbirinize gülümsediğinizi söylüyor. Konuşmadan anlaşabilmenin kolaylığı... Hayal ettiğiniz her şeyin aslında gerçek olması... İşte o sevgi Baumgartner'ın başına koca bir yalnızlık olarak dönüyor. Anna'nın karakteri ise bir o kadar güçlü ve inatçı ama bir o kadar da sevgiye ve korunmaya muhtaç. Birbirlerine güven veriyorlar, birbirlerine bakıp birbirlerinin hikayelerine yoldaş oluyorlar.
Baumgartner'ın hikayesi yüreğe dokunan bir hikaye. Paul Auster da zaten çok başarılı bir yazardı. Zor zamanlardan geçmiyorsanız okunmasını tavsiye ederim.
BaumgartnerPaul Auster