Gönderi

10/10
·1823 syf.··
Beğendi
·
2025 1. kitabı
Bir kurgu, yaşanmış tarihin anlatımından daha gerçekçi olabilir mi? Bu soruya net bir cevap vermek zor, ve zaten amacımız da bu soruyu yanıtlamak değil. Yalnızca, Tolstoy'un "Savaş ve Barış" romanında, yazarın oldukça derinlikli bir şekilde bizi bu soruyu sormaya yönelttiğini görüyoruz. Bu roman, Napolyon'un 1812'de Rusyayı işgal girişimini ve Rusyanın, ordusu ve halkıyla buna karşı direniş mücadelesini kurgusal karakterler ve olaylar üzerinden anlatıyor. Kitap, savaşın gerçek kronolojisini temel alarak, Rus soyluları ve sosyetesi başta olmak üzere ülkenin bu dönemdeki yaşantısını gözlerimizin önüne seriyor. Hikaye boyunca savaş ve barış kavramları arasındaki dinamikleri, bunların her zaman birbirini takip eden süreçler değil, aynı anda var olan iç içe kavramlar olduğunu yoğun betimlemeler ile öğreniyoruz. Bu da, klasik tarih anlatımında görmeye alışık olduğumuz, savaşın bir bütün halinde cereyanı ve ancak silahlar sustuktan sonra devletlerin imzaladığı antlaşmalarla gelen barış ve huzur ortamı şeklindeki geleneksel yaklaşıma meydan okuyor. Çar Alexander, Başkomutan Mihail Kutuzov, Pyotr Bagration, Aleksey Arakçeyev, Napoleon Bonaparte, Louis-Nicolas Davout, Joachim Murat gibi belli başlı tarihi kişilikler dışında, romandaki karakterlerin büyük çoğunluğu hayal ürünüdür. Prens Andrey Bolkonski, Kont Piyer Bezuhov, Kontes Elena Bezuhova, Prenses Mariya Bolkonskaya, Kont Nikolay Rostov ve Natalia Rostova adındaki karakterler, gerçekte hiçbir zaman yaşamamıştır. Ancak bu isimler gerçekte var olmamış olsa da, bu o karakterlerin başından geçenleri de gerçek dışı yapar mı? Hepimiz tahmin edebiliriz ki elbet tarihte bir prens Napolyon'a karşı savaşmış, genç bir delikanlı zengin bir kontun mirasçısı olmuş, Rus sosyetesinde verilen balolarda soylular birbirleriyle Fransızca şakalaşmış, Avrupa'yı kasıp kavuran yeni Fransız imparatoru hakkında atılıp tutulmuş, yaklaşan tehlikeyle ilgili tartışmalar yapılmış, Rus İmparatorunun ve sarayın konumu bu tartışmalarda sorgulanmıştır. Bir yandan böylesine ciddi konular tartışılırken diğer yandan piyano eşliğinde yapılan Polonez ve Mazurka dansları, genç bir hanımefendinin sesinden dinlenen aryalar ve bu rengarenk atmosferde yaşanan gönül maceraları da bu yüksek sosyetenin yaşamından eksik olmamıştır. Romanda doğrudan söz edilmese de dolaylı olarak yansıtılan bazı tarihsel arka plan bilgilerine sahip olmakta fayda vardır. Bunlardan en önemlisi, Rusya'nın Çar I. Petro döneminde başlayan batılılaşma ve modernleşme sürecidir. Bu dönemde Rusya, Avrupa medeniyetini yakalamak ve bu medeniyetin içinde diğer Avrupa ülkeleriyle boy ölçüşebilir konuma ulaşmak için batıdan uzmanlar getirtmiş, ordusunu revize etmiş, eğitim kurumlarında yenilikler yapmış ve uzun soluklu bir kültür devriminin temellerini atmıştır. Bugün Rusyanın ikinci büyük şehri olarak bildiğimiz St. Petersburg, yine bu dönemde kurulmuştur. Ülkenin batıya açılan kapısı olarak Avrupa stilinde tasarlanan bu şehir, kurulduğu yıllardan itibaren geleneksel başkent Moskova'nın yerini almış ve bolşevik ihtilaline kadar da ülkenin başkenti olarak kalmıştır. (Bolşevik ihtilalinden kısa bir süre sonra başkent yeniden Moskova'ya taşınacak ve SSCB döneminde St. Petersburg'un adı Leningrad olarak değiştirilecektir.) Petro döneminde başlayan batılılaşma ve modernleşme süreci, Çariçe II. Katerina döneminde hız kazanarak devam etmiş, bu dönemde özellikle Fransız kültürüyle olan yakınlaşma karakteristik bir boyuta ulaşmıştı. Öyle ki, Rus soyluları küçük yaştan itibaren Fransızca eğitim almakta ve Fransızcayı ana dilleri gibi öğrenmekteydiler. Bununla birlikte bu durum, soyluların birçoğunun asıl ana dilleri olan Rusçayı vasat bir seviyeye indirmelerine ve dolayısıyla halkın konuştuğu kadar Rusça konuşmayı beceremez hale gelmelerine neden olmaktaydı. Bu yıllarda Fransızcanın kültürel ve elit bir dil olduğu, Rusçanın ise aşağı halk kitlesinin ve köylülerin, taşralıların konuştuğu dil olarak ikinci sınıf görüldüğü gerçeğiyle yüzleşmek son derece ironiktir. İşte Tolstoy, soyluların sohbetlerinde bu Fransızca konuşmaları doğrudan aktarmakla, söz konusu ironiyi hiçbir yoruma gerek kalmadan, ayna gibi yansıtmaktadır. Bu durumun değişmeye ve Rus elitlerinin milli kimliklerine dönmeye başlamaları, ancak bir Fransız imparatorunun Rusyayı işgale girişmesiyle mümkün olacaktır. 1805 Austerlitz muharebesinde, müttefik olduğu Avusturya ile birlikte Fransız kuvvetlerine karşı beklenmedik bir yenilgi alan Rusya, bundan kısa bir süre sonra Fransa ile ilişkilerini düzelterek yeniden barış sürecine girmiştir. Ancak sonrasında dengelerin yeniden değişmesi sonucunda Rusya ile Fransa yeniden karşı karşıya gelmiş ve bu süreç Moskova'nın işgaline kadar ilerlemiştir. Başta Borodino muharebesi olmak üzere, işgal sürecinde Rus ve Fransız orduları arasında gerçekleşen çarpışmalar ile işgal sırasında yaşanan Moskova yangını, halkın şehri terk etmesi gibi tarihsel olaylar, romanda kronolojik bir kurgu ile aktarılmaktadır. Eser, baştan sona kesintisiz bir roman kurgusu şeklinde ilerlememektedir. Yazar yer yer kurguya ara verip salt tarih bilgisi sunmakta ve bazı bölümleri de tarih yazıcılığı ile ilgili kendi düşünce ve eleştirilerini detaylı anlatmaya ayırmaktadır. Tolstoy genel olarak tarihçilerin, olaylardaki neden-sonuç ilişkilerini basite indirgeyen ve olayları ardışık zincir halkaları şeklinde resmeden anlayışlarını şiddetle eleştirmektedir. Tolstoy'a göre tarihi bir olayı meydana getiren nedenler çok daha karmaşıktır ve söz konusu eyleme katılan bireylerin hepsinin bu olaydaki neden-sonuç ilişkisinde bir yeri vardır. Fransa'nın, Napolyon'un verdiği bir emir sonucunda Rusya'ya sefer düzenlediği fikri yanlıştır. Burada Napolyon'u bu emri verebilecek konuma getiren koşullar, kendisinin bu emri ne derecede kendi kararı sonucunda vermiş olduğu ve onun sahip olduğu iktidarın ne anlama geldiği gibi birçok etkeni sorgulamaya ihtiyaç vardır. Moskova, yalnızca Napolyon'un dehası sayesinde işgal edilmediği gibi, kurtuluşu da başkomutan Kutuzov'un stratejik becerisi sayesinde olmamıştır. Fransızlar, işgal ettikleri Moskova'da, çoğunlukla kendileriyle ilgili nedenler yüzünden tutunamamışlar ve sonuçta da geri çekilmek zorunda kalmışlardır. Rus ordusu ise bu süreçte üzerine düşenden daha fazla bir şey yapmamış, yalnızca sonuca ulaşmayı destekleyecek adımları atmıştır. Bunun dışında yazar, eserin "sonsöz" bölümünde, ulusları harekete geçiren etkenin ne olduğu konusunu felsefi açıdan derinlemesine irdelemekte ve " iktidar nedir?" sorusunu da kendi çıkarımlarına göre yanıtlamaya çalışmaktadır. Tolstoy'un, ana eksende, kitaba adını veren "savaş" ve "barış" kavramlarını birçok farklı açıdan ele aldığını görmekteyiz. Öncelikle, cephede cereyan eden ve büyük yıkıma neden olan muharebeler devam ettiği sırada ülkenin geri kalanında yine savaş yokmuş gibi hayatın devam edebildiğini, baloların ve eğlencelerin sürdüğünü, aşkların ve evliliklerin önceden olduğu gibi barış ortamında varlığını koruduğunu anlıyoruz. Bunun dışında, cephede çatışmanın ortasındaki erlerin ölümle burun buruna oldukları anlarda bile yaşamdan zevk alabildiklerini ve basit şeylere gülüp eğlenebildiklerini görmek, bugüne kadar zihnimizde kurmuş olduğumuz o "mantığa uygun" savaş senaryolarını alt üst ediyor. Dış dünya silah sesleriyle yankılanırken, o güne kadar en rahat ortamlarda bile bulamamış oldukları içsel huzuru tutsaklık anlarında ve ölüm tehlikesi altındayken yakalayan bireylerin gerçek özgürlük duygusuyla dolup taştıkları anlara tanıklık ediyoruz. Diğer yandan, silahlardan uzakta, evlerinin konforu içinde yaşayan insanların da kendi iç dünyalarında bir savaş verdiklerini, düşman orduların yerini bu sefer birbiriyle çatışan karşıt iç seslerin aldığını görüyoruz. Bir bakıma savaşın içinde barışı, barışın içinde de savaşı deneyimliyoruz. Eserde, Rus edebiyatının karakteristik özellikleri gözlemlenebilmektedir. Ayrıntılı ruhsal tahliller geniş yer kaplamakta, karakterlerin uyku ile uyanıklık, bilinç ile bilinç dışı arasında yaşadıkları gidip gelmeler ve hezeyanlar, Dostoyevski ve Gogol'de görmeye alışık olduğumuz türden sahnelerle işlenmektedir. Bir savaş romanı olarak bu esere özgü ve daha karakteristik şekilde inceleyecek olursak, Savaş ve Barış'ta bu tür anların çoğunlukla yaşam ve ölüm arasındaki ince çizgide yaşandığını görebiliriz. En baştaki sorumuza dönecek olursak, tarihsel kurgu ile gerçek tarihi kıyaslayabilmemiz için kendimize "gerçek nedir?" sorusunu sormamız gerekir. Savaşın gerçeklerini, yalnızca nesnelliği ön planda tutan kaynaklarda anlatıldığı gibi belgelenmiş zaman ve mekan ekseninde, yaşamış kişiler tarafından meydana getirilmiş stratejik olaylar, neden-sonuç ilişkileri ve kanıta dayalı kronolojik anlatımlar olarak tanımlayacak olursak, aslında burada kast edilen gerçekliğin yalnızca içi boş bir çerçeveden ibaret olduğunu görürüz. Tarihte yapılmış olan bir savaşın kimler arasında geçtiği, kimin kazanıp kimin kaybettiği, hangi stratejik hamlelerin yapıldığı ve iki tarafın ne kadar kayıp verdiği gibi elle tutulur somut veriler, bize savaşı yaşayan insanların içinde bulunduğu manevi gerçeklik hakkında çok az bilgi verir. Savaşı savaş, barışı da barış yapan, aslında insanların iç dünyalarında bunlara yüklenen anlamlardır. Günümüzde, yaklaşık üç bin yıl önce Hititler ile Mısırlılar arasında yapılmış olan Kadeş savaşının sebep ve sonuçlarını bir noktaya kadar biliyoruz. Bu savaşın sonucunda tarihte bilinen ilk yazılı antlaşmanın imzalanmış olduğu da, en temel tarih bilgilerimiz arasındadır. Ancak o dönemde Anadolu'nun bir köyünde yaşamış bir Hititlinin, ailesinden birini savaşa gönderdiğinde onu beklerken neler hissettiğini bilmemize artık olanak yoktur. Savaş sırasında yolda bir köyde konaklayan erlerin, ertesi gün ölebilecekleri gerçeğiyle yüz yüze, gece bir çoban ateşinin başında ısınmaya çalışırken son günlerini arkadaşlarıyla birlikte fıkralar anlatıp eğlenerek, ya da bir daha göremeyecekleri ailelerini ve geride bıraktıkları sevdiklerini düşünüp gözleri dolarak geçirdiğine dair hiçbir şey bilemeyiz. Katıldığı bu savaşta ölümün kıyısındayken yaşamın anlamını keşfeden sıradan birinin aydınlanma anları artık tamamen bilinmezler arasında kaybolup gitmiştir. Oysa ki tarihi oluşturan şey insandır. Her ne kadar bu tür subjektif öğelerin bilimsel anlamdaki tarih yazımının dışında kalması yöntemsel açıdan doğru ve gerekli görünse de, yaşamsal anlamda düşünüldüğünde, yalnızca somut olaylara indirgenmiş ve insan kavramını dışlayan bir tarih anlatımı her zaman eksik kalacaktır. Öyleyse bugün hayal gücümüzü, içsel derinliğimizi ve insan doğasına dair bildiklerimizi kullanarak bu eksik noktaları bütün canlılığıyla kendimiz kurguladığımızda bu bizi gerçeklerden uzaklaştırır mı, yoksa tam tersine, yapacağımız bu kurgu ile gerçeğe daha mı çok yaklaşırız? Bu da yine tamamen bizlerin yorumuna kalmış bir sorudur. Bu kadar uzağa gitmeyip, yakın tarihteki savaşları ele alacak olursak, bu sefer elimizde çok daha fazla kaynak bulunacağı kesindir. Mektuplar, hatıratlar, günlükler, savaş günlerinde yayınlanmış gazeteler ve daha birçok kaynağa sahibiz. Ancak bu durumda da gerçeği kurgudan ayırt etmenin zorluğu devam etmektedir. Anılar, aynı olaya tanık olan başka kişilerin anılarıyla karşılaştırılıp tutarlılıkları doğrulanmadığı sürece güçlü birer tarihi kayıt niteliği taşımaz. Mektuplarda ve anlatılarda geçen olayların birçoğu hayal ürünü olabilir. Gazeteler yalan, uydurma ve propaganda amaçlı haberler yazabilir. Güvenilir olarak nitelendirilen kaynakların bile birbiriyle çeliştiği noktaların ve bakış açısı farkından kaynaklanan yanlılık paylarının olması mümkündür. Bütün bunların haricinde, insanlar anılarında kendi iç dünyalarını yansıtan ifadelere yer verseler bile, içlerinde cereyan eden duyguları ifade etmekte her insan aynı başarıyı gösteremez. Bu noktada tarih kitapları da, gerçek kişiler ve gerçekliği bilinen olaylar çerçevesinde yazılmış da olsa, az ya da çok kurgu içermek durumundadır. Eğer tarihsel bir dönemi anlatan her eser, o ya da bu şekilde kurgu barındırıyorsa, tarihi olayları belli bir sıraya ve belli kurallara göre doğruya en yakın şekilde anlatmaya çalışan bilgilendirici bir eser mi daha gerçektir, yoksa bu tarihi olaylar karşısında insan doğasının devinimlerini, insanın manevi gerçekliğini en ince detaylara kadar nüfuz ederek gözlerimizin önüne seren kurgusal bir eser mi? Bütün bu açılardan düşünüldüğünde, Tolstoy'un "Savaş ve Barış" eserini de bir roman olmanın yanı sıra, bir tarih kitabı olarak kabul etmek çok da yanlış olmaz. Çünkü yazar, tarihte gerçekleşmiş olduğu bilinen büyük bir savaşın genel çerçevesini, ülkesinin toplumsal yapısına ve insan doğasına dair kendi gözlemlerine dayanan gerçeklerle kurgulayarak doldurmayı amaçlamaktadır. Temelde ortaya çıkan düşünce ise şu şekilde özetlenebilir: Tarihi anlamak için dünyada yaşamış insanları bilmek yetmez, insanda yaşayan dünyayı da bilmek gerekir. Gürkan Gültekin
Savaş ve Barış (2 Cilt Takım)Lev Tolstoy · İletişim Yayınları · 201725,9bin okunma
·
183 Gösterim
Yorumlar
Yorum yapabilmeniz için giriş yapmanız gerekmektedir.