Hüseyin Nihal ATSIZ. 1905 yılında İstanbul'da dünyaya gelen öğretmen, Türkolog, şair ve yazardır. Türk tarih ve edebiyatında "milliyetçilik" denilince akla gelen ilk isimlerden biri olmuştur. Döneminin fikir dünyasındaki yeri ve kavgaları gerek yaşadığı dönem gerek öldükten sonra tartışma konusu olmuştur. Bunların belki en ünlüleri Sabahattin Ali'yle olan komünizm ve sosyalizm kavgasıdır. Atatürk hakkındaki söylemleri ve cumhuriyet karşıtlığı daha az bilinen ve bence üstünde konuşulması gereken meseledir. Okuduğum incelemelerde âdeta "Kemal'im yapmaz!" deyip yazarı savunmak isteyenler de olmuş fakat okuduğum kaynaklar ne yazık ki yazdıklarımı doğruluyor.
Yazarın hayatına dair verdiğim bu kısa bilgilere ara verip bu kitabı nasıl bulduğumu anlatmak istiyorum.
Liseye başladığım dönemde (2015 yılına gidiyoruz) İnstagram'da karşılaştığım bir şiir beni kalbimden vurmuştu. Şiiri "Geri Gelen Mektup" adıyla şarkıya uyarlanmış şekilde dinlemiş olmanız mümkün. Ben de şiiri okurken müzik platformlarına koşup şarkıyı dinlemeye gitmiştim. "Geri Gelen Mektup"un, yazarın öğretmenlik yaptığı sırada karşılıksız aşka tutulup yazılan bir şiiri olduğu söylentisi de var. Kitapta otobiyografik unsurlar olduğu ve bu şiir vakasına değinen bir sahne içerdiği için bana mantıklı bir iddia gibi geldi. Takdir okurun. İşte o şiir:
"Ruhun mu ateş, yoksa o gözler mi alevden?
Bilmem, bu yanardağ ne biçim korla tutuştu?
Pervane olan kendini gizler mi alevden?
Sen istedin, ondan bu gönül zorla tutuştu...
Gün senden ışık alsa da bir renge bürünse;
Ay secde edip çehrene yerlerde sürünse;
Her şey silinip kayboluyorken nazarımdan
Yalnız o yeşil gözlerinin nuru görünse...
Ey sen ki kül ettin beni onmaz yakışınla,
Ey sen ki gönüller tutuşur her bakışınla!
Hançer gibi keskin ve çiçekler gibi ince
Çehren bana uğrunda ölüm hazzı verince
Gönlümdeki azgın devi rüzgârlara attım;
Gözlerle günah işlemenin zevkini tattım.
Gözler ki birer parçasıdır senden İlâhın,
Gözler ki senin en katı zulmün ve silâhın,
Vur şanlı silâhınla, gönül mülkü düzelsin;
Sen öldürüyorken de, vururken de güzelsin!
Bir başka füsun fışkırıyor sanki yüzünden,
Bir yüz ki yapılmış dişi kaplanla hüzünden...
Hasret sana ey yirmi yılın taze baharı,
Vaslınla da dinmez yine bağrımdaki ağrı.
Dinmez! Gönülün, tapmanın, aşkın sesidir bu!
Dinmez! Ebedi özleyişin bestesidir bu!
Hasret çekerek uğruna ölmek de kolaydı,
Görmek seni ukbâdan eğer mümkün olaydı.
Dünyayı boğup mahşere döndürse denizler,
Tek bendeki volkanları söndürse denizler!
Hâlâ yaşıyor gizlenerek ruhuma «Kaabil»,
İmkânı bulunsaydı, bütün ömre mukaabil
Sırretmeye elden seni bir perde olurdum.
Toprak gibi her çiğnediğin yerde olurdum.
Mehtaplı yüzün Tanrı'yı kıskandırıyordur.
En hisli şiirden de örülmez bu güzellik.
Yaklaşması güç, senden uzaklaşması zordur,
Kalbin işidir, gözle görülmez bu güzellik..."
Bu dizeler aklımı başımdan almaya yetmişken bir mest oluşa daha ev sahipliği yaptı aklım ve kalbim.
"Kalbin benim olsun diyorum, çünkü mukadder...
Cismin sana yetmez mi? Çabuk kalbini, sök, ver!
Yoktur öte âlemde de kurtulmaya bir yer!
Mutlak seveceksin beni, bundan kaçamazsın...
Sevda gibi bir gizli emel ruhuna sinmiş;
Bir haz ki hayalden bile üstün ve derinmiş.
Gökten gelerek gönlüne rüzgâr gibi inmiş;
Bir sır ki bu, ölsen bile asla açamazsın...
Anlatması imkânsız olan öyle bir an ki,
Hülyadaki ses varlığının gayesi sanki...
Bak emrediyor: Daldığın âlemden uyan ki
Mutlak seveceksin beni, bundan kaçamazsın..."
Bu iki şiiri, okuduğum en güzel 100 şiirin arasına eklemekte hiçbir sakınca görmüyorum. :)
Bunu bilerek söylüyorum çünkü kitabı okurken garip tepkilere maruz kaldım. Anlatayım. Kitabı okurken Nazi Almanyasında Yahudi olup Hitler'in "Kavgam" adlı kitabını okuduğum için bütün Yahudilerin beni lanetlediği hissine benzer bir hisse kapıldım. Ne alaka, diyenleriniz olacaktır. Açayım. Burada daha önce bundan söz etmemiştim, şimdi edeceğim. Dünya tarihinde insanlar çeşitli şekillerde sınıflandırılmıştır. Kimi bölgesel, kimi inançsal, kimi fiziksel farklılıklara sahip olduğu için kategorize edilmiştir. Ben de bu kategorilerde oldukça tuhaf bulduğum bir yerdeyim. Kürt'üm. Şaşırtıcı değil çünkü Türk olmak da aynı dram. "Orta Doğu"lu olmayı istemezdim ama insan seçemiyor arkadaşlar. :(
İşte ben bu kitabı okurken yakınlarım neden milliyetçiliğin kitabını yazmış birinin kitabını okuduğumu sorguladı ve kimi de linçledi. Üniversite okurken yurttaki Türk bir oda arkadaşım Selahattin DEMİRTAŞ kitabı okurken aynısına maruz kalmıştı. Taraflar farklı olsa da tepkiler aynıydı.
" — Lütfen, ateş etmeyin, ben Polonyalıyım.
— Neden o zaman lanet olası Alman paltosunu giyiyorsun?
— Üşüyorum."
Filmin ismini yazmıyorum, sinema tarihçisi bulsun. :)
Herkes herkesi sevmek zorunda değildir fakat birini eleştirmek ve sevmemek için onu tanıyor olmamız gerekmez mi?
Yunus Emre'nin çok sevdiğim sözleri ile devam etmek isterim:
"Gelin tanış olalım
İşi kolay kılalım
Sevelim sevilelim
Dünya kimseye kalmaz."
Evet, Yunus böyle söylemişti. Bana da tanışmak düştü. Buradan hareketle aldım elime bu kitabı ve Hüseyin Nihal ATSIZ'la tanışmaya karar verdim.
Türkiye'de yaşayıp veya Türkçe bilip Nihal ATSIZ ismini duymayan yoktur diye düşünüyorum. Eserler yazarların yaşamından izler taşır. Bu bakımdan yazarların hayatına dair malumata sahip olunca metinler anlam kazanır. Bu yüzden yazar hakkında lütfen araştırma yapın.
Gelelim kitabın muhtevasına...
Ben okuduğum kitaplardan ne beklediğimi bilmiyorum ama ne beklemediğimi çok iyi biliyorum. O yüzden bu kitabı okuyup okumama konusunda bir ara ikilemde kaldığımı belirtmek isterim.
Kitaba başlamadan önce yoğun bir propagandaya maruz kalacağımı (ki bu durum kitabı okumamam gerektiğini düşünen tanıdıklarımı haklı çıkaracaktı) ve okurken z kuşağı edasıyla "Tamam, en üstün ırk sensin kanka, diye hayıflanıp aslında insan olarak ne kadar zavallı olduğumuzu haykıracağımı düşünüyordum fakat yanıldım. Son cümlede değil ama. Hahahah. Düşman topraklarında çiçekle karşılandım. Metafor canım. Hahaha. Tamam, ciddi olalım. KİTABA BAYILDIM. Kitabı okurken Friends izlediğim ve Chandler'a bayıldığımı belirtmek zorundayım. Nedenini diziyi izleyenler ve bu incelemeyi okumayı sürdürenler anlamıştır. Evet, şimdi devam edelim. Dünyanın en saçma ve en komik incelemesi için bir deneme gibi düşünün bunu. Azıcık da ciddiye alın ama. Hahaha. Ciddi başladım ciddi bitireceğim canım, arada gülelim istedim. :) Bu kadar şamata bize yeter.
Yukarıda yazdıklarımdan da anlaşılacağı üzere Ruh Adam yazarın okuduğum ilk kitabı, yani tanışma kitabım. Eser gerçekle hayalin iç içe geçtiği birtakım olay örgüsünden oluşur. Kitaba ismini veren "Ruh Adam" yani "Selim PUSAT" ordudan atılmış bir askerdir.
Selim PUSAT mı diyeyim yoksa sen mi gerçek ismini açıklamak istersin Hüseyin Nihal ATSIZ?
Evet, doğru duydunuz. Kitabı okurken bir yandan da Hüseyin Nihal ATSIZ'a dair okumalarımı sürdürdüm. Profesör Doktor Nurullah ÇETİN'in editörlüğünde yayımlanan "Cumhuriyet Dönemi Türk Edebiyatı" adlı kitapta Hüseyin Nihal ATSIZ'ın müstear adlarından birinin "Selim PUSAT" olduğunu görünce gülümsedim. Bir dedektifin bir ipucuna rastlaması gibi bir mutluluktu bu. Edebiyat ajanlığı bu, ciddi bir iştir, hafife almayınız.
Selim PUSAT'ın ordudan atılması, bir okulda görev yapmakta olan edebiyat öğretmeni eşi Ayşe PUSAT'ı da etkiler. Görevden alınıp bir süre sonra tekrar işine döner Ayşe PUSAT. Eşi Selim PUSAT cumhuriyet karşıtlığıyla ve kralcı olmakla suçlandığı için ordudan atılmıştır. Yukarıda "Selim PUSAT"ın takma ad olarak Hüseyin Nihal ATSIZ tarafından kullanıldığı ifade etmiştim. Bir diğer otobiyografik unsur olan ve bu durumla örtüşen nokta Hüseyin Nihal ATSIZ'ın da cumhuriyet karşıtı oluşudur. Yani kitaptaki Selim PUSAT da tıpkı Hüseyin Nihal ATSIZ gibi düşünmektedir (Sabahattin Ali ve Atatürk ile ilgili yaşanan krizleri kapsamlı olarak araştırmanızı rica ediyorum).
Ayşe PUSAT, edebiyat öğretmenidir. Hüseyin Nihal ATSIZ da bir dönem Türkçe ve edebiyat öğretmenliği yapmıştır. Ben de Türk Dili ve Edebiyatı bölümünden mezun olduğum için bu iki durum beni oldukça mutlu etti. Selim PUSAT askerliğin yanında şair yönü olan biridir. Hüseyin Nihal ATSIZ da şairdir. Kitaptaki Ayşe ve Selim birleşip gözüme Hüseyin Nihal ATSIZ olarak görünüyor.
Otobiyografik unsurları keşfedip not alırken oldukça keyif aldım. Durun, daha bitmedi. :)
Selim PUSAT bana edebiyat dünyasından kurgusal karakterleri anımsattı. Biri Dostoyevski'nin ünlü romanı "Suç ve Ceza"dan Raskolnikov, diğeri Oğuz ATAY'ın "Tutunamayanlar" adlı romanından "Selim IŞIK". Selim'le isim benzerliği de var. :)
"Tutunamayanlar"da yer alan hayalî karakter Olric gibi Selim PUSAT'ın da hayalî bir tanıdığı var. İsmi "Yek". "Tutunamayanlar"daki Olric Turgut ÖZBEN'e yarenlik ediyordu, bu kitaptaki Yek ise Selim PUSAT'ı âdeta çileden çıkarıyor. İşlevleri farklı olsa da hayalî karakterler olmaları bakımından bir benzerlik kabul ediyorum ve bu hoşuma gidiyor. "Tutunamayanlar" da zekice kurgulanmış bir eser, tıpkı "Ruh Adam" gibi. Olric nasıl orada eserin akışını bozmuyorsa Yek de bu kitabın akışını bozmaz. Aksine kitabı okutan güçlü bir unsur olarak nitelendiriyorum Yek'i.
Mahrekimden ayrılmayayım...
Selim PUSAT eşinin okuduğu bir Uygur masalıyla alay eder. Alay ettiği başına gelir. Kendisinden 25 yaş küçük bir kıza âşık olur ve yargılanır. Bu yargılama insan mahkemelerinde olmaz. Selim PUSAT Tanrı karşısına çıkar. Kitaptaki gerçeküstü ögelerin en yoğun olduğu bölüm bunlardır ve itiraf etmeliyim ki okurken en çok eğlendiğim kısım buralar oldu.
Yargılama sahnesi ironikti. Çok güldüm. Tanrı, peygamberler ve Türk hükümdarlarını bir yerde toplamak herkesin harcı değildir. :) Bu kısımları okurken benim gibi kahkahalar atacağınızı düşünüyorum. Gerçekten zekice kurgulanmış bir yapıt. Yapılan eleştiriler ve hesaplaşmalar ayrı bir boyut. Âdeta Ömer Hayyam olarak Tanrı'ya çıkışan bir Selim PUSAT var. İslamın son peygamberi olduğu söylenen Muhammed için söyledikleri ise cesurcaydı. Müslümanların büyük bir kısmı kitap okumadığı için (buna kutsal kitaplar dahil) bu kitaptakileri ve Hüseyin Nihal ATSIZ'ın Selim PUSAT'a söylettiklerini gündeme getirip pek eleştirmemişler. Şaşırmadım. Bu saatten sonra adamın gözünü de çıkaramazlar, bu dünyadan ayrıldı zaten (bk. Şeytan Ayetleri kitabının yazarına ne oldu).
Selim PUSAT'a dönelim. Kendisinden 25 yaş küçük "Güntülü", eşinin öğrencisidir. Okul biterken aşkını mektup yoluyla gönderdiği şiirle itiraf eder fakat kız mektubu geri gönderir. "Geri Gelen Mektup" şiirinin hikâyesi de tam olarak böyle anlatılır. Bir başka otobiyografik unsur daha. Güntülü, "Geri Gelen Mektup"a konu olan edebiyat öğretmeni mi diye düşünmüyor değilim.
Ah Güntülü. Ne güzel tasvir edilmiş bir kadın. Nasıl da imrendim sana. Ok atılmayan biri olmak nasıldır, kim bilir? Kitabı okuyanlar hazin bir gülümseme eşliğinde bu yazdığımı anlayacaktır.
Bu aşk hikâyesinin yanında kitapta aşkın şehvet olduğu birkaç yerde özellikle vurgulanıyor. Şehvete bulunan kılıf olarak görülüyor aşk. Selim PUSAT gibi Hüseyin Nihal ATSIZ da evliliklerinde sorunlar yaşamıştır. Hüseyin Nihal ATSIZ'a göre insanın gerçek değeri sahip olduğu ideal ve ülkü ile eşdeğerdir. Bunun dışındaki hayat boştur. Selim PUSAT'a göre de askerlik dışında her şey boştur. Bunları söyledikten sonra onu "bir gözleri ahuya zebun etti felek". Oh olsun. :)
Otobiyografik unsurlar konusunda aklıma gelen son hususlar da şunlar:
İstikrarsız bir iş ve öğrenim hayatına sahip olan Hüseyin Nihal ATSIZ gibi kitaptaki Selim PUSAT da işi ve eşi konusunda oldukça çalkantılı süreçlerden geçmiştir.
Askeri tıbbiye otobiyografik unsurlardan biridir. Hüseyin Nihal ATSIZ da askeri tıp alanında eğitim almıştır.
Düşünceleri özellikle gençler üzerinde etkili olmuş isimdir Nihal ATSIZ. Kitapta Selim PUSAT'ın edebiyat öğretmeni eşi Ayşe PUSAT da gençler üzerinde etkili bir isim olarak karşımıza çıkmaktadır.
Hüseyin Nihal ATSIZ, Türk Tarih Kurumunun hazırladığı tarih kitaplarını ağır bir şekilde eleştirmiştir. Irkçılık Turancılık suçlamasıyla yargılanmıştır. Bu tutuklamalardan sonra kendisine bir süre görev verilmemiştir. Selim PUSAT'a benzeyen yönlerden bazıları da bunlardır. Selim de eşi Ayşe ile sohbet ederken tarihin taraflı yazılması konusunda eleştirilerde bulunur. Kralcı olduğu için görevden alınır ve tasnif işiyle ilgilenir. Hüseyin Nihal ATSIZ da ömrünün sonlarını bu şekilde geçirmiştir.
Hüseyin Nihal ATSIZ, Süleymaniye Kitaplığında bir süre çalıştıktan sonra emekliye ayrılmıştır. "Ruh Adam"ın devamı olacak dediği "Yalnız Adam" isimli romanının fikrî hazırlığı içindeyken kalp krizi nedeniyle İstanbul’da vefat etmiştir (bu paragraftaki yorum ve bilgileri Türk Edebiyatı İsimler Sözlüğü'nden edindim).
"Ruh Adam" yazarının da ifade ettiği gibi yaşanmış bir hayat hikâyesinin romanlaştırılmış hâlidir. "Ruh Adam"daki bazı karakterlerin gerçek hayatta kim olduklarına dair çeşitli görüşler ileri sürülmüştür. Selim PUSAT'ın Hüseyin Nihal ATSIZ, Ayşe PUSAT'ın ikinci eşi ve iki oğlunun annesi Bedriye ATSIZ, Tosun'un yazarın iki oğlundan biri olduğu sürekli dillendirmiştir (Küçükalcan 2015: 431). Gerçekten de "Ruh Adam"daki Selim PUSAT, bir anlamda Hüseyin Nihal ATSIZ'ın karakter ve mizacını yansıtan bir roman kahramanıdır (bu paragraftaki yorum ve bilgileri Türk Edebiyatı İsimler Sözlüğü'nden edindim).
Yazarın bu romanı 67 yaşındayken yazdığını kitabın son sayfasına attığı tarihten anlıyoruz. 67 yıllık edebiyat, tarih ve kişisel yaşamı ona bu etkileyici eseri yaratma imkânı vermiş. 67 yıllık birikimin birkaç sayfaya sığması ve birkaç saatte okunması ne hazin.
Gelelim yayınevi konusuna... Ötüken Neşriyat bana göre tam bir kaos dünyası. Editörlerini mağdur etmekle ünlenmiş Ötüken Neşriyat bu kitapta da tam bir fiyasko sunmuş. Kitaptaki yazım yanlışları beni benden aldı. Yayınevi muhtemelen kendini savunmak için "Hüseyin Nihal ATSIZ'ın metnine sadık kaldık." diyecektir fakat bir harfin üç kere yazılması bence yazarın hatası değildir. Ayrıca yazarın metnine sadık kalmak kolaya kaçmak değil de nedir? Bugün metinlerin sadeleştirilmiş hâli bile sadeleştiriliyor. Pintilikten başka bir şey olmadığını düşünüyorum (bk. Ötüken Neşriyat çevirmen ve editör skandalı). Yayınevinin hakkını teslim edeceğim tek nokta kitabın sonunda mini bir sözlüğe yer vermesi.
Kurmaca bir eser olsa da tarihi gerçekliklere ve tarihi şahsiyetlere yer vermesi bakımından didaktik sayılabilecek bir eser olduğu kanaatindeyim. Türk inançları ve Türk kültürüne dair unsurlar barındırması beni meraka ve makalelere sürükledi. Çok şey araştırdım, çok şey öğrendim. Zekice kurgulanmış bir eser olduğu aşikâr. Bir Uygur masalıyla başlayıp bir Uygur masalıyla bitirilen bu roman her bölüm sonunda bana hadi canım dedirterek mest etti.
Gerçeküstü ögelerle harmanlanan bu yapıt okuma zevki sundu bana. Hafızamı kaybedip tekrar okumak isteyecek kadar güzeldi. Okunmasını tavsiye ederim. Yazardan okuduğum ilk kitap ama son olmayacak.
İncelememi bitirirken (inceleme deyince hep akademik şeyler yazmam gerektiğini hissediyorum ama bu daha çok bir arkadaşımla sohbet ediyorum gibi oldu) Hüseyin Nihal ATSIZ'ın soyadı hikâyesine değinmek istiyorum. Dede Korkut'u okuyanlar Türk kültüründe doğan çocukların bir kahramanlık gösterdikten sonra isim aldığını bilir. Bilmeyenler de şimdi öğrenmiş oldu (ama siz yine de Dede Korkut'u okuyun). Hüseyin Nihal ATSIZ da soyadı konusunda bir kahramanlık sergilemediği için âdeta suçluluk duygusuyla ADSIZ soyadını seçiyor fakat sonra bunu ATSIZ şeklinde kullanıyor. Bu olay Aziz NESİN'in soyadı hikâyesini aklıma getiriyor. Onu da merak edenler araştırsın artık canım (araştırın bence, pişman olmazsınız).
Yazımı yukarıda yer verdiğim gibi Yunus Emre'nin dizeleriyle bitirmek istiyorum:
"Gelin tanış olalım
İşi kolay kılalım
Sevelim sevilelim
Dünya kimseye kalmaz."