Puan vermedi·95 syf.····Okunma: 30 Ocak 2025 01:05 Kaç kere ölür bir insan?
Memleketini terk etmek zorunda kalınca mesela ölür mü ruh?
Sevdiklerinden ayrılınca?
Kaç kere kırılır bir ömür?
Umutları, hayalleri, yaşam sevinci kalmayınca ölmeli mi insan?
Ölümü tanımlamak için illa ölmek mi gereklidir?
Ölüm herkesin penceresinde başka bir manzaraya açılıyorsa eğer, tek bir ölümün varlığından bahsedebilir miyiz?
Her şeyi anlamlandırabilir de insan ‘ölüm’e gelince ahraz olur, lal kalır.
Dürüst, dost canlısı, insan ve hayvan sevgisi ile dolu, güzelliğe hayran, zeki ve nükteci bir ruh için yaşanılabilir bir dünyada mı yaşıyoruz?
Sadık Hidayet zihnimde bu soruları canlandırıyor.
Sadece tek bir kitabından değil elbette ama hayat hikayesi de bu sorulara cevap olmak yerine iyice derinleştiriyor.
Dünya hassas kalpliler için bir cehennem gerçeği çevresinde hayatı cehennem olan bir insanın ömrü.
Bu cehennemi yaşatan, kaleminden kağıda akıtan, günün sonunda tam da anlattığı şekilde, hayata anlam bulamayıp hayatı da terk eden bir ruh.
‘’Yaralar vardır hayatta, ruhu cüzam gibi yavaş yavaş ve yalnızlıkta yiyen, kemiren yaralar.’’
Sadece bu cümleyi kurmak için bile ne kadar yara alması gereklidir bir insanın? Muhtemelen bu yaraları hala kanıyordur.
Sadık Hidayet, 1903 yılında Tahran’da varlıklı bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmiş ve eğitimini yurtdışında tamamlamış bir yazar.
İran’da kitaplarının satışı hala yasak olmasına rağmen Modern İran edebiyatının en önemli ismi olarak kabul ediliyor. Yazılarında Doğu’nun etkileri görülmekle birlikte Batı edebiyatına daha yakın olduğu rahatlıkla söylenebilir.
Hatta eserlerinde Kafka karamsarlığını görmek mümkündür ancak bana göre Sadık Hidayet Kafka’dan çok daha umutsuz bir karamsardır.
Kafka’nın umutsuzluğu daha çok düşüncede birleşirken bence Hidayet’in karamsarlığı tam da Orta Doğuvari bir duygusal hezeyandır.
Hayata dair en son umudu belki de 2.Dünya Savaşı’nın patlak vermesinin ardından İran’a giren müttefik birlikler ve takiben politik olaylar yazarda yeni başlayan siyasi hareketin İran üzerinde olumlu etkisi olacağı inancı olabilir.
Ancak savaş sonrası olaylar umduğu gibi gitmeyince bu iyimserliğini tümüyle yitirir ve Paris’e taşınır.
9 Nisan 1951 günü havagazlı dairesinde, tüm delikleri kapatarak gazı açtı ve sonsuz bir uykuya daldı Sadık Hidayet. Arkadaşı onu bulduğunda takım elbisesini giymiş, tıraş olmuş ve cenaze masrafları için gereken parayı cebinde hazır etmişti. Burdan yola çıkarak romana bakacak olursak:
Kör Baykuş romanı aslında bir nevi ölüm provasıdır.
''İnsan öldüğünde kan damarlarında dolaşmayı keser, yirmi dört saat içerisinde vücudun bazı bölgeleri çürüyüp yok olmaya başlar ama bir süre saçlar ve tırnaklar uzamayı sürdürür. Acaba hislerle düşünceler kalbin durmasıyla duruyor mu yoksa kılcal damarlarda kan durduğu sürece belirsiz bir yaşam sürdürüyor mu? Ölüm düşüncesi hakkında duyulan hisler bile korkutucudur. Bu açıdan ölü olduğunu hissetmek en korkunç, en dayanılmaz şey olmalı.''
Tam bir Orta Doğu romanı Kör Baykuş; karamsar, ölüm dolu, insanın değersiz olduğu, kadının bir ‘şey’ olarak görüldüğü, baykuşlarla, yaşlılarla dolu bir hapishane gibi mezar gibi bir roman. Yani Orta Doğu’da herhangi bir sabah gibi.
Sürekli olarak aynı şeyleri tekrar tekrar anlatıp duruyor yazar, aynı paragrafı bazen birkaç kere yazmış. Ben bunu tamamen yazarın yaşadığı buhran anlarına veriyorum. O kadar sıkışmış bir halde ki bağırabilse bağıramaz, kaçabilse kaçamaz, sadece bir panik halinde söylenip durabilir.
Romanda her ne kadar büyük bir sinmişlik olsa da kahramanın müthiş bir paniği var. Takıntılar ve sanrılar arasında gerçeği bulmaya çalışırken yaralı bir hayvan gibi sürekli koşuşturup duruyor ruhu.
Roman gerçeklikten daha ziyade aldığı alkol ve uyuşturucu maddeler sebebiyle hem hayalde hem de gerçekte yaşayan bir karakterin sayıklamaları ile başlayıp öyle devam ediyor.
Neyin gerçek neyin hayal olduğunu roman sonuna kadar anlayamıyorsunuz.
Kahramanın evine oldukça yaşlı amcasının misafirliğe gelmesi ve misafirine şarap ikram etmek üzere mutfağa gittiğinde duvarında fark ettiği bir delikten gördüğü yaşlı adam ve olağanüstü güzellikteki kızla başlıyor diyebiliriz. Servi ağacının dibinde bağdaş kurmuş yaşlı bir adam, omuzlarında bir aba, başına dolanmış şal ve yüzünde hayret ifadesiyle dudaklarına götürmüş olduğu sol elinin işaret parmağı detaylı olarak anlatılıyor.
Karşısında çekik gözlü, ağzı yarı açık, elmacık kemikleri çıkık, siyah elbisesiyle, adama gündüzsefası uzatan bir kız var ve aralarından dere akıyor. Bu gördüğü manzaradan sonra hikayenin kahramanı sürekli kızı düşünüyor ve onu arıyor. Bir gece yürüyüşten döndüğünde kızı kapıda bekler halde buluyor. Ona ikram edecek bir şeyler ararken şarap şişesi aklına geliyor. Şarabı getirdiğinde kızın uyuduğunu düşünüp ağzına bir yudum damlattığında aslında ölmüş olduğunu fark ediyor. Buz gibi ölüm soğukluğunu vücudunun sıcağıyla yok saymak istiyor ancak işe yaramadığını çok geçmeden fark ediyor. Böylelikle kızın ruhunu kendisine teslim ettiğine inanıyor ve kızı parçalara ayırıp bir bavula koyarak gömmek için yola çıkıyor. Ancak şunu görüyoruz ki romandaki bütün yaşlı adamlar: arabacı, amca, babası, satıcı ve dilenci hep aynı erkek.
Kadınlara gelince kadınların romanda bir varlığı yok. Sürekli hakaretlerle anılıyor. Bir insandan daha ziyade ‘Şey’ olarak nitelendiriliyor. Hayatında belli ki kadın güzelliğine dair oldukça hastalıklı sanrıları var. Kadınların güzelliğinin ulaşılamaz ulaşılınca da yok olan bir sihir imajına sahip olduğunu düşünüyor. Sürekli aldatılan, kandırılan ve yüzüstü bırakılan karakter anne yerine koyduğu başka kadınlara sarılıyor. Ancak onlara karşı da müthiş nankör. Annesi yok ona dadısı bakıyor. Dadıyı anne rolüne koyup müthiş bir Oedipus kompleksi yaşıyor.
Burada olayların kadınlardan bağımsız sadece onun hastalıklı zihninde canlanan sayıklamalar olduğunu görüyoruz.
*ldürdüğü gizemli kızı gömdükten sonra, mezarcının topraktan kazarak çıkardığı testi, kitabın sonunda yaşlı adamın kolunun altında tuttuğu testi ve bu testilerin üzerindeki resim; kahramanın kalemdanların üzerine çizdiği resim ile aynıdır.
Ağacın altında oturan yaşlı adam ve ona geçici güzellikteki gündüzsefasını uzatan kız… Topraktan çıkan testiyi ilk gördüğünde kahraman, geçmiş zamanda onunla aynı acıları çekmiş, aynı sıkıntıları yaşamış, aynı düşünceleri taşımış birinin olabileceğini düşünüp bir nebze olsun rahatlamıştır.
Divan edebiyatının Fars edebiyatından ne kadar beslendiğini bilirseniz o şarabın, servinin, çekik gözlü kızın, baykuşun varlığı anlam kazanıyor. Kitap baştan sona bir semboller sözlüğü.
Örneğin:
Dünyâ: Bir cîfe (leş), bir yüzüne bakılmaz iğrençlikte kocakarıdır. Dünyâ malı toplamanın sonu yoktur. Dünya bir konak’tır. Bu konak yerinden hareket eden develerin çıngırakları, o konak yerinde oturanlara (yaşayan insanlara) yolculuk sırasının kendilerine de geleceğini hatırlatmaktadır.
Karakterin sürekli olarak ölümlülüğünü hatırlaması.
Bezm-i Elest (Bezm-i Ezel): Kur’ân 7. Sûrede, 171. Âyette geçen “Ben sizin Rabb’iniz değil miyim?” şeklindeki ilâhî soruya ruhların “Belâ: Evet” cevâbını vermelerine işâret eden bir ibâredir. Dünyâ imtihânının başladığı andır. Karakter sürekli başına gelen felakterlerle sınanır.
Kenz (Hazîne, gömü): Âşığın gönlüdür. Bu gönül vîrândır; ama zâten hazîneler, vîrân yerlerde gömülü bulunur.
Sevgili: Hükümdâr, sultân, büt (put), zâlim v.b. sıfatlarla anılır.
Âşık: Kul, köle, hasta, ölü, v.b benzetilenleriyle görülür.
Rakîb: Şeytân, köpek, domuz, kâfir, ham meyve v.b benzetilenleriyle karşılanır. Romanda rakibi aşığını çalan eskici yaşlı adam olarak görüyoruz.
Güzellik: Mısır, Türkistan, Rûm, ay, güneş, v.b benzetilenleri çerçevesinde yer alır. Bu güzel kızların çekik gözlü Türkistan güzeli olduğunu söyleyebiliriz.
Aşk: Onulmaz bir hastalıktır. Tamamen cefâ ve eziyetten ibârettir. Âşık, aşkından, hiçbir hâl ve şart içinde vazgeçemez. Kahraman sürekli olarak aşkından yataklara düşer.
Gökler: İslâmî inanç çerçevesinde gökler, 9 kattır. Kur’ân-ı Kerîm’de, gökteki gezegenlerin, “Allâh’ın emrettiği yolda” (yani özel yörüngelerinde) “suda yüzer gibi dönüp durdukları” söylendiği halde, Dîvân şâ’irleri, Batlamyüs teorisini gerçek var sayarak dünyâyı sâbit, gökleri iç içe geçmiş çanaklar gibi üst üste binmiş ve yıldızları da sâbit düşünmüşler; dünyânın değil, göklerin döndüğüne inanır görünmüşlerdir. Şiirlerde bu durum, hep tekrarlana gelmiştir. Kahramanın yıldızlarla konuşması buna bir göndermedir.
Elbette yazar Fars edebiyatında tam karşılığı olacak şekilde bunları kullanmamıştır ancak Fars edebiyatından semboller açısından beslendiği de bir gerçektir.
Kitap bir sona bağlanmıyor.
Bağlandığı tek yer kendi içinde dönüp duran sarmal sayıklamalar.