Kör Baykuş

8,5/10  (662 Oy) · 
1.574 okunma  · 
544 beğeni  · 
10.523 gösterim
Modern İran edebiyatının kurucularından Sadık Hidayet'in 1936'da Bombay'da yayımladığı başyapıtı, kendi deyişiyle "özenle hesaplanmış, net, bilinçli etkilerle dolu" ve "her sayfası bir partisyon gibi düzenlenmiş" Kör Baykuş (Buf-i Kur) , öteki yapıtları gibi, pek çok dile çevrildi, sadece Fransa'da (Andre Rousseaux: "Bu roman bence ülkemizin edebiyat tarihinde özel bir etki bırakmıştır") değil pek çok ülkede pek çok yazarı etkiledi.
  • Baskı Tarihi:
    2012
  • Sayfa Sayısı:
    95
  • ISBN:
    9789750803024
  • Orijinal Adı:
    Buf-i Kur
  • Çeviri:
    Behçet Necatigil
  • Yayınevi:
    Yapı Kredi Yayınları
  • Kitabın Türü:
İbrahim (Sisifos) 
 19 Haz 2017 · Kitabı okudu · 1 günde · Beğendi · Puan vermedi

Bir saattir kitap seçmeye çalışıyorum. Elime bir kitap alıyorum, okumaya niyetleniyorum geriye bırakıyorum. Anlatı okuyacağım diyorum, bir anlatı seçip okumak için gidiyorum, başlayamıyorum. Hikaye okuyayım diyorum, onu da bırakıyorum. Kitap seçme problemim her zaman vardı ama bu defa farklı bir şey de var bunun yanında. İçimde bir sıkıntı var. Hiçbir şey yapmak istemiyorum. Bu sıkıntı bu sabahtır hatta ne sabahı dün gecedir var. Aklım Sadık Hidayet’in Kör Baykuş’un da. Bu onun sıkıntısı. Daha önceden bir çok kitap da olmuştu oradan tanıyorum, üzerine yeni kitaplar okuyamıyordum. Huzursuzluğun Kitabında da olmuştu aynı durum. Yalnız onda içim daralmıyordu. Göğsüm sıkışmıyordu.

Dün geceyi hatırlıyorum, aklım kitabı okurken ki düşüncelerimde. Baştan normal bir roman, hikaye gibi başlamıştı. İlk başları da çok güzeldi, sitemler, aforizmalar. Sonra işler karıştı. Neredeydi bu Sadık Hidayet ne yapıyordu. Amcası mı gelmişti, gitmiş miydi? Kalendere o zihninden atamadığı resmimi çiziyordu yoksa Afyon mu çekiyordu. Ya da hiçbirisiydi. Masanın başına oturmuş vasiyetnamesini mi yazıyordu. O da mı değildi yoksa bir düş mü görüyordu. Birisi mi ölüyordu. Birilerini mi öldürmek istiyordu, öldürüyordu, polisler mi geliyordu. Güzel gözlü bir kadın vardı adeta hayat ışığı, onu niye öldürdük bu yaşlı adam da nerden çıktı, ya ya diye konuşan. Bunlar neyin simgesi bu imgelemleri zihni nasıl yarattı. Yoksa vasiyetnameyi yazarken anlattığı anılardan mı geliyorlardı. O kahpe kadını öldürdük mü yoksa kabustan mı uyandık. Her şey çok karışıktı. Aynı geceler boyu gördüğüm kabuslar gibi. İç içe iç içe bir sürü karışık görüntüler. Acı gerçek acı. Sarsılarak uyandığın kabuslardaki acılar elbette ki gerçekten daha gerçektir. Kan ter içinde uyanıp geriye uyuyamazsın. Hatta o kadar gerçektir ki uyandığında 5 dakika kendine gelemez, şok etkisinden çıkamazsın. Boş boş etrafına bakarsın. Bu adam bunu mu anlatmıştı, anlattığı buysa nasıl anlatmıştı. Yoksa Afyon çekerken gerçekle düşü mü karıştırmıştı. Gerçekten kemik saplı bıçakla birilerini öldürüp düşteyim mi sanmıştı.

Sen ne biçim yazarsın bana bunları niye yapıyorsun? Böyle kitap mı yazılır. Acı bu kadar mı gerçek anlatılır. Okuyucunun içine böyle mi işlenir. Yazarsam geçer diye yazıyorum ama geçmiyor. İçimdeki sıkıntıyı atmak istiyorum ama yüreğime oturdu çıkmıyor. Belki de o raftaki zehirli şarabı ben içmeliyim yoksa o da mı rüyaydı. Hangisi gerçekti hangisi rüyaydı. Yoksa gerçek olmayan bu hikayeyi okuyan ve bunları yazan ben miyim? Ya da hiçbirimiz gerçek değil birer zihin ürünü müyüz?

Herkese kabussuz geceler dilerim..

Meltem Tekeli 
 05 Şub 23:57 · Kitabı okudu · 2 günde · Puan vermedi

Hasan Ali Toptaş’tan Gölgesizler ‘ i okuduktan sonra bir inceleme yazamayacağımı düşünmüştüm. Öyle kaybolmuştum ki nasıl dönüp gelip kendime yerleşeceğimi bir türlü bulamamıştım. Sonra kendimi buluşumun hikayesini yazmıştım. Şimdi ise öyle boğuluyorum ki karanlıkta, nasıl çıkacağım aydınlığa? Bilemiyorum.. Bu defa yazıyorsam da sırf kendimi kendi gölgeme anlatabilmek için yazıyorum. Camı açıp çığlık çığlığa bağırsam mı, ışığı kapatıp soluksuz ağlasam mı kararsız kaldım çünkü. Bu sebeple yazıyorum. Siz duyuyor musunuz bağır/ama/dıklarımı?

Peki ya anlatıcının bağırdıklarını? Duydunuz mu hiç? Duyulabilir mi dersiniz? Kaç tanesini duyabileceğiz peki? Bir insan, başka bir insanın acılarının ne kadarını duyabilir içinde? Hiç mi? Hiç… O bağırsa bile biz sağırız; kendimizden başka herkese. Hiç kimse bu kadar acı çekmemeli yeryüzünde diyorum. Sonra diyorum ki kaçını gördün ki Meltem? Kaç tanesini duydun? Duyduklarının, gördüklerinin kaç tanesini hatırlıyorsun peki? Ağlamak istiyorum; bugüne kadar bunca acı çekmiş bütün ruhlar için dünyayı sele boğacak kadar çok ağlamak istiyorum. Ya da gülmek; omuzlarımı titrete titrete, tiz çığlıkları andıran bir sesle gülmek…

Öyle alt üst oldum ki, kelimeler bunu ne kadar karşılayabilir, bilemiyorum. Sanki başsız bir gölge gibiyim. Ya da biri dokununca düşüp yuvarlanıverecek kafamı taşıyorum şimdilik; fakat donmuş kalmışım. Öyle bir ölüm… Sahi ölüm demişken; insan ölürken neler düşünür acaba? Ya da öldükten sonra neler hisseder? Ölüm gibiydi der dururuz ama bilemeyiz ki hiç, ölüm ne menem bir şeydir. Huzur mu getirir acaba sahiden? Ah, ne yaptın bana böyle? Bunca keyifli bir zamanımda okuduğum şu satırlar bunca kasveti nasıl getirip soktu ruhuma? Ruhum; hep mi bu anı bekliyordu dalabilmek için bunca karanlığa?

Anlatmalıyım. Daha çok anlatmalıyım… Ah Zeze, şimdi seninle sekiz yüz elli iki bin kilometre hiç durmadan konuşabilirdim, biliyor musun, benzini düşünmeden.

Okumalıyım. Daha çok okumalıyım… Daha çok hayat öğrenmeliyim. Her defasında paramparça olacağını bildiğim halde ruhumun, bir umut yapıştırabilirim ruhumu diye, başka kitaplara sarılmalıyım. Ama önce bir kendimi okumalıyım elbette. Kim bilir, yarın olmaz belki. Kendimi tanımalıyım; bu gece.

sezen 
 16 May 2016 · Kitabı okudu · Beğendi · 10/10 puan

"Derdin öyle derin ki, gözlerinin ta derinlerinde. Ağlayınca gözyaşın gözlerinin derinlerinden geliyor, yoksa akmazdı gözyaşların!.."

#Sadık Hidayet'in derdi o kadar derin ki, okurken bunu yazmak için yazmış olmadığını sarsılarak anlıyorsunuz. Kurgu ya da süsleme olmaksızın anlatılan hezeyanlar ve eserin kasvetli havası etkiliyor. Bu eseri sitedeki pek çok arkadaş mükemmel bir biçimde incelemiş zaten. Kendisi için "Doğu'nun Kafka'sı" deniliyormuş, doğru olabilir ancak ben okurken Avusturyalı şair Rainer Maria Rilke ile daha çok benzerlik buldum. "Malte Laurids Brigge'nin Notlarına" da bakabilirsiniz. Eğer bu eseri sevdiyseniz, onu da beğeneceğinizi düşünüyorum. Özellikle Tanrı hakkındaki görüşleri. Rilke gibi Sadık Hidayet de, tam bir inkar içinde değil, ikisi de sitemkar ve terkedilmiş gibi hissediyor. Tanrı o kadar Yüksekte ki, ona ulaşmak mümkün olmuyor...

#Bunun dışında Zweig'ın "Amok Koşucusu" Kitabındaki gibi saplantılı bir ilgi söz konusu. Sadık Hidayet hınç ve şehvet, bağışlanma ve aşk arasında gidip geliyor devamlı. Karşı tarafın hain ilgisizliği hepten baştan çıkarıcı hatta yıkıma götüren bir unsur olarak görülüyor. Ama bu nefret-aşk, onun ruhundaki kasvetli halin yalnızca bir kısmı.

#Bahsettiğimiz yazarlar, dünya savaşlarının ortasında yaşamışlar. Her ne kadar bireyciliğe sığınmış gibi görünseler de, naif insanlar için bunun vahşeti eserlerindeki bu boğucu atmosferle kendisini gösteriyor.

#Yazar eseri okurlara değil de, gölgesine yazmış gibi. Gölge ve Gündüzsefası çiçeği sık kullanılan bir motif olmuş.

#Arkadaşı Bozorg Alevi'nin eserin sonunda yazmış olduğu biyografi eseri daha da anlamlandırmamızı sağlıyor.

#Eserde neden-sonuç ilişkisi arayanlara sıkıcı gelebilir. Ama Hidayet'in yaşamış olduklarının bir sonucudur bu eser. Yaklaşık 90 sayfadır ama yoğundur.

#Ömer Hayyam'dan çokça etkilendiğini biliyoruz, sürekli Hayyam rubailerine rastlarız bu yüzden.

#Okuduktan Sonra bir zamanlar yeryüzünün gelini diye bilinen ve Moğol istilasıyla yıkılan "Rey" kentini ve Hayyam'ın da yaşamış olduğu "Nişabur"u merak ettim.

Sadık Hidayet'in diğer kitaplarını da merak ettim. Ancak Kafka, Rilke, Oğuz Atay, Plath gibi yazarları okuduktan sonra insanın ruh hali karamsarlığa ve ölüme bir adım daha yaklaşıyor gibi oluyor. Hidayet de böyle. Dün eseri okurken hava da o kadar bunaltıcıydı ki, eser iki kat daha fazla etki etti.

#Son olarak çeviriyi yapan Behçet Necatigil'e sevgilerimi saygılarımı sunuyorum. Yine de bu güzel eseri orijinal dilinden okumak nasıl olurdu diye düşünmeden edemiyorum. Hepinize keyifli okumalar dilerim...

MÜNZEVΠ
21 Oca 23:02 · Kitabı okudu · 2 günde · Beğendi · 9/10 puan

Ruhunu kitapların içine gömmüş;iskelet sistemi tarafından bedeni ayakta tutulan;nefes alarak toprağın üstünde yaşayan tekmil ölülere...

Not:Bu kitabı,intihara meyilli olan insanların ulaşamayacığı bir yere bırakınız. Ve okumalarına da müsaade etmeyin.

Sadık Hidayet bu kitabında kendini anlatıyor. Kendini,yani,ölümü...Ölümün nasıl bir şey olduğunu,bu dünyada çareyi neden sadece ölüm(intihar) ile bulduğunu...

Sadık Hidayet mi Oğuz Atay'ı okuyup bu kitabı yazdı yoksa Oğuz Atay mı bu kitabı okuyup bu kitapları (Tutunamayanlar,Tehlikeli Oyunlar) yazdı? Bilmiyorum. Sadık Hidayet "Ben öldükten sonra,insanlar beni okusa da okumasa da umurumda değil," diyor. Bilhassa Oğuz Atay "Tekmil kitapçılarda bulunuyorum," diyor. Nasıl Oğuz Atay'ı okuduğunuzda buhranlar yaşıyorsanız,bu kitabı okuyunca da yaşayacaksınız.

Kitap o kadar yoğun ki,delirmemek,ölümü düşünmemek elde değil. Bu kitabı okuyunca tek korkum oldu: Ben kitabı okumayı bırakıp,kitap beni okursa...
Bu cümle galiba biraz felsefik oldu,biraz açayım.
Suyun gücüne takılıp kalırsak ne olur? Boğuluruz değil mi? Evet, boğuluruz. Ben de elimden geldiğince karaya ulaşmaya çalıştım. Karaya ulaştım mı? Evet, ulaştım. Ama çok yorgunum. Bedensel mi? Hayır, zihinsel olarak çok yorgunum.

Kitabın hem ön hem de son sözü var. Yani,gelirken de giderken de çay içeceksiniz. Şahsen yemekten sonraki çayı çok beğendim.

Erhan 
 16 Şub 01:21 · Kitabı okudu · 1 günde · Beğendi · Puan vermedi

Sadık Hidayet ismiyle sitede tanıştım ilk defa. Konu ile ilgili cehaletimden, son dönemlerde tanıdığım Fürüğ Ferruhzad (sayılırsa bir de Ömer Hayyam) dışında kimseyi bilmiyordum İran Edebiyatından. Sitedeki Hacı Ağa incelemelerine bakınca, Aziz Nesin gibi genel olarak muhalif birisi olduğunu sandım Sadık Hidayet'in. Sonra Kör Baykuş incelemelerini okudum uzun bir süre.

Kitaptan nefret edenler ve kendisine bir şey ifade etmediğini belirtenler dışında hemen herkes eserin bir baş yapıt olduğu konusunda birleşiyordu. Kısa olmasına aldırılmamalı, derin bir okuma yapmalı, hatta bir kaç kere okunarak düş ile gerçek arasında geçen döngüsel hikayenin içine girilmeli tespitleri de yapılıyordu genel olarak. Ölüm arzusu ana temaydı anladığıma göre. Ama daha sonra incelemelerde fikirlerin fazlasıyla dallandığını gördüm. Herkes farklı bir şeyler alıyordu kitaptan. Hinduizm'e atıf yapanlar, Kafka/Poe'dan esinlenmiş diyenler, kitabın sonunda hayatını anlatan arkadaşına destek çıkıp Hayyam'ın büyük etkisini görenler , eseri distopya olarak niteleyenler, afyon bağımlısı bir şizofren'in düşlerini yorumlayanlar, çocuk tacizcisi/ nekrofili bir karakter üzerinde duranlar, romanın sizi gitgide kendisine ya da ölüme çektiğini iddia edenler, vs.vs. Bu 80-90 sayfa kitaptan herkes bir şeyler almıştı gerçekten. Hatta tıpkı Ulysess ya da Hayatı Kullanma Kılavuzu gibi, kitabın anlaşılabilmesi için bir kitap yayınlanmıştı Türkiye'de. (Oğuz Demiralp, Kör Okur)

Haliyle başladım kitabı okumaya ben de (Olumlu eleştiriler olmasaydı da başlayacaktım gerçi). İncelemelerin büyük bir kısmında göreceğiniz o cümleyle başlıyordu kitap. "Yaralar vardır hayatta, ruhu cüzzam gibi yavaş yavaş ve yalnızlıkta yiyen, kemiren yaralar." Yazarın bir yarası olduğunu düşünüyorsunuz tabi hemen. Kitabı sonuna kadar okuyunca da anlıyorsunuz bu yaranın ne olduğunu. Başlarda fazla giremedim kitabın içine, yazarın betimlemeleri öne çıkıyordu (benim hoşuma gitmiyor fazla doğu tarzı betimlemeler, beğenenler çıkabilir tabi) Sonra olaylar gelişti, her şey farklılaştı. Metafor üstüne metafor, içiçe geçen gerçekle hayal, yazarın nerede bitip kahramanının nerede başladığı, herşeye karşı bir eleştiri/isyan, ölüm korkusu, ölüm sevgisi, sürekli değişim, değişenlerin sürekli tekliği, sürekli tekrarlanan deja vu'lar (kitapta değil sizin kafanızda) üst üste geldi . Gerçekten de herkesin farklı bir şey aldığı kadar vardı kitaptan. Farklı bir deneyim diye düşünüp bırakabilirdim kitabı, ama gerçekten çok şey vardı alınacak.

Kitabı okurken not aldım bayağı, inceleme yapınca yazarım diye. Ama kullanmayacağım onları. Bu kitabın güzel yanı zaten sadece size özel bir şey olması belki. Okuyup yaşamanız gerekiyor. Benim gibi kitaptan önce okumayın incelemeleri, ya da ilgili yazıları. (İkilem oldu biraz biliyorum) Kitabı okuyun, sonra bakın diğer herşeye, herkese. Başkaları ne görmüş,ne almış ondan, öğrenin. Sonra onlarla özel bir şey paylaştığınızı fark edip mutlu olun ve tekrar okuyun kitabı. Yeni bir şeyler hissetmek için tekrar okuyun.(Burası kişisel gelişim köşesi gibi oldu galiba). Oğuz Demiralp'in kitabını inceledikten sonra ben de tekrar okuyacağım ve farklı bir keyif alacağıma eminim. Teşekkürler.

NOT 1: Kitabın sonunda arkadaşı Bozorg Alevi'nin Sadık Hidayet'in yaşamı ve kitap üzerine görüşlerini okuyoruz. Özellikle kitabı yazarken afyon kullanmadığını belirtmesi gibi bazı cümleleri nedense bir parça korumacı geldi bana.

NOT 2: YKY yayınlarından Behçet Necatigil'in çevirisi oldukça güzel. Ama Almanca çevirisinden çevrilmiş olduğu için, oriijinalle bazı farklılıklar olabilir diye düşünüyorum. Mahmut ÇAYIR Bey'in Ayrıntı Yayınlarından incelediği kitapta Gündüz Sefası yerine Nilüfer geçiyor anladığım kadarıyla. Başka farklılıklar için iki çevirinin de karşılaştırılması gerekebilir.

NOT 3: Bazı incelemelerin sonunda "Keyifli Okumalar" temennisi gördüm . Lütfen aldanmayın, bu kesinlikle keyifle okunacak bir kitap değil.

ANIL AKCAN 
 09 Şub 2017 · Kitabı okudu · 1 günde · Beğendi · 10/10 puan

"Gölgem için yazıyorum" cümlesiyle girmiş hikayeye Sâdık Hidayet. Anlatmak istediği, "okur kaygım yok benim". Sanat bence budur; insanlığı yok edip kendi ve karakterleri ile dans etmek, gülmesek, ağlamak veya ölmek. İnsan eserinde ancak bu şekilde "gerçek" olabilir.

Yazarın Paris' te kiraladığı dairede, evin tüm deliklerini tıkayıp havagazı ile intihar etmesi ise onun, hikayesini bitirdiği noktadır. Varolmaya katlanmak ya da ölmek...
Hangisi insanı özgür kılardı ki?
Özgürlüğü seçti o...

Sâdık Hidayet~~

Bekir İstanbul 
16 Nis 2016 · Kitabı okudu · 3 günde · Beğendi · 10/10 puan

Hiç bu kadar acayip bir kitap okumamıştım. Farklı, gerçekten çok farklı, ürpertici, sıra dışı bir başyapıt. Kendi etrafında dönen ama döndükçe derine giren, matkap gibi gerçek ve hayalin, zaman ve mekanın, ruh ve bedenin birlikteliğini oyan, aşındıran ince bir çalışma. Gerçeklerin hayaller, kabuslar üzerine bir iz düşümü, rüyaların gerçekleşmesi gibi bir birliktelik... Güneş'in karşı apartmanın camından evin içine, pencereden geçen yansımanın aynada yansıması gibi... Taşın üstünden akan ırmak gibi sular hep gidiyor başka topraklara ama hep sular akıyor taşın üstünden. Süreklilik ve durağanlığın el ele birlikte yürümesi gibi...

Edebiyat severlerin mutlaka ama mutlaka okuması gereken bir kitap.

Not: Bir eseri beğenmek onun içinde verilen, anlatılan her şeyi beğenmek demek değildir, anlatımı beğenmektir...

KörKalem 
 22 Haz 2017 · Kitabı okudu · 2 günde · 9/10 puan

Bilmiyorum ne desem, ne hissetsem...
Okuduklarımın hangisi rüya, hangisi gerçekti onu da bilmiyorum...

Hangisi gerçekti? Odasında gölgesiyle konuşan Sadık mı?
Karısının ihanetiyle sarsılan Sadık mı?
O erkek çocuğunu öperken yerin dibine giren Sadık mı?
Hadi onları geçeyim bir kalem, o yaşlı adam da kimdi?
Sadık'ın kendisi mi, babası mı, yoksa amcası mı?
Peki o raks eden kadın? Annesi miydi, karısı mı?
E haydi onu da koşar adım geçiyorum.
Peki sen mavi gündüzsefalarından ne istiyorsun arkadaşım?
Kafamda deli sorular...

Kitap şu cümleyle başladı: "Gölgeme yazıyorum."
Beğenilmek gibi bir derdi yoktu. Kendini, derdini, sıkıntısını anlatma derdindeydi sadece Sadık Hidayet. Yaptı, anlattı da nitekim.

Bir hocam bana günün birinde "Fıtrat boşluk kabul etmez," demişti. Sonraları bu sözün çok doğru olduğunu gördüm yaşadıklarımla.
Herkes kendi içindeki boşluğu bir şekilde dolduruyor. Bir eş, bir sevgili, bir Tanrı, belki de en basitinden bir hobi edinerek... Kendine sığınacak bir liman bularak...
Tapacağı ve kendi içindeki o boşluğu dolduracak o şeyi bularak...

"Ermek" kelimesini bilirsiniz. Kimisi "nirvana" da der. Bunu benliğinizde gerçekleştirebilmeniz için, "acı çekmiş olma" şartı aranır sizde. "Kendinden verme," olarak da tanımlayabiliriz bunu. Bu bahsettiğim halet-i ruhiyye Sadık Hidayet'in bütününü oluşturuyordu.
Bir sevgili (eş vb.) uğruna kendinden vermek, kendinden geçmek, ve sonunda "kendini kaybetmek..."

Kendini kaybetmek deriz ya, ne manada deriz bunu? Siz ne manada düşündünüz bilmiyorum ama Sayın Hidayet hem yaşarken psikolojik bağlamda, hem de kendini öldürerek "kendini kaybetmişti."
Kitap boyunca ölümün nefesini ensenizde hissediyordunuz...

Çok iç daraltıcı, kasvetli, insanda farklı hisler ve düşünceler uyandıran çok farklı bir kitaptı. Hasan Ali Toptaş tadı aldım sanki biraz, Bin Hüzünlü Haz'ı okuyordum sanki.
Ya da Albert Camus'un Yabancı'sı, zira ona da çok benzettim.
Uzun lafın kısası, kalemini çok beğendiğim yazarlar arasına girdi Sadık Hidayet.
Farklı... Tavsiye eder, keyifli okumalar dilerim...

Hesna S. 
 17 Haz 2017 · Kitabı okudu · 3 günde

Bir rüyadasın sanki... Ya da uyanıkken görülen bir düşte... Nereye gittiğin, nerede olduğun belirsiz. Her an karşına herhangi bir şey çıkacakmış gibi tedirginsin. Gerçek hayat mı yoksa bir düş mü? Belli olmayan bir aleme doğru sürükleniyorsun. Karşına önceden gördüğün ya da görmediğin ama sana dejavu yaşatan değişik imgeler çıkıyor. Bir baykuş sesi, bir insan bakışı, bir tablo mesela... Belki de tek suçlusu onlar. Bu karamsar ve ne idüğü belirsiz halde olmana sebep belki de onlar. Tedirgin misin, korkuyor musun, huzurlu musun, bir şey mi bekliyorsun ya da kabullenişte misin? Hiçbir şey net değil.

Uykudayken gördüğün rüyayı istediğin gibi yönlendirirken, birden akıntıya kendini bırakıyorsun. Hani o boşluğa düşme hissini yaşamak gibi bir şey. O kadar canlı... O karşına çıkan nesneleri tam anlamlandıramıyorsun. Önceden görmüş müydün yoksa ilk defa mı sana uğruyorlardı? Aslında hep korktuğun imgelerdi onlar. Bir uçağın her rüyada aynı yere, aynı şekilde düşmesi gibiydi. Öyle bir korku patlamasıydı. Ya da o patlama esnasında bir çığlık atma isteğinin gelmesi ama sesinin çıkmamasıydı. Ciğerlerine ve boğazına kadar seni, sesini bastıran bir imgeydi.

Öylesine yürüyorsun bu düşte, başı boş... Neyi neden yaptığını bilmiyorsun ya da kendini yaptığın şeyleri sorgularken buluyorsun. Kendi kendine takıntı haline getirdiğin olguları sorguluyorsun. Gerçekten burda olmak isteyip istemediğini mesela. Gidip gitmemeyi... Olunmaz diyarlara kaçma hissini... İnsanların ahlaklarını sorgularken görüyorsun kendini. Belki de var olan tabuları yıkıp acımasız bir kabullenişe doğru gidiyorsun. Sana getirisini düşünmeden her şeyi kabul ediyorsun. Götürüsünün ne kadar acı verdiğini görünce, sana olan getirisini düşünmenin de ne kadar gereksiz olduğunu anlıyorsun.

Tükenmişliğe doğru giderken ansızın bir ölüm korkusu geliyor. Ya da ölüme anlamsız bir anlam yükleme çabası... Ölümü her zerrende nasıl yaşayacağını düşünerek içinde az da olsa kalmış olan inancı yitiriyorsun. Belki de kendin oluyorsun. Nedir bu? Çöküş mü? Yükseliş mi? Belirsiz... Ya da çevrendekilere göre değişken bir süreç... Bu süreçte savrulup duruyorsun!

Dip Not: Bunlar, kitabın bende hissettirdiği duygulardan ibaret olan cümlelerdi. Hayatımda okuduğum değişik kitaplardan biriydi Kör Baykuş. Havada imgelerin ve metaforların uçuştuğu bir kitap... En son çocukken okuduğum masalların etkisiyle, rüyalarıma giren imgelerin yaşattığı hisleri yaşadım adeta. Ayrıca Sadık Hidayet'in hayatı boyunca içinde yaşadığı karamsar durumu da anlamamızda bize yardımcı oluyor.
Sabırla okuduğunuz için teşekkür ediyorum.

A juez 
28 Ağu 2017 · Kitabı okudu · 2 günde · Puan vermedi

Kitaptan öğrendiğim: Doğu Edebiyatı da en az Batı Edebiyatı kadar okunmalı ..
İran'ın saklı bahçesi diye tanımlanan yazarımız Sadık Hidayet ..
Romanın konusu ve anlatım yönü kesinlikle kusursuz ..
Yazarın anlatımında ayrıntılı bir düşünce, derin duygular ve çok güçlü anlatımları görüyoruz .

Gerçek ile hayal arasında ..
Acılar ve ıstıraplar içinde kıvranan bir adam , acısını anlatırken kullandığı betimlemeler takdire şayan.. Herkesten uzakta, harabeyi andıran bir evde hayata tutunmaya çalışan bir adam .. hayali mi gerçek mi olduğunu anlayamadığımız bir kız evine gelir bir gün .. Kızın gözleri aklını başından alır kahramanımızı.. Sevgi, aşk gibi bir konu bekliyor okurlar fakat ilerleyen sayfalarda anlıyoruz ki konu oldukça derin ..
Kitabın arka kısmında geçen " özenle hesaplanmış " sözünü kitabı okurken anlıyorsunuz hayretle ..
Kitapta; kan, kadın, aşk gibi temalar ağır basmakta . Hatta kahramanımız gözlerine hayran kaldığı kızı parça parça kesip gömmeye bile kalkar . Fakat "araştırdım " şöyle bir gerçekte vardır ki sayın Hidayet gerçek hayatında vejetaryendir. Bir insandan kan akıtmayı bırakın , bir hayvandan kan akmasına bile şiddetle karşıdır . ( Romanın kahramanının yazarımız olabileceği düşüncesi bir ara okuyucuyu gıdıklıyor. ) Romandaki kadınımız daima sessizdir, suskundur ve erkekleri dişiliğini kullanarak tamamen baştan çıkarır . Hemcinslerim ise zayıftır bu konuda ve sonuç olarak daima acı çekerler . " ilk insanın yaratılışından kıyamete kadar süregelecek bir gerçek . "
Romanın içinde karşılaşacağınız üzere ihtiyar, hurdacı, arabacı gibi erkek karakterler var ve hepsi de aslında tek kişi ..

Dipnot 1 : Kitap Hindistan'da yayımlanıyor ilk kez ve İran'da yasak koyuluyor kitaba .. yazarımız öldükten 10 yıl sonra Modern İran Edebiyatının en büyük yazarı kabul ediliyor ..! " Böyle adamların değeri illa öldükten sonra mı anlaşılmalı ? "

Dipnot 2 : Oğuz Demiralp'in sayın Sadık Hidayet'in kitaplarını incelediği YKY'den çıkan Kör Okur adlı bir inceleme kitabı var . (Meraklısına bi göz gezdirmesi tavsiye edilir. )

Fransız edebiyat eleştirmeni Andre Rousseaux, Sayın Hidayet'i, çağımızın en önemli yazarlarından saymakla birlikte , " 'Kör Baykuş' , yüzyılın edebiyat tarihinde bir aşamadır. " inancını dile getirir .

Kitaptan 535 Alıntı

Merve GUNUC 
23 Oca 2016 · Kitabı okudu · İnceledi · Beğendi · 10/10 puan

Yaralar vardır hayatta, ruhu cüzzam gibi yavaş yavaş ve yalnızlıkta yiyen, kemiren yaralar.

Kör Baykuş, Sadık HidayetKör Baykuş, Sadık Hidayet
Rojhilat Recep As 
02 Oca 00:29 · Kitabı okudu · Beğendi · 9/10 puan

Kendimden uzaklara kaçabilseydim!

Kör Baykuş, Sadık Hidayet (Yapı Kredi Yayınları EPUB)Kör Baykuş, Sadık Hidayet (Yapı Kredi Yayınları EPUB)
Hârizmî 
30 Eki 2017 · Kitabı okudu · Beğendi · 7/10 puan

Hayat, soğuk kayıtsız, herkesin maskelerini çeker alır zamanla...

Kör Baykuş, Sadık Hidayet (Sayfa 81 - Epub)Kör Baykuş, Sadık Hidayet (Sayfa 81 - Epub)
Murat Sezgin 
06 May 2016 · Kitabı okudu · Beğendi · 9/10 puan

Yalnız ölüm yalan söylemez!
Ölümün varlığı bütün vehim ve hayalleri yok eder. Bizler ölümün çocuklarıyız, hayatın aldatmacalarından bizi o kurtarır.

Kör Baykuş, Sadık Hidayet (Sayfa 69 - YKY)Kör Baykuş, Sadık Hidayet (Sayfa 69 - YKY)
Hârizmî 
28 Eki 2017 · Kitabı okudu · Beğendi · 7/10 puan

Sanmıyorum.
Kendimden kaçmak istiyordum. Böyle bir raslantı mümkün müydü

Kör Baykuş, Sadık Hidayet (Sayfa 41 - Epub)Kör Baykuş, Sadık Hidayet (Sayfa 41 - Epub)
Hârizmî 
30 Eki 2017 · Kitabı okudu · Beğendi · 7/10 puan

Hepsi içimdeydi ya, hiçbiri benim değildi gerçekte.

Kör Baykuş, Sadık Hidayet (Sayfa 88 - Epub)Kör Baykuş, Sadık Hidayet (Sayfa 88 - Epub)

Odamı sınırlayan dört duvar arasında, varlığımı ve düşüncelerimi kuşatan hisarın içinde ömrüm azar azar eriyor bir mum gibi, hayır, yanlışım var, ömrüm bir oduna benziyor, ocaktan düşen bir oduna: Öteki odunların ateşinde kavrulmuş, kömürleşmiş, ama ne yanmış, ne olduğu gibi kalmış bir oduna benziyor. Fakat diğerlerinin dumanından, soluğundan boğulmuş...

Kör Baykuş, Sadık HidayetKör Baykuş, Sadık Hidayet

Butimar bir kuştur, deniz kıyısına çöker, denizin bir gün kuruyacağını düşünür, bu tasa yüzünden de su içmez hiç.

Kör Baykuş, Sadık HidayetKör Baykuş, Sadık Hidayet
54 /