Kör Baykuş

8,6/10  (260 Oy) · 
547 okunma  · 
201 beğeni  · 
3.974 gösterim
Modern İran edebiyatının kurucularından Sadık Hidayet'in 1936'da Bombay'da yayımladığı başyapıtı, kendi deyişiyle "özenle hesaplanmış, net, bilinçli etkilerle dolu" ve "her sayfası bir partisyon gibi düzenlenmiş" Kör Baykuş (Buf-i Kur) , öteki yapıtları gibi, pek çok dile çevrildi, sadece Fransa'da (Andre Rousseaux: "Bu roman bence ülkemizin edebiyat tarihinde özel bir etki bırakmıştır") değil pek çok ülkede pek çok yazarı etkiledi.
  • Baskı Tarihi:
    2012
  • Sayfa Sayısı:
    95
  • ISBN:
    9789750803024
  • Orijinal Adı:
    Buf-i Kur
  • Çeviri:
    Behçet Necatigil
  • Yayınevi:
    Yapı Kredi Yayınları
  • Kitabın Türü:
Mahmut Çayır 
02 Şub 12:16 · Kitabı okudu · Beğendi · Puan vermedi

Sadık Hidayet… Dünyaya hapsolmuş bir ruh… Yaşamaya, mahkum bir can… Psikoloji bozmak için yazan bir zeka… Güçlü bir kalem…

Henüz dördüncü satırda karşılaştığım “inanılmaz acıların nadir görülen olaylardan sayılacağı kanısı yaygındır” (Ayrıntı yayınları / çeviri; Mehmet Kanar) sözü ile kısa süreli bir şok yaşadım. Kimi zaman, saatlerce anlatmaya çalıştığım bir durumun yarım cümleye sığdırılmış olması, şiirsel bir eser ile karşılaştığım izlenimi uyandırdı. Bu yüzden kitabı okurken ekstra özen gösterdim. Empati noksanlığından; Seninki de dert mi? Fazla büyütüyorsun. Abartma! Benim derdim daha büyük. Şımarıklık yapıyorsun, gibi sloganlarla başkalarının acısını küçümseyerek birbirlerine zulüm eden insanlara her daim hatırlatılması gereken bir sözdür bu. Özümsenmesi gereken, çok değerli bir söz.

Kör Baykuş ne anlatıyor? Kör Baykuş, Sadık Hidayet ile ilgili her şeyi anlatıyor. Ruhunun nasıl bir azap içinde olduğunu, neden ölüme özlem duyduğunu, neden intihar ettiğini hatta neden intihar edeceğini, 1937’de yazılmış olduğu halde, 1951’deki intiharını bile anlatıyor.

Eser yoğun olduğu için detaylı bir inceleme yapma ihtiyacı hissettim, uzun incelemelerden haz etmeyen biri olarak kendimle çelişeceğim ama konsepte uygun bir hareket içerisindeyim, zira eseri tek kelime ile özetlemeye kalksam kullanacağım kelime; ÇELİŞKİ olur.

İlk bölümde anlatılan bir sahne var. “Bir de baktım ki odamın arkasındaki arsada, kamburu çıkmış bir ihtiyar, bir selvinin altında oturuyor. Bir genç kız, hayır, göklerden inmiş bir melek, karşısında eğilmiş, sağ eliyle ihtiyara mor nilüfer takdim ediyor.” (sayfa 19)

Bu sahnenin sorgulanması gerekiyor. Çünkü içinde büyük bir alegori gizli.
Neden selvi ağacı? Neden nilüfer? Neden yaşlı adam? Neden sağ el? Bu soruların bir kısmının cevabına ulaşabildim ve o bilgiler ışığında, karartıda kalan cevapları tahmin etmeye çalıştım.
Kitap nerde kaleme alınmış? Hindistan’da. Bir paragraf sonrasında kız için “Hint mabetlerinde raks eden kızlarda bu düzgün hareketler olabilirdi ancak.” (sf 20) denilerek bir ipucu da verilmiş. O halde bakılması gereken yer Hindistan’da. Peki Hindu geleneklerinde nilüferin anlamı nedir? Sonsuzluk ve maneviyat. Demek ki melek yaşlı adama sonsuzluk ve maneviyat takdim ediyor.
Neden selvi ağacı? “Ölüm ile ilişkilendirilen ve mezarlıklara dikilen selvi ağacı, ebedi kederi ifade ettiğine inanılarak kutsal sayılır.” yazıyor 10 kutsal ağaç adlı bir kaynakta. Ebedi keder, sanırım Sadık Hidayet’i tanıyanlar, hayatı boyunca nasıl bir keder ile boğuştuğundan haberdardır. Selvi ağacının dibi, mezarlığı işaret ediyor olmalı.
Bu melek neden sadece yaşlı adam ile ilgileniyor? Yaşlılık denince ilk akla gelen ‘ölüm’ dür.
Bu sahneyi ilk kez ne zaman görüyor? Ailesinden miras kalan şaraba dokunmak üzereyken. Daha sonra o şarabın zehirli olduğunu ve yazarın o şarabı içerek huzura ereceğini dile getirdiğini görüyoruz. “Erguvani şarap, ebedi huzur bağışlayan ölüm iksiri. (sf 53) Ebediyet ve huzur. Tıpkı o meleğin yaşlı adama uzattığı nilüfer gibi.

Yapbozu birleştirince sahne, ölümün canlandırıldığı bir mizansen olarak çıkar karşımıza. Çok hoş bir alegori.

Etkisinden kurtulamadığı, her an yad ettiği bu sahne ve ölüm için söylediklerine de bir göz atalım.
“Orayı bulsam, o selvi ağacının altına oturabilsem hayatımda huzura kavuşacaktım kuşkusuz.” (sf 24)
“Ölüm!... Ölüm!... Nerdesin? Yatıştırıyordu bu söz beni.” (sf 68)
“o kadar keyif vericiydi ki, keyfi ölümden bile fazlaydı.” (sf 72)
“Sadece ölüm yalan söylemez! Ölüm geldi mi, bütün kuruntuları yok eder. Biz ölümün çocuğuyuz. Dünyanın aldatmacalarından bizi ölüm kurtarır.” (sf 83)

Yazar ölüme olan aşkını melek görünümlü kız ile kişileştirerek ilk bölümün sonuna kadar taşımış. İlk bölüm tamamen başarısız intiharına ithaf edilmiş. Çok arzuladığı ölüme kavuştum derken kaybetmesi gibi o melek kıza da tam kavuşmuşken kaybediyor.

Diğer kısımlar ise tam olarak Sadık Hidayet’in beyin kıvrımlarına, zihnine, ruhuna, dünya görüşüne, yaşamına, ölümüne dokunabilmemiz için var. Yazarın nasıl bir varoluş acısı çektiğini çıplak gözle rahatlıkla görebiliyoruz. Çelişki kitabın tamamına hükmetmiş durumda. Asla yapmam dediği şeyleri birkaç sayfa önce yapmış olarak ya da birkaç sayfa sonra yaparken buluyoruz yazarı. Biraz önce dokunmaya kıyamadığı meleği, biraz sonra parçalara ayırıp bavula koyarken, nefret ettiği karısını biraz sonra severken sonra tekrar nefret ederken… Tutarlı olan tek taraf meleğe olan, yani ölüme olan aşkı. Bu, kitap boyunca değişmiyor, yazarın ömrü boyunca değişmediği gibi.

Şizofrenik ruh halini “Bütün bu kılıklar bende vardı da hiçbiri benim değildi.” (sf 93) “Ivır zıvır satan ihtiyar, şırfıntı karım, hepsi benim gölgelerimdi; aralarında hapsolduğum gölgeler.” (sf 99) bu sözlerle anlatmış. Karakterlerin hepsi meğerse yazarın içindeymiş.

Kitabın son kısmındaki bir yazı da dikkatimi çekti. “”Karşımdaki mangalda kor ateş soğuk küle dönüşmüştü; bir üfleyişlik küle. Düşüncelerimin de bir avuç kor ateş gibi küle döndüğünü, bir üflemelik canı olduğunu hissettim.” (sf 103) Aslında anlam çıkarmak pek mümkün değil gibi, ancak geçtiği yer çok dikkat çekici. Kitabın sonunda geçiyor.

Bir de “Bedende kan dolaşımı dursa, bir gün bir gece geçtikten sonra bir süre daha saçlar, tırnaklar uzar. Acaba kalp durduktan sonra duygular, düşünceler yok mu oluyor?” (sf 81) demiş.

Ölümünü anlatan 25 yıllık arkadaşı Bozorg Alevi; “ziyaretine gelen bir dostu, onu mutfakta yerde yatar buldu. Tertemiz giyinmiş, güzelce tıraş olmuştu ve cebinde parası vardı. Yakılmış müsveddelerin kalıntıları, yanı başında yerde duruyordu.”

Kitabın sonundaki kısım ile Bozorg Alevi’nin bu söylemi arasında sıkı bir bağ olduğunu düşünüyorum. Kitabın sonunda külden bahsediyor ve intihar etmeden hemen önce müsveddelerini yakıp küllerin yanına uzanmış ölümü beklerken. O yaktığı müsveddelerinde ne yazıyordu acaba? Onları yakmasının sebebi 81. Sayfada belirttiği korku muydu? Ölünce düşüncelerinin yok olacağı korkusu. Bir insan intihar ederken neden iki dirhem bir çekirdek olur? Bir bakışına vurulduğu meleğin, ölümün, karşısına çıkarken üstüne başına dikkat etmesi gerektiğini düşünmüş demek ki. Ölüme gidiyorsun cebindeki paranın ne işi var? Sevgilinle akşam yemeğine çıkacaksın sanırım! Kitabı yazarken 14 yıl sonra yapacaklarını açık seçik anlatmış. (kitap 1937’de yazılmış, yazar 1951’de intihar ederek yaşamına son vermiş.)

Bir çelişkiden daha bahsedip incelemeye nokta koyayım. “Amacım vasiyetname yazmak mı? Asla!” (sayfa 45)

Bu kitap tam olarak Sadık Hidayet’in vasiyetidir. En büyük korkularından biri olan “anlaşılamamak” kaygısı ile yazılmış bir eserdir. Yazarın vasiyeti, onu anlamamızdır.

Kitabın insanı dibe çeken bir tarafı var. Psikolojisine güvenmeyenlerin okumaması gerek. Çok yoğun ve ağır bir kitap, her bünyenin kaldırabileceği türden değil. Yazarın karanlığını resmettiği satırlar okunurken zihniniz hatta ruhunuz kırçıllaşabilir. Ruhuna işkence etmek isteyenlerin ya da bir intiharı anlamaya gönüllü olanların mutlaka okuması gereken bir eser. İntihar eğilimi olanlar ise mümkünse kitap ile aynı ortamda bile bulunmasın. Okumadan önce yazar hakkında küçük çaplı da olsa bir araştırma yapılması, kitabı anlayabilmek adına önemli bir atılım olur.

sezen 
 16 May 2016 · Kitabı okudu · Beğendi · 10/10 puan

"Derdin öyle derin ki, gözlerinin ta derinlerinde. Ağlayınca gözyaşın gözlerinin derinlerinden geliyor, yoksa akmazdı gözyaşların!.."

#Sadık Hidayet'in derdi o kadar derin ki, okurken bunu yazmak için yazmış olmadığını sarsılarak anlıyorsunuz. Kurgu ya da süsleme olmaksızın anlatılan hezeyanlar ve eserin kasvetli havası etkiliyor. Bu eseri sitedeki pek çok arkadaş mükemmel bir biçimde incelemiş zaten. Kendisi için "Doğu'nun Kafka'sı" deniliyormuş, doğru olabilir ancak ben okurken Avusturyalı şair Rainer Maria Rilke ile daha çok benzerlik buldum. "Malte Laurids Brigge'nin Notlarına" da bakabilirsiniz. Eğer bu eseri sevdiyseniz, onu da beğeneceğinizi düşünüyorum. Özellikle Tanrı hakkındaki görüşleri. Rilke gibi Sadık Hidayet de, tam bir inkar içinde değil, ikisi de sitemkar ve terkedilmiş gibi hissediyor. Tanrı o kadar Yüksekte ki, ona ulaşmak mümkün olmuyor...

#Bunun dışında Zweig'ın "Amok Koşucusu" Kitabındaki gibi saplantılı bir ilgi söz konusu. Sadık Hidayet hınç ve şehvet, bağışlanma ve aşk arasında gidip geliyor devamlı. Karşı tarafın hain ilgisizliği hepten baştan çıkarıcı hatta yıkıma götüren bir unsur olarak görülüyor. Ama bu nefret-aşk, onun ruhundaki kasvetli halin yalnızca bir kısmı.

#Bahsettiğimiz yazarlar, dünya savaşlarının ortasında yaşamışlar. Her ne kadar bireyciliğe sığınmış gibi görünseler de, naif insanlar için bunun vahşeti eserlerindeki bu boğucu atmosferle kendisini gösteriyor.

#Yazar eseri okurlara değil de, gölgesine yazmış gibi. Gölge ve Gündüzsefası çiçeği sık kullanılan bir motif olmuş.

#Arkadaşı Bozorg Alevi'nin eserin sonunda yazmış olduğu biyografi eseri daha da anlamlandırmamızı sağlıyor.

#Eserde neden-sonuç ilişkisi arayanlara sıkıcı gelebilir. Ama Hidayet'in yaşamış olduklarının bir sonucudur bu eser. Yaklaşık 90 sayfadır ama yoğundur.

#Ömer Hayyam'dan çokça etkilendiğini biliyoruz, sürekli Hayyam rubailerine rastlarız bu yüzden.

#Okuduktan Sonra bir zamanlar yeryüzünün gelini diye bilinen ve Moğol istilasıyla yıkılan "Rey" kentini ve Hayyam'ın da yaşamış olduğu "Nişabur"u merak ettim.

Sadık Hidayet'in diğer kitaplarını da merak ettim. Ancak Kafka, Rilke, Oğuz Atay, Plath gibi yazarları okuduktan sonra insanın ruh hali karamsarlığa ve ölüme bir adım daha yaklaşıyor gibi oluyor. Hidayet de böyle. Dün eseri okurken hava da o kadar bunaltıcıydı ki, eser iki kat daha fazla etki etti.

#Son olarak çeviriyi yapan Behçet Necatigil'e sevgilerimi saygılarımı sunuyorum. Yine de bu güzel eseri orijinal dilinden okumak nasıl olurdu diye düşünmeden edemiyorum. Hepinize keyifli okumalar dilerim...

ANIL AKCAN 
 09 Şub 09:31 · Kitabı okudu · 1 günde · Beğendi · 10/10 puan

"Gölgem için yazıyorum" cümlesiyle girmiş hikayeye Sâdık Hidayet. Anlatmak istediği, "okur kaygım yok benim". Sanat bence budur; insanlığı yok edip kendi ve karakterleri ile dans etmek, gülmesek, ağlamak veya ölmek. İnsan eserinde ancak bu şekilde "gerçek" olabilir.

Yazarın Paris' te kiraladığı dairede, evin tüm deliklerini tıkayıp havagazı ile intihar etmesi ise onun, hikayesini bitirdiği noktadır. Varolmaya katlanmak ya da ölmek...
Hangisi insanı özgür kılardı ki?
Özgürlüğü seçti o...

Sâdık Hidayet~~

Bekir İstanbul 
16 Nis 2016 · Kitabı okudu · 3 günde · Beğendi · 10/10 puan

Hiç bu kadar acayip bir kitap okumamıştım. Farklı, gerçekten çok farklı, ürpertici, sıra dışı bir başyapıt. Kendi etrafında dönen ama döndükçe derine giren, matkap gibi gerçek ve hayalin, zaman ve mekanın, ruh ve bedenin birlikteliğini oyan, aşındıran ince bir çalışma. Gerçeklerin hayaller, kabuslar üzerine bir iz düşümü, rüyaların gerçekleşmesi gibi bir birliktelik... Güneş'in karşı apartmanın camından evin içine, pencereden geçen yansımanın aynada yansıması gibi... Taşın üstünden akan ırmak gibi sular hep gidiyor başka topraklara ama hep sular akıyor taşın üstünden. Süreklilik ve durağanlığın el ele birlikte yürümesi gibi...

Edebiyat severlerin mutlaka ama mutlaka okuması gereken bir kitap.

Not: Bir eseri beğenmek onun içinde verilen, anlatılan her şeyi beğenmek demek değildir, anlatımı beğenmektir...

Sadık Hidayet. İran’ lı yazar sade, insancıl ve doğa sevgisi ile göze batmadan sürdürdüğü, kendi eliyle yaşamını sonlandırdığı, kısa ama yoğun yaşam çizgisi sürecinde İran ve dünya edebiyatına olan katkısı sonradan algılanmış, onun seçerek okuduğu ve incelediği kitaplar daha sonralarda dünyaca bilinen popüler, başyapıtlar olmuş.

Yazarın arkadaşı ve aynı zamanda 20. yüzyılın önde gelen İran’ lı yazarlarından biri olan Bozorg Alevi, Sadık Hidayet ve ünlü romanı Kör Baykuş hakkında kitabın sonunda açıklamalarda bulunmuş ki bu da Kör Baykuş ve yazarını daha iyi kavramaya yardımcı olmaktadır. (ÖNEMLİ: LÜTFEN BOZORG ALEVİ’ NİN AÇIKLAMALARINI KİTABI OKUYUP BİTİRDİKTEN SONRA OKUYUNUZ!)

Kitaba gelince, kitabın ilk cümlesi şöyledir ve “Yaralar vardır hayatta, ruhu cüzam gibi yavaş yavaş ve yalnızlıkta yiyen, kemiren yaralar.” belki de kitabın özeti bu, kim bilir. Kitap aynı zamanda İran’ da yaşaklanmış olmakla da başka bir dikkat çekici özelliği taşmaktadır. Kitap kurgusu o kadar güzel ki, içinde kayboluyorsunuz bir an. Hayal-gerçek-rüya bu üçgenin labirentlerinde buluyorsunuz kendinizi hep. Bu bağlamda hayal-rüya-gerçekten hangisini anlatıyor olduğunu ayırt etmekte zorlandığınızı kabulleniyor, bir sarmal hissiyatına kapılıyor, yoruluyorsunuz adeta.

Ülkesini terk edip Avrupa’ da eğitim alıp yaşamış, ancak asla kültüründen, ülkesinden kopamamış ve kitabına bunları ustaca yansıtmıştır. Kafa karıştıran karakterler ise aslında hep aynı kişilerdir ve aynı kişi olmalarına rağmen romanda bunları ustaca ve gözümüze soka soka işlemiştir.

Belki de, Rıza Şah'ın İran' da muhaliflere uyguladığı rejiminin öğütücü çarklarından kaçınmak için biçare halka reva görülenlere sessizce bir haykırışıdır, isyanıdır sanki; sinir bozucu, iç acıtan, bazen ürküten kahkahalar içerisinde kendini gösteren sahneler. Veya insan acısının, endişelerinin, umutsuzluğunun başka bir ifadesi midir Kör Baykuş?

Yazarı ve Kör Baykuş’ u daha iyi anlamak için gerekirse ikinci bir kez okunası kitaptır Kör Baykuş. İyi okumalar.

Ismail Salma 
 05 Eki 2016 · Kitabı okudu · 2 günde · 8/10 puan

Sadık Hidayet kaleminden okuduğum ilk kitap oldu. Olayların gerçek mi rüya mı olduğu pek anlaşılmıyor. Ama benim açımdan farklı bir kitap oldu.

Onur Erol 
 02 Mar 2016 · Kitabı okudu · 2 günde · Beğendi · 10/10 puan

Kısaca söylemek gerekirse kurgu ve tasvirler karşısında dehşete düştüğümü söylemek istiyorum. İlk 50 sayfasını okuduğumda iyi ki bu kitabı bir an önce almışım dedim kendi kendime. Kitap hakkında ne yazsam yetersiz kalır. Ancak bu kadar güzel bir kitabın 90 sayfada bitmesi beni gerçekten üzdü. 700 sayfa olsa ne güzel olurdu. Kitabı bitirdikten sonra bile soru işaretleriyle boğuşa bilirsiniz ama sonundaki açıklayıcı bilgi beyninizi rahatlatacaktır. Gerçeküstü söylem ve inanılmaz tasvirleriyle Sadık Hidayet belkide yüzyılın en iyi yazarlarından biri olduğunu söylemek abartı olmaz. İntihar etmesine gerçekten çok üzüldüm. Ölmeseydi kendi hayatını kaleme aldığı müthiş bir eser daha yazıyordu. Ve belki de daha neler yazacaktı. Ömer Hayyam'ın etkilerini romanda rahatça görebileceksiniz. Puanım 10/10 nefis bir tad kaldı damağımda. Muhtemelen Aylak Köpek, Üç Damla Kan, Diri Gömülen, Alacakaranlık, Hacı Ağa kitaplarını da okuyacağım.
---------------------
Yazdığım 2nci inceleme buradan başlıyor. Yukarıdaki de kalsın dedim. Gelişimi gözlemlemiş oluyorum :) (Çok acemice yazmışım sanırım) :))

Kör Baykuş nedir ne değildir? Herkes bu kitabın konusunun ya da kitabın isminin kitapta nasıl bir anlam barındırdığını merak ediyordur. Çünkü bu tarz sorularla çok karşılaşıyorum.

Şimdi gelelim bu gizemli kitabın yüzeysel olarak anlatımına; Kitaptaki 1nci tekil anlatıcı afyon bağımlısı şizofren bir genci temsil ediyor. Kitabın başlangıç noktası evin bir odası. Anlatıcı rüya ile hayal arasında gidip gelirken bu hayali bir kabusa dönüşüyor. Ve olaylar bu şekilde gelişip sizi romanın sonuna kadar esir alıyor. Buradaki Kör Baykuş isminin nereden geldiğini sanırım herkes merak ediyordur. Evet az kaldı öğrenmek üzeresiniz. :)

Kör Baykuş duvara yansıyan bir gölgenin (bunun gaz lambası olduğunu kitapta üstü kapalı bir şekilde okuyabilirsiniz) Baykuşa benzemesinden kaynaklanıyor. Baykuşlar karanlıkta görebilen canlılar ama burada bu kitapta isim ironik bir hava yaratmış. Kitap gerçekten tüyler ürpertici derinliği olan, metafizik öğeler taşıyan bir atmosfere sahip. Eğer hala okumadıysanız cidden çok şey kaybediyorsunuz demektir. Kitap ilerledikçe felsefi bir boyut kazanıyor ve zamanın ve mekanın yok olduğunu ciddi anlamda bu kitapta hissediyorsunuz. Kör Baykuş okuduğum en derin ve sıra dışı bir kitaplardan biridir.

Bu düzenden ne kadar kaçabilirsiniz? Kaçmayı başarsanız bile karşınızda bulacağınız şey nedir?
Hayata karşı tutumu zift kadar kara olan bir insanın dışarıdaki insanlardan kaçışı... Eşi, arkadaşı, dadısı... Herkes kendine çok yabancı. O kadar ki bu yabancılaşma rüyada bile devam ediyor. Gerçi kitapta geçenler rüya mı gerçek mi pek anlayamıyorsunuz.
Düştüğü çukurda yaşamaya çalışan - aslında yaşayamayan - bir bireyin sancılarını içeren kitap edebiyatın özütü kıvamındadır. Cümlelerdeki karamsarlık insanı o denli sarıyor ki kitap bitene kadar hayat size gölgelerden ibaret geliyor.
Bütün bu karamsarlığın arasında parlayan cümleleriyle "Kör Baykuş" edebiyat severlerin başucu kitabı olmaya aday bir şaheser. Keyifli okumalar...

Doğan Yalçın 
19 Ağu 2016 · Kitabı okudu · Puan vermedi

“Sadık Hidayet bir baş dönmesidir”


“Hayatta öyle yaralar var ki, ruhu inzivadayken cüzam gibi yer, kemirir” işte bu cümleyle başlar kitabına usta kalem Sadık Hidayet. Aslında bu ilk cümlesi yazarın sonraki anlatacaklarının, kuracak cümlelerinin, ölümcül betimlemelerinin, yazının ve yazarın karamsar ve melankolik bir ruh dünyasının habercisidir. Sadık Hidayet kendini bulmaya çalışırken defalarca kendini kaybetmesine neden olan bir ruh hastalığıyla boğuşur. Bu kitabının en büyük mimarı ve destekçisi eminim kendisini defalarca uçurumun kenarına götüren, kendi sütkardeşiyle evlendiren, sıkıntının mimarıdır bu ruh hastalığı…

Çocukluğundan beri cemiyet hayatından uzaklaşan Sadık Hidayet ilk önce kendi ülkesinin -İran-şairlerini hatmetmiştir. Kısa bir sür sonra da yüzünü batıya çevirmiş ve Fransızcaya gönül bağlamıştır. Sadık Hidayet’in ustalığı belki de daha erken yaşta çok değerli dâhilerin eselerini hatmetmesinin bir sonucudur. Kimler yok ki; Dostoyevski, Kafka, Poe ve daha niceleri…
Sadık Hidayet’in varlıklı bir aileden gelmesine rağmen içinde yaşadığı yoksul hayatın varlığı kaderin bir cilvesi ya da kendi tercihi mi bilemem; kanımca Sadık Hidayet bu yoksul hayatı yaşamasaydı, doğu-batı ikircikliği arasında gidip gelmeseydi belki de bu gün bu eseri okumayacaktık. Tekrar tekrar dönüp bakmayacaktık. Şu cümle yazarın inanç ve maddiyatı hakkında bizlere ipucu veriyor aslında; “Çünkü ne malım var kadıya yedirecek ne de dinim var şeytana verecek (s.45)”


Sadık Hidayet ne kalemine hükmedebiliyor ne de kalemini yönlendiren yaşadıkları olaylara. O doğu ile batı gel-gitleri arasında kalırken, elimizde tutuğumuz bu kitabındaki anlatıcısı aslında Sadık Hidayet’in kendisidir, yazarın ruh dünyasına bakma açısından bir nevi otobiyografik bir kitaptır. Modern edebiyatın kurucularından olan Sadık Hidayet; karamsar psikolojini ve melankolik ruh halini bu kitapla dille getirmiştir. İran edebiyatının yanında dünya edebiyatında yer almasını sağlayan “Kör Baykuş” başlı başına bir distopyadır.


Sadık Hidayet kırılgandır, şüphecidir, karamsardır. Gölgesiyle konuşan, duvarlarda yansıyan gölgesinde hakikati arayan, eşine sevmekten öldüren-evet çok sevdiği ve kıskandığı için öldüren- öldürdüğü karısını parçalara ayıran ve gizemli adamlarla, gizemli saatlerde varlığını ve varlıkları sorgulayan, sorguladıklarını ölümcül bir zamanın dakikliğinde ve çaresizliğinde kendini, insanları, eşyaları, gölgeleri, dilleri, dinleri, kadını, kadının bakireliği, evliliğin emelinde sevgiyi, ruh âlemdeki özünü, davranış ilkelerindeki etikliği, etiklikle vicdan vicdanla davranış, davranışla hareket kavramlarını anlamaya çalışan ve anladıklarını bir kaygısı olmadan isyanla anlatan bir edebiyat dehasıdır.

Sadık Hidayet’in en büyük sorunu; kendisiyle olan kavgasıdır. Bu kavga bu kitabında kıskançlıkla gelen çaresizliğin, kimsesizliğin varlığında getirdiği aczi yettir. Yazar herkesle kavgalıdır. İlk başta da kendisiyle verir en büyük kavgasını.


Usta kalemin yaşadıkları acımasızlığının bir sonucudur dillinin ustalığı. Zira yaşadıklarını ona, hayat ve de çevresindeki insanların acımasızlığı öğretmiştir. O da tüm kalbiyle bu acımasızlığa karşı ölümü arzulamıştır. Ve sonunda intihar etmiştir daha genç denilecek yaştayken. Şu cümlelerin gerçekliğine bakar mısınız? ; “ Sadece ölüm yalan söylemez! Ölüm geldi mi bütün kuruntuları yok eder. Biz ölümün çocuğuyuz. Dünyanın aldatmacalarından bizi ölüm kurtarır. Hayatın içinden bize seslenir, yanına çağırır. İnsanların dillini anlamadığımız yaşlarda, bazen oyun oynarken durakalırsak, sebebi ölümün sesini duymamızdır(S.83)” belki de yazar bu sesi bizden önce duyduğu için ve bizden önce gerçeği anladığı için erkenden ayrıldı aramızdan.

Yine anlatıcının ağzından dökülen şu cümleler, hem kitabın kurgusunun ağırlığından hem de yazarın yaşadıklarının bir belgesi ve beklentilerin bir gözlem içinde ele alışının en güzel örneğidir. Her ne kadar sonu hüsran olsa da bizler açısından tam da bu devirin insanların üzerlerine göre biçilmiş bir kaftandır. Bir de yazarın ağzından, anlatıcını yardımıyla insanların ve dünyanın gerçek sahiplerine bakalım, şöyle der yazar: “Dünya artık ne işime yarardı ki? Bu dünya benim için değil bir avuç hayâsız, yüzsüz, dilenci tabiatlı, çokbilmiş, kabadayı, gözü gönlü aç insanların olduğunu hissediyorum. Bunlar dünyaya uyumlu olarak gelmişlerdi; yeryüzünün, gökyüzünün güçlüleri karşısında, kasap dükkânın önünde bir parça et için et için kuyruksallayan aç köpek gibi, dilleniyor, yaltaklanıyordu. (S.82 ) bunu tekrar tekrar okuyup; “ ne de güzel anlatmış insanoğlunu ve onun kirli dünyasını” dedim kendi kendime.
Sadık Hidayet’in bir diğer özelliği de benzersiz, kurulmamış, yazılmamış, duyulmamış, tüm duyulara hitap eden, düşündüren, bazen isyana bazen de yeniden bazı durumları gözden geçirmeye yardımcı görevi üstlenen, bunu yaparken de karamsar ve melankolik bir ruh atmosferi içerisinde, yerine göre acımasızca cümle kurması ve bu cümleler de hakkikatı olduğu gibi yüzümüze vurmasıdır. Zaten karısını acımasızca öldürten, yaşlı adamdan şüphelenmeye sevk eden, yanına yardımcı veren ve bu yardımcının acıma hissi altına giren bu ruh halinden meydana gelen cümlelerin gerçekliği değil mi ?
Sadece anlatıcıya bakıp yazarın romandaki ruhunun yansımasını görmek mümkün… Bir de sürekli dille getirdiği içmeye dair şu dizeler hem anlatıcının hem de yazarın sürekli başvurduğu bir dergâh vardır. Sarhoşların ve unutkanların dergâhı…

“Gel gidelim içelim
Rey şarabı içelim
Şimdi içmesek peki
Ne zaman içelim”



Yazar sadece kendisiyle kavgalı değil. İnsanlarla, kâinatta var olan, çevresindeki inanç boşluklarıyla kavgalı olduğunu yukarıdaki cümlelerden anlıyoruz. Bir de Tanrıyla kavga ediyor Sadık Hidayet bu da doğal olarak İnancı sorgulatıyor her ne kadar sorgulayan anlatıcı olsa da: “Tanrılar insan şehveti dolayısıyla doğmuştur. Bir tanrı olmuştum; tanrıdan büyük olmuştum. Çünkü ebedi, sonsuz bir cereyan hissediyordum kendimde (S.92)” Velhasıl Kaan Murat Yanık’ın ifadesiyle; “… Sadık Hidayet bir baş dönmesidir”.

Sadık Hidayet’i anlatmak adına başladığım bu yazıya defterime yazdığım bir sürü cümleleri arasında birkaç cümleyle bittirmek iyi olur diye düşünüyorum. Kitabı üçüncü kez okumak için en kısa zaman da tekrar elime alacağım. O zaman belki de başka bir Sadık Hidayet ile karşılaşırız anlamadığımız o karanlık dehlizli karanlık cümlelerin barındırdığı ruh halinde.

“Gece ayakucuna basarak çekiliyordu.(S.32)”

“Düşündüm de, herkesin gökyüzünde bir yıldızı varsa, benim yıldızım uzak, karanlık, anlamsız olmalı belki de hiç yıldızım olmadı (S) ”

“Ölü kokusu, çürümüş et kokusu sarmıştı içimi (S.39)”

“Kendimle bir oda da yalnız kalamayacağımı düşündüm, kaçacak olsam peşimden gelmesinden korkuyordum (S.77)”


“Kendi içime kapandıkça, kışın bir deliğe gizlenen varlıklar gibi başkalarının sesini dinliyordum; kendi sesimi ise gırtlağımda hissediyordum (S83)”

Muzaffer Akar 
22 Şub 2016 · Kitabı okudu · Puan vermedi

Çağdaş İran edebiyatının en önemli eserleri arasında gösterilen kitabı okumak nihayet nasib oldu. Zaman ve mekan dışında bir rüya misali geçen öyküde kahramanlar sürekli birbirine dönüşüyor. Yazarın karanlık ve karmaşık ruh hali tamamen yazılanlara yansımış. Bir nevi Stefan Zweig anlatımı hissediliyor Behçet Necatigil çevirisinde. Kitabın sonunda yazarın arkadaşının ağzından hayat hikayesi var, bu biyografide yazar hakkında önemli bilgiler edinilebiliyor. Anlamak ve daha iyi yorumlayabilmek için tek okuma yeterli değil bir kaç kere daha okuyup sindirmek gerekli.

Kitaptan 250 Alıntı

MerveG 
23 Oca 2016 · Kitabı okudu · İnceledi · Beğendi · 10/10 puan

Yaralar vardır hayatta, ruhu cüzzam gibi yavaş yavaş ve yalnızlıkta yiyen, kemiren yaralar.

Kör Baykuş, Sadık HidayetKör Baykuş, Sadık Hidayet

Odamı sınırlayan dört duvar arasında, varlığımı ve düşüncelerimi kuşatan hisarın içinde ömrüm azar azar eriyor bir mum gibi, hayır, yanlışım var, ömrüm bir oduna benziyor, ocaktan düşen bir oduna: Öteki odunların ateşinde kavrulmuş, kömürleşmiş, ama ne yanmış, ne olduğu gibi kalmış bir oduna benziyor. Fakat diğerlerinin dumanından, soluğundan boğulmuş...

Kör Baykuş, Sadık HidayetKör Baykuş, Sadık Hidayet

Ve biz, henüz insanların dilini bile anlamadığımız yaşlarda, ara sıra oyunlarımızı yarıda kesiyorsak, bunun nedeni, ölümün seslenişini duymuş olmamızdır.

Kör Baykuş, Sadık Hidayet (Sayfa 69)Kör Baykuş, Sadık Hidayet (Sayfa 69)
Murat Sezgin 
06 May 2016 · Kitabı okudu · Beğendi · 9/10 puan

Yalnız ölüm yalan söylemez!
Ölümün varlığı bütün vehim ve hayalleri yok eder. Bizler ölümün çocuklarıyız, hayatın aldatmacalarından bizi o kurtarır.

Kör Baykuş, Sadık Hidayet (Sayfa 69 - YKY)Kör Baykuş, Sadık Hidayet (Sayfa 69 - YKY)

Butimar bir kuştur, deniz kıyısına çöker, denizin bir gün kuruyacağını düşünür, bu tasa yüzünden de su içmez hiç.

Kör Baykuş, Sadık HidayetKör Baykuş, Sadık Hidayet
Murat Sezgin 
06 May 2016 · Kitabı okudu · Beğendi · 9/10 puan

Herşeyin boş ve geçici olduğunu hissettim.

Kör Baykuş, Sadık Hidayet (Sayfa 64 - YKY)Kör Baykuş, Sadık Hidayet (Sayfa 64 - YKY)
Ferah 
08 Oca 2015 · Kitabı okudu · İnceledi · Puan vermedi

''Kendimi bütün ruhumla unutmanın uykusuna bırakmak istiyordum. Unutmam mümkün olsaydı, unutmak sürekli olsaydı, gözlerim kapansaydı da azar azar uykunun ötesine, mutlak hiçliğe gömülebilseydim, varlığını artık hissedemez olacağım noktaya varsaydım, bir mürekkep damlasında, bir musiki ahenginde ya da renkli bir ışında erir giderdim ve sonunda dalgalar ve şekiller öyle büyürlerdi ki, hissedilemezin içinde silinir, yok olurlardı. O zaman dileğime kavuşurdum...''

Kör Baykuş, Sadık HidayetKör Baykuş, Sadık Hidayet
25 /

Kitapla ilgili 1 Haber




Burası çok ıssız