Adı:
Kör Baykuş
Baskı tarihi:
2012
Sayfa sayısı:
95
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789750803024
Kitabın türü:
Orijinal adı:
Buf-i Kur
Çeviri:
Behçet Necatigil
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Yapı Kredi Yayınları
Baskılar:
Kör Baykuş
Kör Baykuş
Modern İran edebiyatının kurucularından Sadık Hidayet'in 1936'da Bombay'da yayımladığı başyapıtı, kendi deyişiyle "özenle hesaplanmış, net, bilinçli etkilerle dolu" ve "her sayfası bir partisyon gibi düzenlenmiş" Kör Baykuş (Buf-i Kur) , öteki yapıtları gibi, pek çok dile çevrildi, sadece Fransa'da (Andre Rousseaux: "Bu roman bence ülkemizin edebiyat tarihinde özel bir etki bırakmıştır") değil pek çok ülkede pek çok yazarı etkiledi.
Kör Baykuş şimdiye kadar okuduğum romanlar arasında en olağandışı olanlardan biridir. Anlamak, dolayısıyla da anlatmak çok zordur bu romanı. Her okumadan sonra, bu anlayamamaktan kaynaklanan anlatamamazlık öylesine çarpıcıdır ki, “sen anlamazsan, senin dediğin de anlaşılmaz,” diye bir not düşme gereği duyarsınız. Ama, kesinlikle oldukça doyurucu bir eser. Etkisinden uzun zaman kurtulamayacağınızı garanti veririm.

Çünkü, imgeler ve gerçeküstü simgeler bakımından çok zengindir. Okur Kafka üslubunu sayfalar arasında kesinlikle hisseder. Okur, Kafka’nın imgelerle yarattığı Kafkaesk labirentinde ağır ağır aynı yönde ilerlerken, Hidayet’in labirentinin bir döngü olduğunu fark eder. Aslında fark etmez, hisseder. Ama bilir ki, her İkisinin de yarattığı, kayıp oldukları labirentlerden çıkmayı başaramayacaktır. Aralarında bir algılama farkı vardır. Kafka ağır bürokratik cehennemde bir hiçliğin içine hapsolurken, Hidayet kendi içinde kaybolur.

Eserin temi, her bir bireyin kendi dışında var olan, kendisini çevreleyen dünyanın-dünyasının bilincine varma konusunda, hayatının merkezine aldığı bir var olma mücadelesidir. Ailesi, karşı cinsi, hemcinsi ve genel olarak şer şey. Bu temi dillendiren anlatıcıdan duyduğunuz her şey, sanki normal bir anlatıcının değil, sarhoş bir uyuşturucu bağımlısı zihnin hayallerinden, algılamalarından süzülür. Kocaman bir SANKİ'yi atlamamak gerek.

Neden böyle düşünürüz? Çünkü anlatıcı, metinde, gerçek anlamda ne bir zaman ne de bir mekan hissi verir okura. Hatta aktardığı olayların herhangi birinin cereyan edip etmediğini de anlayamaz okur. Aynı olaylar habire tekrarlanıp durur. Dönüşler, işte yukarıda değindiğimiz labirentin, kısır döngünün içine hapsolur. Anlatıcının sürekli yeniden üreterek oluşturduğu labirentin yeni halinin içinde anlatıcıyla beraber okur da kaybolur. Dairesel labirentin içinde gezinirken fark ettiğimiz geri dönüşlerde, aslında biraz önce geçtiğimiz yeri fark ederek kapıldığımız umut, karşılaştığımızın bir zaman ya da mekan değil, sadece hayali bir an olduğunu fark ettiğimiz an-ki bunu hep fark ettirir anlatıcı- karamsarlığımız büyür. Beynimiz deli gibi bir matematik üretip çalışmaya başlar. Huzurumuz kaçar. Aslında tüm metin boyunca çatlaklarla dolu duvarlarıyla, penceresiz odadan hiç çıkmadığınızı düşünürsünüz.

<<<<<Hayatım odamın dört duvarı içinde geçti ve geçiyor. Baştan sona hayatım dört duvar arasında geçti. Hep bir servi çiziyordum. Dibinde ihtiyar, kambur bir adam bağdaş kurmuş oturuyor, bir Hind fakirine benziyordu. Bir abaya sarınmış, başına bir şal bağlamıştı. Sol elinin işaret parmağını bir hayret ifadesiyle dudaklarına götürmüştü. Karşısında uzun, siyah entarili bir genç kız hafif eğilmiş, ona bir gündüzsefası uzatıyordu. Ve bir dere akıyordu ikisinin arasından. Ben bu sahneyi daha önce görmüş müydüm, yoksa rüyamda mı almıştım ilhamı? Bilmiyorum, bildiğim: çizdiğimin hep bu meclis, hep bu konu olduğuydu.>>>>>

Çünkü mekan, bir oda olmaktan çıkar, anlatıcının, ne zaman girilip ne zaman çıkıldığını muğlaklaştırdığı, bir mezarın sessizliğini, bir zihnin içini tanımlamak için kullandığı bir metafor haline gelir. SH’in yaptığı şey sizi deli birinin kafasına sokmak ve anlatıyı bu güvenilmez zihnin bakış açısıyla aktarmaktır.

Yanakları kızaran kadın, sadece bu yanak kızarıklığıyla hayatta değil, arada bir güzel gözlerini açıp, anlatıcının kağıdına resmedilirken aslında bir ölüdür de. Uzaktan hissedilen yaşam, yakınına varıldığında toprak-hayat-ölüm-toprak-hayat döngülü bir metamorfoza (Kafka) kaynaklık eder.

<<<<< Fakat yanına vardığımda bir ceset kokusu duydum, bir çürüme kokusu. Üzerinde küçük küçük kurtlar kıpırdaşıyor ve mum ışığında iki mayısböceği, gövdesi etrafında dolanıyordu. Ölüydü de niçin açılmıştı gözleri? Bilmiyorum. Acaba rüya mı görmüştüm, yoksa gerçek mi?>>>>>


Sanki sorgulanan normal bir bireyin değil, zihinsel, dolayısıyla duygusal deformasyona uğramış bir bireyin dünyayı nasıl algıladığıdır. Bu zihnin uğradığı deformasyon o kadar anormaldir ki, kendi içinde, sanki bu “iç” -ya da mekan gerçekmiş gibi, bu sefer de zamanla oynar. Okuru, metnin içinde götürdüğü bütün İran medeniyetlerinin anılarına taşır. Bu aslında toplumsal hafızaya bir yolculuktur. Bulunan testi işte bu gerçek ve aynı zamanda yaşanmış gibi hissedilen efsanelerin, birbirinin içinde erimiş toplumsal hafızanın metaforudur.

<<<<< O eski ressam, belki bin yıl önce, acıda çilede benim derttaşım değil miydi? Benim geçtiğim ruh hallerinden geçmemiş miydi? Ben ki şimdiye kadar kendimi yaratıkların en mutsuzu görüyordum, şimdi şimdi anlamaya başlamıştım: İnsanların, kemikleri çoktan çürümüşken, hücreleri belki mavi gündüzsefalarına karışmış yaşamaya devam ettikleri zamanlarda, şimdi şimdi anlamaya başlamıştım, insanların henüz tepelerde kerpiç kulübelerde oturdukları zamanlarda, aralarında feleğin hışmına uğramış bir ressam yaşamıştı; lanetlenmiş bir ressam, herhangi, benim gibi, mutsuz bir kalemdan ressamı belki.>>>>>

Bazen daha somutlaştırır.

<<<<< Meselâ bugün bir mezar kazdım, kazarken de şu testiyi buldum. Bir Rhages testisi, eski Rey yani, ya! Tamam, tamam! İşte sana veriyorum testiyi, benden sana yadigâr!>>>>>

Yaşadığı kısa hayatta bitkilere gönül vermiş SH, cinselliğin doğallığına doğa üzerinden bir gönderme yapmayı da unutmaz.

<<<<<Onu kendi tenimin sıcaklığıyla ısıtmak istedim, ona kendi sıcaklığımı verip ölümün soğukluğunu ondan almak istedim. Ola ki ona kendi ruhumu üflerim diye soyundum, yanma uzandım. Adamotu (ginseng-MN) kökleri gibi, dişi erkek, bitişiktik birbirimize. Zaten erkeğinden ayrı düşmüş dişi bir adamotunu andırıyordu vücudu ve tıpkı adamotu gibi, yakıcı bir aşkla yanıyordu. Ağzı bir salatalığın içi gibi buruk ve serinletici.>>>>>

Resimle de uğraşan SH, Edvard Munch'un Çığlık'ını kendi içinde tekrar tekrar üretip labirentine haykırır. El yordamıyla yolunu bulmaya çalışan okur, işte bu Çığlık'ın yankısında ilerler.

Gariptir. Batıyla İran’ın arasında Türkler vardır. Türklerle doğunun arasında ise İranlılar. Her iki ulus modernleşme yıllarında yüzlerini batıya çevirdiklerini sandılar hep. Oysa bu bir yanılsamaydı. Onlar batıya değil, birbirlerine bakıyorlardı. Anlamadılar bunu ama. Bunu hala fark etmediklerini düşünüyorum. Kaan Murat Yanık, Butimar, Sessizliğin Kanatları’nı yazarken, SH’tin “Butimar, deniz kıyısına çöker, kanatlarını açar, oturur tek başına,” dediğini elbette okumuştu.

Sitenin formatına uymak için incelememi burada kesiyorum. Amacım genel bir kavrayışa işaret etmekti. Kendi okumama yani. Belki de hiç olmamış mistik sevgisini/sevgilisin kaybettikten sonra büründüğü kapkara ruh haliyle sürrealist bir anlatıcı portre vardı romanda. Sizi temin ederim ki, bu küçücük romanda yazdıklarımdan çok daha fazlası var. Ölüm ve gençlik, dolayısıyla cinsellik, önemli motiflerdir. Ama çok daha motif bulabilirsiniz. Tekrar tekrar okuma yapılacak büyük romanlardan biridir. Ve sakın anlayamam diye çekinmeyin. Zor metin ama inanılmaz doyurucu. Asla pişman olmazsınız.

İyi okumalar dilerim.
İLK OKUMA: 29 Ekim 2016
İKİNCİ OKUMA: 3 Mart 2018

Sevgili NigRa 'nın başlattığı Sadık Hidayet etkinliğine ismimi yazdırdığımda kafamda beliren ilk düşünce 'Nasıl olsa Kör Baykuş'u okudum, bu vesileyle başka bir eserini daha okurum' şeklindeydi. Ancak daha sonra Kör Baykuş'un tek bir okumayla rafa kaldırılacak bir kitap olmadığı ve ilk düşüncenin tersine etkinliğin bana asıl faydasının bu kitabı bir kez daha okutmak olacağı fikri çok daha ağır bastı...

İyi ki de böyle bir karar vermişim diyorum ama şu da bir gerçek ki Kör Baykuş, ne kadar okunursa okunsun hiçbir zaman 'tamam ben bu kitabı çözdüm' diyebileceğiniz bir eser değil. Okuduğunuz zamana ve mekana, o anki halet-i ruhiyenize, yaşınıza ve bunun gibi pek çok etkene bağlı olarak her okumanızda size farklı şeyler anlatabilir bu kitap. Türü için tam bir karşılık bulamadım ve biraz düşündükten sonra 'halüsinasyon kurmaca' adını verdim:) Edebi açıdan bana göre bir başyapıt. Zihin dünyasını zenginleştirmek isteyenler için içi ağzına kadar dolu, hiç açılmamış bir kumbara gibi... Aynı zamanda çok nadide karşınıza çıkar bu tür eserler. Çünkü böyle bir hikayeyi böyle bir ustalıkla yazıya dökmek herkesin harcı değil. Kaynağını çok farklı bir zihin dünyasından alan bir nehrin, çok farklı yaşanmışlıkları önüne katarak uçsuz bucaksız bir denize doğru akması gibi... Okuyan içinse, o nehrin akıntısına kapılıp gitmemek neredeyse imkansız...

Dediğim gibi kitap her okuyanda farklı bir iz bırakıyor. O nedenle bundan sonra okuyacaklarınızın da benim kişisel yorum ve tespitlerim olacağının altını tekrar çizmek isterim.

Kitabımızda anlatıcının zihin dünyasında yolculuğa çıkıyoruz. Bu anlatıcı, hem maddi hem de manevi dünya ile ilişkisini tamamen kesip kendini dört duvar arasına hapsetmiş, saplantılı, ucu bucağı olmayan bir boşluk denizinin içinde çırpınan, uyuşturucu bağımlısı, aynı zamanda pedofili sinyaller veren bir şizofren... Eğer bu tip eğilimlere sahip değilseniz, anlatıcı ile ortak bir bağ kurmanız, kendinizi o anlatıcının yerine koymanız, o hikayesini anlatırken sizin de kendinizden bir şeyler bulmanız çok kolay değil. Ben kesinlikle böyle bir bağ kuramadığım için bu zihin yolculuğunda cam kenarından bir bilet alıp, oturup sadece manzarayı seyretmeyi tercih ettim. Daha doğrusu buna mecbur kaldım.

Gerçek bir kaybeden (loser) olan bu anlatıcının neden kendini böyle bir çukurun içine attığını, hayatının hangi aşamasından sonra 'kaybedenler kulübü'ne girdiğini, ne beklediğini ama neyi bulamadığını ben hikayesinden çıkaramadım. (Bütün bunların nedeni tutkulu bir aşk olamaz, olmamalı) Çünkü onun zihnine girdiğimiz andan itibaren o hep bu ruh halinin içindeydi zaten. Kitaptan çıkarabildiğim ise, onun kendini dahi yok edecek kadar büyük bir öfkeye sahip olmasıydı.

Öyle bir noktaya gelmiş ki, dışarı baktığında hayata dair hiçbir şey göremeyecek kadar körleşmiş durumda. Ona göre insanlar birbirinden farklı değil. Binlerce yıl öncesinden bugüne kadar her insan bir öncekinin devamı. Zamanın da hiçbir önemi yok. Kendi ifadesiyle "geçmiş, gelecek, saat, gün, ay ve yıl hepsi aynı şey." (s.41) Kısacası o, insanı teke, zamanı an'a, mekanı ise dört duvar arasına sıkıştırmış. Geçmişten bugüne yaşanan her şey koca bir an'dan ibaret. Yaşayanlar ise farklı bedenlerde de olsa aslında aynı kişi... Kitapta geçen erkek ve kadınların farklı özelliklere sahip olsalar da aynı fiziksel yapıda görünmeleri bu bakış açısı ile ilişkilendirilebilir.

Tamamıyla soyut bir fonda başlayan bu zihin yolculuğu, 38. sayfada kısa bir mola verdikten sonra içine bir tutam gerçeklik ilave edip rotasına devam ediyor. Annesiyle babasının evliliği, daha bebekken yalnız başına kalması, dadısı ve onun kızıyla olan hikayesi ve bu kızla olan evliliği bana göre bu soyut denizin ortasında bir ada gibi kendini fark ettiren gerçeklikler... Ancak bu gerçekliklerin, anlatıcının içinde bulunduğu durumda ne kadar payı var, orası muamma...

--------------------------------------

Neredeyse taban tabana zıt olduğum bu anlatıcıya karşı bir güzelleme yapacak durumda değilim. Çünkü herhangi bir konuda üzerimde bir etki bırakmadı. O soyut dünyasından alıp sorgulayabileceğim bir argümanı yok. Ona göre dış dünyada sıradan bir hayat yaşayan insanlar birer 'ayaktakımı'... İnançlı insanlar ise, dünyayı yöneten egemenler tarafından kandırılmış saf varlıklar. Tanrı'yı hayatının dışında bırakmış olması bir tercihir ve beni ilgilendirmez ancak Tanrı ve dine karşı getirmiş olduğu; 'Tanrı yok aslında, onu güçlü insanlar sizi daha rahat yönetebilmek için icat etti' şeklinde tek cümleyle özetlenebilecek eleştirisinin bana göre oldukça sığ bir eleştiri olduğunu da ifade etmeden geçemeyeceğim... Ve tüm bunların yanında hayatının merkezine ölümü koyan, neredeyse ölümle yatıp kalkan, afyona bağlanmadan hayatı sorgulamaktan aciz, gerçek bir kaybedenin, insanlara bu perdeden bakıp değerlendirmesini de oldukça çelişkili buldum.

Tabii bu söylediklerim tamamen anlatıcı özelinde geçerli. Sadık Hidayet'in kendisi bu kitabın ve anlatıcısının ne kadar içinde derseniz, bunu cevaplamak için bu kitabın tek başına yeterli olmadığını net bir şekilde söyleyebilirim. Neticede Sadık Hidayet de bu dünyada umduğunu bulamamış ve vedasını kendi eliyle hazırlamış bir yazar. Ancak onu bu noktaya getiren süreç, hayat ve insanlar hakkındaki fikirleri çok daha farklı olabilir... Gerçi hiçbir argüman intiharı meşru kılmaz ama yine de yazarı daha detaylı tanımak, hayatı hakkında daha fazla bilgi sahibi olmak, maddi nedenlerden ziyade soyut dünyadaki bir birikimin sonunda böyle bir teşebbüste bulunan birini anlamak açısından mutlaka bir katkı sunacaktır.

Zaten kitaptaki karakterle yazar doğrudan ilişkilendirilmesin diye kitabın sonunda yazarın arkadaşı Bozorg Alevî tarafından kaleme alınmış bir eklenti mevcut. Bozorg Alevi bu eklentide biraz vicdan rolü oynamış ve yazarı bir nevi korumaya almış. Örneğin; 'kitaptaki anlatıcı gözünü kırpmadan ekmek bıçağıyla kafa kesebilecek bir cani olabilir ama arkadaşım Sadık Hidayet, çocukluğunda tanık olduğu bir kurban kesme sahnesinden sonra bu olaydan çok etkilenip eti hayatından çıkaran ve hayatı boyunca ağzına dahi sürmeyen naif bir insan aslında' minvalinde cümleler mevcut...

Yine bu yazıda, Sadık Hidayet'in intiharını 2. Dünya Savaşı'na, ülkenin içinde bulunduğu duruma falan bağlamaya çalışmış ama intiharın böyle hayatın içinden maddi konularla gerekçelendirilmesi açıkçası bana çok inandırıcı gelmedi. Yine de çok ısrarcı değilim bu düşüncede... Sadece kendi hissiyatımı paylaştım sizinle...

----------------------------

İncelemeyi, kitaptan bir alıntıyla sonlandırmak istiyorum. Bu alıntı, anlatıcının analizi ve Sadık Hidayet'in anlatıcı ile ilişkisi olmak üzere iki parçada açıklamaya çalıştığım kitabın, her iki parçasına da dokunduğunu düşündüğüm bir alıntı...

"Fakat masal, her anlatanın, miras aldığı ruh durumunun sınırları içinde, tasarlayıp da eremediği dilekler için bir çözüm, bir kaçış yolu ancak." (s.51)

Herkese keyifli okumalar dilerim... Zihninize mukayet olun:) Sevgilerimle...
  • Olağanüstü Bir Gece
    8.1/10 (2.638 Oy)2.276 beğeni7.274 okunma871 alıntı37.842 gösterim
  • Amok Koşucusu
    8.4/10 (1.825 Oy)1.535 beğeni4.797 okunma775 alıntı24.216 gösterim
  • Körlük
    8.8/10 (1.337 Oy)1.304 beğeni3.033 okunma1.013 alıntı30.906 gösterim
  • Siddhartha
    8.4/10 (1.074 Oy)896 beğeni2.803 okunma508 alıntı17.882 gösterim
  • Ermiş
    8.5/10 (1.366 Oy)1.134 beğeni3.372 okunma1.577 alıntı20.380 gösterim
  • Anayurt Oteli
    7.4/10 (849 Oy)572 beğeni2.871 okunma120 alıntı13.350 gösterim
  • Fahrenheit 451
    8.4/10 (1.450 Oy)1.226 beğeni3.237 okunma1.188 alıntı29.030 gösterim
  • Açlık
    8.4/10 (982 Oy)887 beğeni2.911 okunma520 alıntı31.106 gösterim
  • Fakat Müzeyyen Bu Derin Bir Tutku
    7.4/10 (1.090 Oy)916 beğeni3.403 okunma516 alıntı26.668 gösterim
  • Palto
    8.7/10 (858 Oy)748 beğeni2.251 okunma182 alıntı12.281 gösterim
Hasan Ali Toptaş’tan Gölgesizler ‘ i okuduktan sonra bir inceleme yazamayacağımı düşünmüştüm. Öyle kaybolmuştum ki nasıl dönüp gelip kendime yerleşeceğimi bir türlü bulamamıştım. Sonra kendimi buluşumun hikayesini yazmıştım. Şimdi ise öyle boğuluyorum ki karanlıkta, nasıl çıkacağım aydınlığa? Bilemiyorum.. Bu defa yazıyorsam da sırf kendimi kendi gölgeme anlatabilmek için yazıyorum. Camı açıp çığlık çığlığa bağırsam mı, ışığı kapatıp soluksuz ağlasam mı kararsız kaldım çünkü. Bu sebeple yazıyorum. Siz duyuyor musunuz bağır/ama/dıklarımı?

Peki ya anlatıcının bağırdıklarını? Duydunuz mu hiç? Duyulabilir mi dersiniz? Kaç tanesini duyabileceğiz peki? Bir insan, başka bir insanın acılarının ne kadarını duyabilir içinde? Hiç mi? Hiç… O bağırsa bile biz sağırız; kendimizden başka herkese. Hiç kimse bu kadar acı çekmemeli yeryüzünde diyorum. Sonra diyorum ki kaçını gördün ki Meltem? Kaç tanesini duydun? Duyduklarının, gördüklerinin kaç tanesini hatırlıyorsun peki? Ağlamak istiyorum; bugüne kadar bunca acı çekmiş bütün ruhlar için dünyayı sele boğacak kadar çok ağlamak istiyorum. Ya da gülmek; omuzlarımı titrete titrete, tiz çığlıkları andıran bir sesle gülmek…

Öyle alt üst oldum ki, kelimeler bunu ne kadar karşılayabilir, bilemiyorum. Sanki başsız bir gölge gibiyim. Ya da biri dokununca düşüp yuvarlanıverecek kafamı taşıyorum şimdilik; fakat donmuş kalmışım. Öyle bir ölüm… Sahi ölüm demişken; insan ölürken neler düşünür acaba? Ya da öldükten sonra neler hisseder? Ölüm gibiydi der dururuz ama bilemeyiz ki hiç, ölüm ne menem bir şeydir. Huzur mu getirir acaba sahiden? Ah, ne yaptın bana böyle? Bunca keyifli bir zamanımda okuduğum şu satırlar bunca kasveti nasıl getirip soktu ruhuma? Ruhum; hep mi bu anı bekliyordu dalabilmek için bunca karanlığa?

Anlatmalıyım. Daha çok anlatmalıyım… Ah Zeze, şimdi seninle sekiz yüz elli iki bin kilometre hiç durmadan konuşabilirdim, biliyor musun, benzini düşünmeden.

Okumalıyım. Daha çok okumalıyım… Daha çok hayat öğrenmeliyim. Her defasında paramparça olacağını bildiğim halde ruhumun, bir umut yapıştırabilirim ruhumu diye, başka kitaplara sarılmalıyım. Ama önce bir kendimi okumalıyım elbette. Kim bilir, yarın olmaz belki. Kendimi tanımalıyım; bu gece.
Bir saattir kitap seçmeye çalışıyorum. Elime bir kitap alıyorum, okumaya niyetleniyorum geriye bırakıyorum. Anlatı okuyacağım diyorum, bir anlatı seçip okumak için gidiyorum, başlayamıyorum. Hikaye okuyayım diyorum, onu da bırakıyorum. Kitap seçme problemim her zaman vardı ama bu defa farklı bir şey de var bunun yanında. İçimde bir sıkıntı var. Hiçbir şey yapmak istemiyorum. Bu sıkıntı bu sabahtır hatta ne sabahı dün gecedir var. Aklım Sadık Hidayet’in Kör Baykuş’un da. Bu onun sıkıntısı. Daha önceden bir çok kitap da olmuştu oradan tanıyorum, üzerine yeni kitaplar okuyamıyordum. Huzursuzluğun Kitabında da olmuştu aynı durum. Yalnız onda içim daralmıyordu. Göğsüm sıkışmıyordu.

Dün geceyi hatırlıyorum, aklım kitabı okurken ki düşüncelerimde. Baştan normal bir roman, hikaye gibi başlamıştı. İlk başları da çok güzeldi, sitemler, aforizmalar. Sonra işler karıştı. Neredeydi bu Sadık Hidayet ne yapıyordu. Amcası mı gelmişti, gitmiş miydi? Kalendere o zihninden atamadığı resmimi çiziyordu yoksa Afyon mu çekiyordu. Ya da hiçbirisiydi. Masanın başına oturmuş vasiyetnamesini mi yazıyordu. O da mı değildi yoksa bir düş mü görüyordu. Birisi mi ölüyordu. Birilerini mi öldürmek istiyordu, öldürüyordu, polisler mi geliyordu. Güzel gözlü bir kadın vardı adeta hayat ışığı, onu niye öldürdük bu yaşlı adam da nerden çıktı, ya ya diye konuşan. Bunlar neyin simgesi bu imgelemleri zihni nasıl yarattı. Yoksa vasiyetnameyi yazarken anlattığı anılardan mı geliyorlardı. O kahpe kadını öldürdük mü yoksa kabustan mı uyandık. Her şey çok karışıktı. Aynı geceler boyu gördüğüm kabuslar gibi. İç içe iç içe bir sürü karışık görüntüler. Acı gerçek acı. Sarsılarak uyandığın kabuslardaki acılar elbette ki gerçekten daha gerçektir. Kan ter içinde uyanıp geriye uyuyamazsın. Hatta o kadar gerçektir ki uyandığında 5 dakika kendine gelemez, şok etkisinden çıkamazsın. Boş boş etrafına bakarsın. Bu adam bunu mu anlatmıştı, anlattığı buysa nasıl anlatmıştı. Yoksa Afyon çekerken gerçekle düşü mü karıştırmıştı. Gerçekten kemik saplı bıçakla birilerini öldürüp düşteyim mi sanmıştı.

Sen ne biçim yazarsın bana bunları niye yapıyorsun? Böyle kitap mı yazılır. Acı bu kadar mı gerçek anlatılır. Okuyucunun içine böyle mi işlenir. Yazarsam geçer diye yazıyorum ama geçmiyor. İçimdeki sıkıntıyı atmak istiyorum ama yüreğime oturdu çıkmıyor. Belki de o raftaki zehirli şarabı ben içmeliyim yoksa o da mı rüyaydı. Hangisi gerçekti hangisi rüyaydı. Yoksa gerçek olmayan bu hikayeyi okuyan ve bunları yazan ben miyim? Ya da hiçbirimiz gerçek değil birer zihin ürünü müyüz?

Herkese kabussuz geceler dilerim..
Kör Baykuş ...Modern İran Edebiyatının baş yapitlarindan birisi.Aynı zamanda Sadık Hidayet'in İlk romanı .


Kör Baykuş kesinlikle okumuş olduğum sıradışı bir kitap.Enerjimin çok düşük olduğu zamanda bu tarz bir kitabı okudum.Yazarın başarılı bir şekilde yansıttığı ruh haline ister istemez bürünmüş oldum.Normalde kitabı okurken veya kitap bittikten sonra inceleme taslağı çıkarırım .Ama kitaptaki karakter ısrarla elimdeki kağıdı çekip çekiştirdi ,halini ve derdini benimle paylaşmak istemedi.Şahit olmamı istemedi.Sizinle benim dertlerim arasında kocaman bir uçurum var ,alaycı gulumsemelerinize ve boş nasihatlerinize ihtiyacım yok benim ,dedi .

»»»»Hayat tecrübelerimle şu yargıya vardım ki, başkalarıyla benim aramda korkunç bir uçurum var, anladım, elden geldiğince susmam gerek, elden geldiğince düşüncelerimi kendime saklamalıyım. Ve şimdi yazmaya karar vermişsem, bunun bunun tek nedeni, kendimi gölgeme tanıtmak isteğidir.

Kendisini hapsettigi o rutubetsiz ,karanlık dipsiz kuyunun içinden elimi uzattım ona,sırtını döndü bana .Elimdeki kağıdı aldı ,arzulariyla,ihtiyaclariyla bana benzeyen siz ayaktakimi,yalnızlığın beni kemirip bitirdiği bu derdin çaresi yok.Sizin eglenmenize ,hor bakmaniza da gerek yok.Çünkü derdimin çaresi yok.Lütfen yalnız bırakınız ,gölge etmeyiniz .Büyük bir iştahla kendisini yutarcasina dinlemeye hazır olan gaz lambasının duvara yansıttığı gölgesine tanıtmaya başladı yaşadıklarını,zihninde kalanları bir matruşka misali anlatmaya...

Kör Baykuş kitabı kesinlikle okunması zor bir kitap değil.Gayet akıcı bir dili var.Çevirisi şahane.Zaman ile mekanın iç içe girdiği yoğun bir kitap .Anlaşılması ve anlamlandirilmasi oldukça zor bir kitap .Kitabı anlayabilmek için yazarın hayatı hakkında da bilgi sahibi olmamız gerekiyor .Yazarın ölmeden birkaç sene önce söylemiş olduğu şu cümle çok etkiledi beni ...

»»»"Hayat hikâyemde önemli bir şey yok, başımdan ilginç olaylar geçmedi. Ne yüksek bir mevki sahibiyim, ne de sağlam bir diplomam var. Okulda hiçbir zaman örnek bir öğrenci olamadım, başarısızlıklar her yerde buldu beni. Nerede çalışırsam çalışayım silik, unutulmuş bir memurdum; şefleri memnun edemedim. İstifa ettim mi seviniyorlardı... Bırak gitsin,gitsin, yaramaz! Çevrem böyle görüyordu beni, haklıydılar belki de."

Yazar depresif psikolojisini ,cinnet geçiren ruh halini kahraman üzerinden,
- kendisinin yaşamından izler taşıması-
o kadar başarılı bir şekilde yansıtmış ki aslında hayatından birkaç bilgiyi okuyunca hüzünlendim .Nasıl bir hayata maruz kaldı ki çıkış noktası olarak ölüme ve boşluğa sığındı .Çareyi intihar etmekte buldu. Kitabı okurken tam bir karamsarlık,yalnızlık,itilmislik,
köşeye sinmislik ,ait olamamislik,karanlık bir kuyuya hapsolunmusluk,yardım cigliginizi duyuramamislik,üstünüze adeta karabasan cokmusluk,çaresizlik,bogulmusluk ,dermanı olmayan bir derde tutulmusluk,nefes alamamislik,bogulmusluk,tükenmişlik,yorgun dusmusluk ,tutunamamislik gibi tüm duyguları o incecik kitaba nasıl sigdirmis yazar hayret ediyorsunuz .

Siz de kahramanı biraz olsun anlayabilmek için bu tarz duygulardan an'lık dahi olsa nasibinizi alıyorsunuz .Aslında kitabın belli başlı bir olay örgüsü yok.Kafamdan çok defa matematiksel islemlerle
parçala -birleştir ,tumevarim ,tumdengelim yöntemlerini kullandım ama nafile.Fizik ile metafizik,duygu ile mantık ,rüya ile gerçek arasında kalınmış, çıkmaz yola sapilmis,kaybolunmus matruşka misali actikca bambaşka bir kurguyla, karakterin binbir surat haliyle karsilasabileceginiz bir roman .

Kitaptaki ihtiyar kambur,testi ,kötü kadın,dadı,ihtiyar kasap gibi karakterlerle sembolik bir mesaj vermiş olabilir yazar.

»»»Bu aşağılık dünyada ya onun aşkını isterim ya da hickimsenin !..

Yazar yukarıdaki alintida da ifade edildiği gibi kadın ve adamotu bitkisi tasvirli ,engelleyemedigi cinsel arzusunu puslu bir ortamdan kaçış,birisine sığınma isteği,ötekine derdini anlatma ihtiyacı ,anlattıkça rahatlama,yükünü hafifletme,karanlık odasına sinen ışık huzmesi kadar sevgi ihtiyacını ancak ve ancak kadın ve cinsellik metaforu üzerinden giderilebilecegini düşünerek açıklamış olabilir .

Yazar kahraman üzerinden döneme ilişkin elestirisini para ve şehvet peşinde koşan ,ikiyüzlü ,biri ötekinin kopyası,hayatları midelerine inmiş,özür dileyerek mutfak ile tuvalet arasında tikinmakla gecen,yerine ve kişisine göre maskelerle gerçek yüzleri örtülü ,vicdansız ,kasaptaki bir sinir parçası et için kuyruk sallayan köpek misali "ayaktakimi" olarak adlandirmis.Maalesef günümüzde çok da yabancısı olmadığımız paraya ve güce göre maskelerini değiştiren ,akıllarını ,fikirlerini hatta ahlaklarini satmış ,satın alınmış,
toplumda adeta bir asalak ,parazit misali yaşam süren ,kendi huzur ,mutlulukları için huzur bozan "ayaktakimi" guruhu azimsanmayacak kadar çok maalesef...Gerçekler ve sisli hava dağıldığında,Güneş karanliklardan başını gösterip yüzümüze gülümsemeye başladığı zaman, boyuna değiştirmeye kalktiklari o maskelerin hiçbir faydası olmayacak maalesef.Gerçekler tum çıplaklığıyla yüzlerine şamar misali tokadini vuracaktır elbet .


Son olarak kitabın kapağı çok dikkatimi çekti .Yazarın bununla ilgili bir mesajı olabilir mi acaba,neden kitaba da adını veren ,kahramaninin gölgesini de benzettiği baykuş metaforu kullanılmış diye düşünürken karşıma söyle bir bilgi çıktı .

Leonardo DaVinci "Masallar,Kehanetler,Nukteler ve Diğerleri " adlı eserinde baykuş metaforuyla yazarın anlatmak istediğini özetler nitelikte ...

***61.  Hayvan Ktb:        Baykuş ve Kukumav. Bu kuşlar, onlarla alay edenleri, canlarını alarak cezalandırırlar; doğa, beslenmeleri için böyle bir düzen öngörmüş.

***57. Kehânet:   Ökseyle Kuş Avlamamızı Sağlayan Kukumavlar ve Baykuşlar üzerine. Birçokları kafesi kırılarak ölecek ve karanlıktan çıkıveren korkunç yaratıklar yüzünden birçoklarının gözleri yuvalarından uğrayacak.

Baykuş simgesel olarak bilgiclik ve ölümü temsil ediyor .Yazar da kahramanı üzerinden tek gerçeğin ölüm olduğunu,sadece ölümün yalan soylemeyecegini,tum vehimleri ölümün ortadan kaldirabilecegini, hayatın mide bulandırıcı,tiksinti verici aldatmalarindan yalnızca ölümün kurtarabileceginin altını çizerek ölümü bir kurtuluş yolu ,çıkış yolu olarak görüyor .Kendisine cektirenlere ,alay edenlere,hayatı dar edenlere de baykusun tum yirticiligiyla avlanmasiyla hak ettikleri ,layık oldukları cezayı canlarını alarak vermiş olduğunu düşünüyor .Ayrıca kör baykuş metaforuyla güç sahipleri istemiş olabilirler ki halk görmesinler,duymasinlar,
akledemesinler,hakikatin cigirtkanligini yapmasınlar .Her şeye kör misali gözleri ,suurlari kapalı kalsınlar .Şayet baykuş misali bilgiclik taslayip,uyusturulmus bunyeleri uyandirirlarsa layık oldukları yer adeta bir kafes,bir hapishane ,bir tımarhane...Adına ne koyarsanız koyun .Tabiki bunlar benim kendi yorumum .

Erhan Bey'in de dediği gibi ,

Keyif'siz Okumalar :)))
"Derdin öyle derin ki, gözlerinin ta derinlerinde. Ağlayınca gözyaşın gözlerinin derinlerinden geliyor, yoksa akmazdı gözyaşların!.."

#Sadık Hidayet'in derdi o kadar derin ki, okurken bunu yazmak için yazmış olmadığını sarsılarak anlıyorsunuz. Kurgu ya da süsleme olmaksızın anlatılan hezeyanlar ve eserin kasvetli havası etkiliyor. Bu eseri sitedeki pek çok arkadaş mükemmel bir biçimde incelemiş zaten. Kendisi için "Doğu'nun Kafka'sı" deniliyormuş, doğru olabilir ancak ben okurken Avusturyalı şair Rainer Maria Rilke ile daha çok benzerlik buldum. "Malte Laurids Brigge'nin Notlarına" da bakabilirsiniz. Eğer bu eseri sevdiyseniz, onu da beğeneceğinizi düşünüyorum. Özellikle Tanrı hakkındaki görüşleri. Rilke gibi Sadık Hidayet de, tam bir inkar içinde değil, ikisi de sitemkar ve terkedilmiş gibi hissediyor. Tanrı o kadar Yüksekte ki, ona ulaşmak mümkün olmuyor...

#Bunun dışında Zweig'ın "Amok Koşucusu" Kitabındaki gibi saplantılı bir ilgi söz konusu. Sadık Hidayet hınç ve şehvet, bağışlanma ve aşk arasında gidip geliyor devamlı. Karşı tarafın hain ilgisizliği hepten baştan çıkarıcı hatta yıkıma götüren bir unsur olarak görülüyor. Ama bu nefret-aşk, onun ruhundaki kasvetli halin yalnızca bir kısmı.

#Bahsettiğimiz yazarlar, dünya savaşlarının ortasında yaşamışlar. Her ne kadar bireyciliğe sığınmış gibi görünseler de, naif insanlar için bunun vahşeti eserlerindeki bu boğucu atmosferle kendisini gösteriyor.

#Yazar eseri okurlara değil de, gölgesine yazmış gibi. Gölge ve Gündüzsefası çiçeği sık kullanılan bir motif olmuş.

#Arkadaşı Bozorg Alevi'nin eserin sonunda yazmış olduğu biyografi eseri daha da anlamlandırmamızı sağlıyor.

#Eserde neden-sonuç ilişkisi arayanlara sıkıcı gelebilir. Ama Hidayet'in yaşamış olduklarının bir sonucudur bu eser. Yaklaşık 90 sayfadır ama yoğundur.

#Ömer Hayyam'dan çokça etkilendiğini biliyoruz, sürekli Hayyam rubailerine rastlarız bu yüzden.

#Okuduktan Sonra bir zamanlar yeryüzünün gelini diye bilinen ve Moğol istilasıyla yıkılan "Rey" kentini ve Hayyam'ın da yaşamış olduğu "Nişabur"u merak ettim.

Sadık Hidayet'in diğer kitaplarını da merak ettim. Ancak Kafka, Rilke, Oğuz Atay, Plath gibi yazarları okuduktan sonra insanın ruh hali karamsarlığa ve ölüme bir adım daha yaklaşıyor gibi oluyor. Hidayet de böyle. Dün eseri okurken hava da o kadar bunaltıcıydı ki, eser iki kat daha fazla etki etti.

#Son olarak çeviriyi yapan Behçet Necatigil'e sevgilerimi saygılarımı sunuyorum. Yine de bu güzel eseri orijinal dilinden okumak nasıl olurdu diye düşünmeden edemiyorum. Hepinize keyifli okumalar dilerim...
Goethe: "Dünya hassas kalpler için bir cehennemdir" derken kendinden belki 150 yıl sonra yaşayacak Sadık Hidayet'i de kast ettiğini bilebilir miydi?

Hidayet, zengin bir aileden gelmesine rağmen çalışmaya hatta farklı farklı konularda çalışmaya meraklı, maymun iştahlı bir adam olmasının yanında (ki bunu ruhundaki onulmaz boşluğu doldurmaya çalışması olarak yorumlayabiliriz) edebiyatın uçsuz bucaksız dünyası bile onun kendi zihin labirentinden çıkış kapısı olamamış, en sonunda hiçliğin mutlu sessizliğinin tek kaçış yolu olduğunda karar kılmış bir çeşit ruh hastası.

Kör Baykuş'u okurken özellikle aklıma gelen birkaç şey;
Yazar, yaratmak için acı çekmek zorunda mıdır? Koyun kesmekle karısını doğramayı aynı derecede dayanılmaz bulmasının vejetaryenliğiyle ilgisi olabilir mi?
Ve yazarı "Hepinizden tiksiniyorum" kıvamına getiren olaylar silsilesi neler olabilir? idi.
Tüm yaratım(sanat) dünyasına bakıldığında en büyük sanatçıların çoğunun en çok acı çekenlerden, en hisli ruhlardan çıkması bir rastlantı tabiki değildi. Ama bunun bir lanet mi, yoksa lütuf mu olduğu tartışmasını size bırakıyorum. Ya da Sadık Hidayet'e Prozac 20mg kapsül yazan bir hekim bu kitabın yazılmasını önleseydi, bu sizce iyi mi kötü mü olurdu? Mesele Hidayet olunca sorular soruları doğuruyor değil mi.

Biraz psikolojiden girelim.
Aşağılık kompleksi en sonunda neredeyse her zaman üstünlük kompleksine dönüşür prensibi SH'de açıkça hayata bürünüyor.
Acınası bir loser olmasının yarattığı öfkeyi, "kavun şeklindeki kafası", tam zıttı bir tepkiyle, başkalarından üstün olduğu yanılgısına dönüştürüyor. Diğer herkesten
"aşağılıklar" "soytarılar" diye bahsetmesini aslında kendine olan nefretinin dışa vurumu olarak nitelendirmek herhalde isabetli olur.

Bu kitabı okurken yorulduğumu da itiraf etmeliyim. En son Kinyas ve Kayra'da bu kadar bunalımlı bir havayı solumuştum. Sadık Hidayet'in ruhunu ezen karanlık, taa ilkokulda din hocasının her ders okuyup beynimize çivilediği ilahide mi gizliydi hissettiği bunalmışlığın sebebi:

"Gönül kuşunu eyleyemedim x2
Dünyaya mesken bağlayamadım x2
Yandı yüreğim ağlayamadım. "

Yoksa hayatında en çok etkilendiği, beni yaratan adam dediği Ömer Hayyam üstadın mısralarında mı:

"Hep bir çember, dolanıp durduğumuz,
Ne önümüz belli, ne sonumuz.
Kim varsa bilen çıksın söylesin
Nerden geldik, nereye gidiyoruz."

Belki de Kör Baykuşta dünyaya bakış açısını açıkça kendisi de açığa vurmuştur:

"Gözlerim kapanır kapanmaz karşımda sisli bir dünya belirdi. Kendi yarattığım ve düşüncelerime hayallerime uygun bir dünya. Her halde uyanıkkenki dünyamdan çok daha gerçek, daha doğal bir dünya. Sanki düşünce ve hayallerim için bir engel, bir bağ kalmıyor, o zaman ve mekân baskısı kalkıyordu. Gizli ihtiyaçlarımın doğurduğu birikmiş, yığılmış bir şehvet duygusu, uykuda özgürlüğüne kavuşuyordu. Biçimler, durumlar inanılmaz fakat doğal çizgileriyle canlanıyorlardı. Uyanınca da varlığımdan şüphe ediyor, çünkü zaman ve mekân kavramını yitirmiş oluyordum."
Her ne olursa olsun bir şeyler söylemeye çalıştığı kesin. Hem de haykırırcasına. Görüyorsunuuz! Anlatmaya gereh yok!

Kör baykuş'un ilk yarısında önümüze kocaman bir kapı çıkıyor. İkinci yarısında ise anahtarı buluyoruz. Ama ilk kısım bu anahtar olmadan açılmayan bir kapı olduğu için tekrar okunmadan kapıyı geçip Hidayet'in ruh labirentine hoşgeldiniz yazısını göremiyoruz. Hele ki kişiliği hakkında küçük çaplı da olsa araştırma yapmadıysak daha da zor. Ama birkaç kez okunduğunda bu labirente kuş bakışı bakılıp çıkış olmadığını, çıkışın illüzyondan ibaret olduğunu görürüz.

Bu kitaptan sonra bir de Camus'un Sisifos Söylenisini okumayı planlıyorum, ki hayatın absürd doğasına ve acılarına karşın Camus'un intihar değil 'Absürdü yaşamak' tepkisini, Hidayet'in intiharı bağlamında rahmetli Hegel efendinin diyalektik anlayışıyla sentez edebileyim.

Ve unutmadan söyleyeyim; Sadık Hidayet'in hayatına hükmeden depresif bakış açısı, gerçeği olduğu gibi değil çarpıtarak algılamasına sebep olmuştur. Yani bizi hayalle gerçeğin ağından örülü bir labirente sokan Hidayet, aslında neredeyse hiçbir zaman kendi çarpıtılmış gerçekliğinden dışarı çıkamayan, hayal aleminde yaşayan zavallı bir kör baykuş, bir yeraltı adamıdır. Kör olmayan ama akut görme bozukluğu olan, karanlıkta iyiyi arayan değerli okurlara selam olsun. Buhranlı okumalar.
“Siz bilmezsiniz size anlatmak da istemem”

Sezai Karakoç

HERKES KENDİNE AĞIRKEN HAFİF KALIYOR BAŞKASINA AĞLAMAK

Kör Baykuş.. Henüz birinci sayfadaki şu ifade bize bu kitabın anlatılmasının ve anlaşılmasının ne kadar güç olduğunu açıklamaya yetmiyor mu?

“Acaba bir gün bu metafizik olguların ,ruhtaki bu kendinden geçme halinde ve uykuyla uyanıklık arasında beliren gölgeler yansımasının sırrı anlaşılacak mı?”

Ne diyor Sadık Hidayet? Al bu benim çocukluğum,ergenliğim,gençliğim. Al bu benim yalnızlığım, hayallerim,düşlerim,melankolim. Al bu benim sevgim,aşkım,cinselliğim. Al bu benim bedenim, ruhum. Al bu benim başladığım yere döndüğüm çemberim.

Dücane Cündioğlu zaman zaman bir soru sorar. “Kendini hiç özlemiyor musun?”

Kendimizle aramızdaki mesafe ne haldedir farkında mıyız?Biz ne ara başka biri olduk ya da tam olarak kendimiz olamadık. Kendimizi dışarıdan izleyebilsek ne düşünürdük? Belki de bazıları bunu başarıyordur. “Kendimi kendimden çıkarsam sıfır kalmaz” diyen şarkıcı da bu yolun yolcusu değil mi?

Kadınlar.. Hidayet’i ve yeryüzündeki istisnasız bütün erkekleri avucuna alanlar. Bir muhtaçlık hikayesi bu, kınamayın kimseyi. Kadınlarla örülü saltanatı yıkılan erkeklerin dünyası bu. Yine de kadınlara koşup, çırpınıp ,ulaşıp tamamlanmaya çalıştıkları bir insanlık hikayesi bu.

Aşk.. Gençlikte ve belki bir de genç kalanlarda görülen iflah olmaz saplantılı duygu. Erkek açısından bakarsak Leyla’yı gördükten sonra Mecnun olan kişi artık bir başkasıdır. Erkeğin bir kadında aradığı aslında her kadında aradığıdır. Her kadında aradığı da o bir kadını bulma çabasıdır. Bir şefkat arayışıdır bu, kınamayın.

Zeki Demirkubuz’un birbirinin devamı niteğilindeki iki filmi “Kader” ve “Masumiyet” ne çok şey anlatır. İzlemenizi tavsiye ederim. Bir anlık yakınlık uğruna ömrünü feda etmek. Dostoyevski ,” beyaz geceler” kitabının girişine Turgenyev’in sözünü iliştirmiştir, “Yoksa o bir anlık da olsa senin gönlüne yakın olsun diye mi yaratıldı?”

Ölüm. İnsan ölümden gelip ölüme giden varlık. Gülmek ve ağlamak ne kadar iç içe ve aynı bütünün parçalarıysa , hayat ve ölüm de öyle. Aynı zamanda bir o kadar da zıtlıklarla dolu.Ölümün çokça anlatıldığı,nerdeyse ölüm üzerine inşa edilen bir kitap.

Kitap herkes için başka şeyler görüp başka şekilde yorumlayacağı bir metine sahip. Metaforlar,imgeler,hayaller. Belki de gerçeğin ta kendisi de biz bilmiyoruz. Her şeyin zıttıyla bilinebildiği bir kainattayız. Tanımlamak için zıtlıklara ihtiyacımız var. İsmet Özel, “küfre yaklaştıkça inancım artıyor “ diyor şiirinde.Kitabı da belki bir bakıma özetlemeye yeter bu şiir. Böylece noktalayalım, ya da aralık bırakalım kapıyı..

Kanla Kirlenmiş Evrak

karanlık sözler yazıyorum hayatım hakkında
aşklarım, inançlarım işgal altındadır
tabutumun üstünde zar atıyorlar
cebimdeki adreslerden umut kalmamıştır
toprağa sokulduğum zaman çapa vuran adamlar
denize yaklaşınca kumlar ve çakıl taşları
geçmiş günlerimi aşağılamaktadır

karanlık sözler yazıyorum hayatım hakkında
ve rüzgar buruşturuyor polis raporlarını
kadınlar fazlasıyla günaha giriyorlar
bazı solgun gömleklerin çözük düğmelerinden
çelik tırpan gibi silkiniyor çocuklar
denizin satırları arasında
gece arsızca kükrüyor paslı beyninde şehrin
küfre yaklaştıkça inancım artıyor

karanlık sözler yazıyorum hayatım hakkında
öyle yoruldum ki yoruldum dünyayı tanımaktan
saçlarım çok yoruldu gençlik uykularımda
acılar çekebilecek yaşa geldiğim zaman
acıyla uğraşacak yerlerimi yok ettim.
ve şimdi birçok sayfasını atlayarak bitirdiğim kitabın
başından başlayabilirim.
Sadık Hidayet ismiyle sitede tanıştım ilk defa. Konu ile ilgili cehaletimden, son dönemlerde tanıdığım Fürüğ Ferruhzad (sayılırsa bir de Ömer Hayyam) dışında kimseyi bilmiyordum İran Edebiyatından. Sitedeki Hacı Ağa incelemelerine bakınca, Aziz Nesin gibi genel olarak muhalif birisi olduğunu sandım Sadık Hidayet'in. Sonra Kör Baykuş incelemelerini okudum uzun bir süre.

Kitaptan nefret edenler ve kendisine bir şey ifade etmediğini belirtenler dışında hemen herkes eserin bir baş yapıt olduğu konusunda birleşiyordu. Kısa olmasına aldırılmamalı, derin bir okuma yapmalı, hatta bir kaç kere okunarak düş ile gerçek arasında geçen döngüsel hikayenin içine girilmeli tespitleri de yapılıyordu genel olarak. Ölüm arzusu ana temaydı anladığıma göre. Ama daha sonra incelemelerde fikirlerin fazlasıyla dallandığını gördüm. Herkes farklı bir şeyler alıyordu kitaptan. Hinduizm'e atıf yapanlar, Kafka/Poe'dan esinlenmiş diyenler, kitabın sonunda hayatını anlatan arkadaşına destek çıkıp Hayyam'ın büyük etkisini görenler , eseri distopya olarak niteleyenler, afyon bağımlısı bir şizofren'in düşlerini yorumlayanlar, çocuk tacizcisi/ nekrofili bir karakter üzerinde duranlar, romanın sizi gitgide kendisine ya da ölüme çektiğini iddia edenler, vs.vs. Bu 80-90 sayfa kitaptan herkes bir şeyler almıştı gerçekten. Hatta tıpkı Ulysess ya da Hayatı Kullanma Kılavuzu gibi, kitabın anlaşılabilmesi için bir kitap yayınlanmıştı Türkiye'de. (Oğuz Demiralp, Kör Okur)

Haliyle başladım kitabı okumaya ben de (Olumlu eleştiriler olmasaydı da başlayacaktım gerçi). İncelemelerin büyük bir kısmında göreceğiniz o cümleyle başlıyordu kitap. "Yaralar vardır hayatta, ruhu cüzzam gibi yavaş yavaş ve yalnızlıkta yiyen, kemiren yaralar." Yazarın bir yarası olduğunu düşünüyorsunuz tabi hemen. Kitabı sonuna kadar okuyunca da anlıyorsunuz bu yaranın ne olduğunu. Başlarda fazla giremedim kitabın içine, yazarın betimlemeleri öne çıkıyordu (benim hoşuma gitmiyor fazla doğu tarzı betimlemeler, beğenenler çıkabilir tabi) Sonra olaylar gelişti, her şey farklılaştı. Metafor üstüne metafor, içiçe geçen gerçekle hayal, yazarın nerede bitip kahramanının nerede başladığı, herşeye karşı bir eleştiri/isyan, ölüm korkusu, ölüm sevgisi, sürekli değişim, değişenlerin sürekli tekliği, sürekli tekrarlanan deja vu'lar (kitapta değil sizin kafanızda) üst üste geldi . Gerçekten de herkesin farklı bir şey aldığı kadar vardı kitaptan. Farklı bir deneyim diye düşünüp bırakabilirdim kitabı, ama gerçekten çok şey vardı alınacak.

Kitabı okurken not aldım bayağı, inceleme yapınca yazarım diye. Ama kullanmayacağım onları. Bu kitabın güzel yanı zaten sadece size özel bir şey olması belki. Okuyup yaşamanız gerekiyor. Benim gibi kitaptan önce okumayın incelemeleri, ya da ilgili yazıları. (İkilem oldu biraz biliyorum) Kitabı okuyun, sonra bakın diğer herşeye, herkese. Başkaları ne görmüş,ne almış ondan, öğrenin. Sonra onlarla özel bir şey paylaştığınızı fark edip mutlu olun ve tekrar okuyun kitabı. Yeni bir şeyler hissetmek için tekrar okuyun.(Burası kişisel gelişim köşesi gibi oldu galiba). Oğuz Demiralp'in kitabını inceledikten sonra ben de tekrar okuyacağım ve farklı bir keyif alacağıma eminim. Teşekkürler.

NOT 1: Kitabın sonunda arkadaşı Bozorg Alevi'nin Sadık Hidayet'in yaşamı ve kitap üzerine görüşlerini okuyoruz. Özellikle kitabı yazarken afyon kullanmadığını belirtmesi gibi bazı cümleleri nedense bir parça korumacı geldi bana.

NOT 2: YKY yayınlarından Behçet Necatigil'in çevirisi oldukça güzel. Ama Almanca çevirisinden çevrilmiş olduğu için, oriijinalle bazı farklılıklar olabilir diye düşünüyorum. Mahmut ÇAYIR Bey'in Ayrıntı Yayınlarından incelediği kitapta Gündüz Sefası yerine Nilüfer geçiyor anladığım kadarıyla. Başka farklılıklar için iki çevirinin de karşılaştırılması gerekebilir.

NOT 3: Bazı incelemelerin sonunda "Keyifli Okumalar" temennisi gördüm . Lütfen aldanmayın, bu kesinlikle keyifle okunacak bir kitap değil.
Şimdi ben bu kitabı neden okudum, niçin okudum ,nasıl okudum, sahiden okudum mu?

Şırfıntı öldi mu?
Isız acun kaldi mu?
Anlatıcı öçin aldı mu?
İmdi beyin yırtilur.

Şuraya kafasında deli sorularla, imge çözeceğim diye beyni yanan bir adet zeyneb çizelim. Duman kokuları geldi di mi?

Kitap dün bitti evet. Fakat ben de bittim. Hani moddan çıkamamama mı yanayım? Haftalarca ışıl ışıl bir Pazar günü bekleyip, bulmuşken günümü bu kitapla kasvete boğduğuma mı yanayım? Kurguyu tam manada idrak edemememe mi yanayım bilemedim. Hala “Mecnun aslında engelli bir çocukmuş. İsmail abi var ya, japon balığıymış. Erdal Bakkal var ya Erdal Bakkal, tuzlukmuş o ya.” afallayışındayım. Bende bıraktığı etkiyi varın siz düşünün.

Sanırım Sadık Hidayet ne kadar “Hayat tecrübelerimden şunu anladım ben: Meğer benimle başkaları arasında ne korkunç bir uçurum varmış! Anladım ki mümkün oldukça susmalıyım, mümkün oldukça düşüncelerimi kendime saklamalıyım.” (sf.14, Ayrıntı Yay.) dese de yaşamı boyunca içinde biriktirmekten onu zehirlemeye başlayan ne varsa, imge dolu bir labirentin içinde baş döndüren bir kurguyla kusmuş Kör Baykuş’ta. Okumayı bitirince kitabın adı, Hidayet’in Labirenti olabilirmiş aslında dedim kendi kendime. Çıkış yolunu bulamadım, kayboldum o gotik havada. Tüm okuma sürecimde kafamda yarattığım atmosfer Dövüş Kulübü’nden farksızdı. Hele o şırfıntı, bildiğiniz Marla'ydı o. Kitabın sonuna geldiğimde bu benzetmelerimde pek de yanılmadığımı gördüm.

Kör Baykuş öyle bir oturuşta ya da bir okuyuşla idrak edilecek, derdine varılacak bir kitap değil bana göre. Anlatıcının buhranlı havası gerçekten sizi boğuyor. Normalde karakterin havasına çok çabuk girerim ancak Hidayet’in anlatıcısı, gerçekten kafası çok uç noktalarda ve benim kavramaya iç dünyamın yetmediği, baştan sona bunaltı kokan bir adam adam.

Kitapla ilgili anlatılacak çok mevzu var aslında. Kör Baykuş her açıdan katman katman bir kitap. İncelemeleri okuyunca birçok farklı yöne değinildiğini gördüm ve ben de anlatıcının durumunu şu yönde ele almak istedim; bilirsiniz, 0-1 yaş çocuğun, temel güven ve bağlanma duygusunun oturma sürecidir. Kitapta anlatıcının çok küçük yaşlarda anne-babası tarafından terk edilip halası tarafından büyütüldüğünü görüyoruz. Sevgi, temel güven ve bağlanma becerisinin burada tam manada doyurulmadığını söyleyebiliriz. İşbu durumda anlatıcı sevgi ihtiyacını halayla tamamlamaya ve ardından onunla bütünleştirdiği halasının kızı (eşi-şırfıntı) tarafından bu ihtiyacını doyurmak ister. Bu süreçte genç yaşta halasını kaybeder ve ona halasını kaybettiği gün şehvetli bir tutumla yaklaşan kuzeniyle evlenir. Bu onun için inanılmaz bir durumdur. Çünkü tam manasıyla karşılıklı sevgiyi ve bağlanmayı tadacaktır. Ancak eşinin baştaki bu şehvetli tutumu, evlilik sonrası anlaşılmaz bir hal alır. Eşi onunla hiçbir şekilde birlikte olmak istemez, bahaneler uydurur. Ona iğrenç bir yaratık gibi bakar, yüzünü görmek istemeyecek kadar beğenmez bir duruma gelir. Anlatıcımız onu anlamaya çalışırken daha vahim bir gerçekle karşılaşır; eşi, onun aşağılık gördüğü ayak takımı olarak nitelendirdiği, karaktersiz yozlaşmış insanlarla birlikte olmaya başlar. Bu durumu ondan saklamaya da hiç gocunmaz. Anlatıcı, eşinin yaptığı tüm bu ahlaksızlıklarını bildiği ve ona artık şırfıntı demeye başladığı halde, onun bu davranışları anlatıcının sevgiye olan açlığını, eşine sahip olma arzusunu bileyerek onu vahşi bir hırsla çevreleyen, kör bir tutkuya dönüştürür.

Kitapta sürekli bir gölge imajı döner. Yazar, “düşüncelerimi kendime saklamalıyım.” dedikten sonraki yazma sebebini, kendini gölgesine tanıtmak olduğunu söyler. Ancak bir yandan da ”Acaba hayat denilen şey tümüyle komik bir hikâye, inanılmaz, ahmakça bir masal değil mi? Ben kendi masalımı, kendi öykümü yazmıyor muyum acaba? Öykü yerine gelmemiş arzular için bir kaçış yolu değil mi? Ulaşılamayan arzular. Her masalcının kendine kalıtım yoluyla geçmiş, sınırlı ruh haline uygun olarak tasavvur ettiği arzular.” (sf.56) diyerek gölgesini ancak kurguladığı öykü vasıtasıyla açığa vuracağını belirtir. Bana göre karakterin gölgesini oluşturan asıl karanlık yine yukarda belirttiğim; sevgi, güven ve bağlanma ihtiyaçlarıdır. “Her an mezar gibi daralıp karanlıklaşan bu odada gece korkunç gölgeleriyle beni kuşatmıştı. Tüten kandilin önünde sarıldığım kürküm, abamla, boynuma doladığım şal ile kambur vaziyetteki gölgem duvara vurmuştu. Gölgem gerçek bedenimden daha renkli, daha hassas olarak duvara vurmuştu. Gölgem vücudumdan daha gerçekti. Ivır zıvır satan ihtiyar, kasap, dadım, şırfıntı karım, hepsi benim gölgelerimdi; aralarında hapsolduğum gölgeler.” (sf.99) Ve anlatıcı içinde ne tür duygular barındırdıysa, farklı suretler ve karakter imajlarıyla doldurur gölgesinin içini. Bana göre hala kendine tam manada gölgesini açıklayamamıştır aslında. Yine üstü örtüktür gölgenin.

Kitap “Hayatta öyle yaralar var ki, ruhu inzivadayken cüzam gibi yer, kemirir.” (sf.13) diye başlar ya hani, sevgisizlik – akabinde ilgisizlik en büyük yaradır vesselam. Anlatıcıyı sağlam yemiştir. Okurken sizi de yer, kemirir efendim. Öykünün sonunda sağ çıktığımıza şükretmek gerekir.

Başta bu etkinliği düzenleyerek yazar hanemize yeni bir isim ekleyen NigRa ’ya, ardından okunacak onyüzbin kitabım varken, dayanamayacağımı bilerek beni bu etkinliğin içine çeken pek sevgili arkadaşım Melike 'ye teşekkürü borç bilirim.

Gölgelerin gücü adına, keyifli demeyi çok isterdim ama en azından benim gibi ışıl ışıl bir Pazar gününde değil de mümkünse bol bulutlu bir günde okuyunuz efendim. :)

Şimdiden okumaya niyetlilere bulutlu okumalar dilerim. :)
Sâdık Hidâyet'in 1903 yılında İran'da başlayan hayat hikayesi, 1951 yılında Paris'te bir apartman dairesinde intihar etmesiyle son bulur.Son intiharından önce bilinen iki intihar denemesi daha olduğu düşünülürse yazarın nasıl bir ruh halinde olduğunu anlayabiliriz.

Yazarın başyapıtı olan Kör Baykuş kitabı 1936 yılında Hindistan'da yayımlanmış.Yazar, kitabın kapağına " İran'da satışı yasaktır" ibaresi koydurmuş. Öyle ki kitap daha yayımlanmadan kitabın İran'da yasaklanacağını biliyormuş.Haksız da değilmiş yazar.Kitapları halen İran'da yasaklı.Ama dünya Onu İran'ın en önemli yazarları arasında gösteriyor.

Kör Baykuş kitabı son dönem okuduğum kitaplardan konu ve anlatım olarak çok farklı.Romanın anlatıcısı, kendi tabiriyle hikayesini gölgesine anlatıyor.Bir nevi kendisiyle ve geçmişiyle yüzleşmesi diyebiliriz.Bu yüzleşmede çocukluğunu,yalnızlığını,kıskançlığını, sevilmeyişini, acılarını ve ölümü dramatik bir şekilde bizlere anlatıyor.En fazla da ölümü... "Ölüm" kitabın ilk sayfasından son sayfasına kadar her cümlede her paragrafta karşımıza çıkıyor.

Kitapta kahramanımız dışında, karısı,mezarcı, arabacı,hurdacı,ihtiyar kambur ve esrarengiz kız gibi tuhaf tuhaf karakterler var.Aslında bunların hepsi bir kişiden ibaret.Anlatıcı farklı zamanlarda tüm karakterlere dönüşüyor.Ayrıca karakter tam bir afyon bağımlısı.( Yazarın kendisi de öyleymiş.)Kahramanımız sürekli afyon içip hayal ile gerçekleri karıştırıyor.Kitap bittiğinde benim de kafam hafif dumanlıydı.

Benim için okuması zor, incelemesi daha zor bir kitap oldu.Her ne kadar karamsar bir kitap olsa da yazarın anlatımını ve kurgusunu beğendim.Okuyan herkesin farklı yorumlar çıkaracağı bir kitap.Farklı bir yazar ve kitap okumak istiyorsanız kesinlikle öneririm.

Sadık Hidayet okuma etkinliğini düzenleyen ve düzenlenmesine vesile olan NigRa Semih ve
https://1000kitap.com/mahmutcayir arkadaşlarımıza da teşekkür ederim.Biraz sabırsızlık yapıp etkinlik tarihinden önce kitabı okumuşum, affola.


Not: Ruh haliniz iyiyken okursanız daha iyi olur:) Psikolojiniz bozuksa okumayı erteleyin derim.
"Gölgem için yazıyorum" cümlesiyle girmiş hikayeye Sâdık Hidayet. Anlatmak istediği, "okur kaygım yok benim". Sanat bence budur; insanlığı yok edip kendi ve karakterleri ile dans etmek, gülmesek, ağlamak veya ölmek. İnsan eserinde ancak bu şekilde "gerçek" olabilir.

Yazarın Paris' te kiraladığı dairede, evin tüm deliklerini tıkayıp havagazı ile intihar etmesi ise onun, hikayesini bitirdiği noktadır. Varolmaya katlanmak ya da ölmek...
Hangisi insanı özgür kılardı ki?
Özgürlüğü seçti o...

Sâdık Hidayet~~
Butimar bir kuştur, deniz kıyısına çöker, denizin bir gün kuruyacağını düşünür, bu tasa yüzünden de su içmez hiç.

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Kör Baykuş
Baskı tarihi:
2012
Sayfa sayısı:
95
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789750803024
Kitabın türü:
Orijinal adı:
Buf-i Kur
Çeviri:
Behçet Necatigil
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Yapı Kredi Yayınları
Baskılar:
Kör Baykuş
Kör Baykuş
Modern İran edebiyatının kurucularından Sadık Hidayet'in 1936'da Bombay'da yayımladığı başyapıtı, kendi deyişiyle "özenle hesaplanmış, net, bilinçli etkilerle dolu" ve "her sayfası bir partisyon gibi düzenlenmiş" Kör Baykuş (Buf-i Kur) , öteki yapıtları gibi, pek çok dile çevrildi, sadece Fransa'da (Andre Rousseaux: "Bu roman bence ülkemizin edebiyat tarihinde özel bir etki bırakmıştır") değil pek çok ülkede pek çok yazarı etkiledi.

Kitabı okuyanlar 2.483 okur

  • DÖNDÜ MAVİŞ
  • Serap Arslan
  • sevde
  • Şeyma güler
  • merve kılıç
  • Kübra A.
  • Şule ERDOĞAN
  • Nada güneş
  • Kahramanlar da yaşlanır
  • Mukaddes Duran

Yaş gruplarına göre okuyanlar

0-13 Yaş
%6.4
14-17 Yaş
%2.6
18-24 Yaş
%26.3
25-34 Yaş
%38.4
35-44 Yaş
%18
45-54 Yaş
%5.1
55-64 Yaş
%0.8
65+ Yaş
%2.5

Cinsiyetlerine göre okuyanlar

Kadın
%62.4
Erkek
%37.5

Kitap istatistikleri (Bütün baskılar)

Bu baskının istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%29.6 (297)
9
%25.3 (254)
8
%23.8 (239)
7
%10.5 (105)
6
%5.6 (56)
5
%2.6 (26)
4
%0.8 (8)
3
%0.7 (7)
2
%0.5 (5)
1
%0.5 (5)

Kitabın sıralamaları