Behçet Necatigil

Behçet Necatigil

YazarDerleyenÇevirmen
8.2/10
11,6bin Kişi
·
41,4bin
Okunma
·
780
Beğeni
·
30,5bin
Gösterim
Adı:
Behçet Necatigil
Unvan:
Şair, Yazar, Derlemeci, Çevirmen
Doğum:
Fatih, İstanbul, Türkiye, 16 Nisan 1916
Ölüm:
İstanbul, Türkiye, 1979
Behçet Necatigil, 16 Nisan 1916'da İstanbul'un Fatih semtinde, Atik Ali Paşa'da doğdu.

Kastamonu'lu olan babası Mehmet Necati Gönül, dersiam vaizdi. Uzun yıllar İstanbul'da, Beyoğlu ilçesinde müftülük yaptıktan sonra Sarıyer müftülüğünden emekli oldu.

Annesi Fatma Bedriye Hanım, Geyve'li müderris hafız İbrahim Hakkı Efendi'nin kızıydı. Sanatkâr ruhlu, duyarlı bir hanım olan annesi Fatma Bedriye Hanım (1896-1918), "mide humması" olarak tanımlanan hastalığının nekahat dönemindeyken, yaşadıkları konak, büyük Fatih yangınında yandı ve Bedriye Hanım yangından son anda kurtarılabildi. Geçirdiği hastalık nedeniyle çok zayıf düşen bünyesi, bu yangının şokunu atlatamadı ve Necatigil, iki yaşındayken annesini kaybetti. Bir süre Karagümrük'te oturan anneannesi ile birlikte yaşadı. Bir yıl sonra babası, Beşiktaş'ta bir saray memurunun kızı olan Saime Hanım'la evlenince, Necatigil için anneannesinin evi ile babasının evi arasında geçecek bir dönem başladı.

Babası Necati Efendi'nin ikinci evliliğinden iki kızı oldu (Sabahat, 1921 ve Fahamet, 1923). Behçet Necatigil ilkokula başlayacağı yıl, anneannesinin de hastalanması üzerine, Karagümrük'ten Beşiktaş'a, babasının yanına geri döndü ve 1923'de Beşiktaş Cevri Usta Okulu'na başladı.

Babasının Singer Dikiş Makineleri firmasında müfettiş olarak işe başlaması ve ailesiyle birlikte Kastamonu'ya taşınmasıyla, Necatigil ilkokul son sınıfı Kastamonu Muallim Tatbikat Mektebi'nde okudu ve 1927'de mezun olarak Kastamonu Lisesi'nde ortaöğrenimine başladı.

Ancak, yıllar önce yetersiz beslenme ve bakımsızlık nedeniyle başlamış olan hastalığı "adenit tüberküloz" yüzünden öğrenimine ara vermek zorunda kaldı. Aile yeniden İstanbul'a taşındı. İstanbul'da ameliyatlar ve elektrik tedavileriyle geçen uzunca bir süreden sonra öğrenimine 1931 yılında Kabataş Lisesi'nde, orta ikinci sınıftan yeniden başladı ve 1936'da okulun edebiyat bölümünden birincilikle mezun oldu.
Edebiyata ilgisi, Kastamonu'da, ortaokul yıllarında başladı. İyi bir raslantı sonucu edebiyat öğretmeni olan şair Zeki Ömer Defne, onu hep destekledi ve yazması için teşvik etti. O yıllardan kalan bir kompozisyon defterinde Zeki Ömer Bey'in 23.1.1930 tarihli şu cümleleri var: "Yarının iyi bir kalemine sahipsin. Boş durma, oku!"

Necatigil ortaokul yıllarında bir de dergi çıkarmaya başladı. Kendi ifadesiyle "17 ekim 1927'den itibaren eskilerin eser-î cedid dedikleri kağıtları "El-Marifet" matbaası adını verdiği hususi matbaasında(yani kendi el yazısıyla) doldurarak hazırladığı Küçük Muharrir adındaki bu dergi, 14. sayısı ile birlikte birinci cildini kapamış ve iki yıllık bir tatilden sonra 20 haziran 1932'den itibaren ikinci cildine başlayarak 12 sayı daha çıkmış". Bugüne kadar saklanmış olan bu dergilerin okuyucuları arkadaşları ve akrabalarıydı.
Aynı yıllarda, Akşam gazetesinin haftalık Çocuk Dünyası sayfasına Küçük Muharrir imzasıyla şiirler,fıkralar, hikâyecikler yazmaya başladı. 1931-1933 yılları arasında sürdürdüğü bu çalışmalarının karşılığında, yıllar sonra yaptığı bir röportajda dediğine göre, dergi yönetiminden telif ücreti de aldı ya çikolata, ya da bonbon olarak!

Necatigil Kabataş Lisesi'ni bitirdikten sonra öğrenimine Yüksek Öğretmen Okulu Türk Dili ve Edebiyatı bölümünde devam etti. Bu arada Alman Filolojisi'ndeki bazı derslere konuk öğrenci olarak katıldı ve ilk ders yılı sonunda "Deutscher Akademischer Austauschdienst" kuruluşunun davetlisi olarak bursla Berlin'e gönderildi; dört ay Almanya'da kalarak Berlin Üniversitesi'nin dil kurslarına devam etti
Yüksek öğrenimini 1940 yılında tamamlayarak okuldan birincilikle mezun oldu. Aynı yıl Kars Lisesi'ne edebiyat öğretmeni olarak atandı. İklim koşullarına uyum sağlamakta güçlük çekip hastalanması üzerine 1941 yılında Zonguldak Çelikel Lisesi'ne, 1943 Mart ayında da İstanbul'a, Pertevniyal Lisesi'ne tayin edildi. İki ay sonra, yaz dönemine girince yedek subaylık için başvurarak Ankara'ya gitti. Temel eğitim sonrası askerlik görevini İzmir'de levazım subayı olarak yaptı (Ekim 1943- Kasım 1945) ve terhis olmasının ardından İstanbul'a, on beş yıl süreyle çalışacağı Kabataş Lisesi'ne tayin edildi (Aralık 1945). İlk şiir kitabı "Kapalı Çarşı" da aynı yıl yayımlandı.

Yine aynı yıl, İstanbul Üniversitesi Alman Filolojisi'ne kaydını yaptırarak iki yıl süreyle, öğretmenliği ve öğrenciliği birlikte sürdürdü. İki yıl sonra, lisedeki ders saatleri arttığı için, modern Almanca sertifikası alarak Alman Filolojisi'ndeki öğrenimini yarıda bırakmak zorunda kaldı.
Zonguldak'tan İstanbul'a döndükten bir süre sonra, 1948 yılında Edebiyat Fakültesi öğrencisi olan ve o dönemde Sarıyer Ortaokulu'nda stajyer öğretmen olarak çalışan Huriye Korkut ile tanıştı. Ağustos 1949'da Necatigil'in ailesinin yaşadığı Beşiktaş, Valideçeşmesi, Dibekçi Kamil Sokağı (şimdi Enis Akaygen Sokağı), 22 numaralı evde, aile arasında kıyılan bir nikahla evlenerek yine Valideçeşmesi, Setüstü Sokak, 22 numaralı kiralık eve taşındılar.

1951 yılında ilk kızları Selma dünyaya geldi. 1955 yılında, Beşiktaş Camgöz Sokağı'ndaki 22 numaralı ahşap evi satın alarak oraya taşındılar. 1957 yılında küçük kızları Ayşe doğdu. 1964 yılında yine Beşiktaş'ta, Nüzhetiye Caddesi üzerindeki Deniz Apartmanı'nın bir dairesini satın alarak oraya taşındılar. Necatigil, ölümüne dek bu apartmanın 23 numaralı dairesinde yaşadı.

Necatigil, 1960 yılında Çapa Eğitim Enstitüsü'ne tayin edildi ve 1972 yılında kendi isteğiyle emekliye ayrıldı. Emeklilik dönemini, evinde yoğun bir biçimde çalışarak geçirdi.
1979 yılının Kasım ayında akciğerlerindeki rahatsızlık nedeniyle Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Hastanesi'ne yatırıldı. Kısa bir tedavi döneminin ardından, 13 Aralık 1979 tarihinde aramızdan ayrıldı. İstanbul'da Zincirlikuyu mezarlığında yatıyor.

Ölümünden sonra ailesi tarafından konulan Necatigil Şiir Ödülü, 1980'den beri verilmektedir.
1960 yılında yayımlanan Edebiyatımızda İsimler Sözlüğü'nde, şiir serüvenini şöyle özetlemiş: "İlk şiiri lisede öğrenciyken, Varlık dergisinde çıkmıştı (Ekim 1935). Şiirde kırk yılını, doğumundan ölümüne, orta halli bir vatandaşın, birey olarak başından geçecek durumları hatırlatmaya; ev-aile-yakın çevre üçgeninde, gerçek ve hayal yaşantılarını iletmeye, duyurmaya harcadı. Arada biçim yenileştirmelerinden ötürü yadırgandığı da oldu, ama genellikle, eleştirmenler, onun için, tutarlı ve özel bir dünyası olan bir şair dediler."

Necatigil'in "Eski Sokak" şiirine konu olan Camgöz Sokağı'nın adı artık "Behçet Necatigil Sokağı". Ölümünün ardından, 1987 yılında yakın arkadaşlarının çabaları ve basının da desteğiyle, yaklaşık on yıl yaşadığı sokağın adı Belediye tarafından "Behçet Necatigil Sokağı" olarak değiştirildi.
Şehr-i İstanbul Derneği de sanatçıların evlerini belgelemek amacıyla yaptığı çalışma kapsamında, 19 Mart 2005 günü düzenlenen bir törenle Behçet Necatigil'in 1964 yılından 1979 yılında ölümüne dek yaşadığı Deniz Apartmanı'nın girişine bir plaket koydu.
95 syf.
Kör Baykuş şimdiye kadar okuduğum romanlar arasında en olağandışı olanlardan biridir. Anlamak, dolayısıyla da anlatmak çok zordur bu romanı. Her okumadan sonra, bu anlayamamaktan kaynaklanan anlatamamazlık öylesine çarpıcıdır ki, “sen anlamazsan, senin dediğin de anlaşılmaz,” diye bir not düşme gereği duyarsınız. Ama, kesinlikle oldukça doyurucu bir eser. Etkisinden uzun zaman kurtulamayacağınızı garanti veririm.

Çünkü, imgeler ve gerçeküstü simgeler bakımından çok zengindir. Okur Kafka üslubunu sayfalar arasında kesinlikle hisseder. Okur, Kafka’nın imgelerle yarattığı Kafkaesk labirentinde ağır ağır aynı yönde ilerlerken, Hidayet’in labirentinin bir döngü olduğunu fark eder. Aslında fark etmez, hisseder. Ama bilir ki, her İkisinin de yarattığı, kayıp oldukları labirentlerden çıkmayı başaramayacaktır. Aralarında bir algılama farkı vardır. Kafka ağır bürokratik cehennemde bir hiçliğin içine hapsolurken, Hidayet kendi içinde kaybolur.

Eserin temi, her bir bireyin kendi dışında var olan, kendisini çevreleyen dünyanın-dünyasının bilincine varma konusunda, hayatının merkezine aldığı bir var olma mücadelesidir. Ailesi, karşı cinsi, hemcinsi ve genel olarak şer şey. Bu temi dillendiren anlatıcıdan duyduğunuz her şey, sanki normal bir anlatıcının değil, sarhoş bir uyuşturucu bağımlısı zihnin hayallerinden, algılamalarından süzülür. Kocaman bir SANKİ'yi atlamamak gerek.

Neden böyle düşünürüz? Çünkü anlatıcı, metinde, gerçek anlamda ne bir zaman ne de bir mekan hissi verir okura. Aslında mekan vardır. Ama zamana dağıtır onu. Lime lime eder .Hatta aktardığı olayların herhangi birinin cereyan edip etmediğini de anlayamaz okur. Aynı olaylar habire tekrarlanıp durur. Dönüşler, işte yukarıda değindiğimiz ouroboros labirentin, kısır-ouroboros döngünün içine hapsolur. Anlatıcının sürekli yeniden üreterek oluşturduğu ouroboros labirentin yeni halinin içinde anlatıcıyla beraber okur da kaybolur. Dairesel labirentin içinde gezinirken fark ettiğimiz geri dönüşlerde, aslında biraz önce geçtiğimiz yeri fark ederek kapıldığımız umut, karşılaştığımızın bir zaman ya da mekan değil, sadece hayali bir an olduğunu fark ettiğimiz an-ki bunu hep fark ettirir anlatıcı- karamsarlığımız büyür. Beynimiz deli gibi bir matematik üretip çalışmaya başlar. Huzurumuz kaçar. Aslında tüm metin boyunca çatlaklarla dolu duvarlarıyla, penceresiz odadan hiç çıkmadığınızı düşünürsünüz.

<<<<<Hayatım odamın dört duvarı içinde geçti ve geçiyor. Baştan sona hayatım dört duvar arasında geçti. Hep bir servi çiziyordum. Dibinde ihtiyar, kambur bir adam bağdaş kurmuş oturuyor, bir Hind fakirine benziyordu. Bir abaya sarınmış, başına bir şal bağlamıştı. Sol elinin işaret parmağını bir hayret ifadesiyle dudaklarına götürmüştü. Karşısında uzun, siyah entarili bir genç kız hafif eğilmiş, ona bir gündüzsefası uzatıyordu. Ve bir dere akıyordu ikisinin arasından. Ben bu sahneyi daha önce görmüş müydüm, yoksa rüyamda mı almıştım ilhamı? Bilmiyorum, bildiğim: çizdiğimin hep bu meclis, hep bu konu olduğuydu.>>>>>

Çünkü mekan, bir oda olmaktan çıkar, anlatıcının, ne zaman girilip ne zaman çıkıldığını muğlaklaştırdığı, bir mezarın sessizliğini, bir zihnin içini tanımlamak için kullandığı bir metafor haline gelir. SH’in yaptığı şey sizi deli birinin kafasına sokmak ve anlatıyı bu güvenilmez zihnin bakış açısıyla aktarmaktır.

Yanakları kızaran kadın, sadece bu yanak kızarıklığıyla hayatta değil, arada bir güzel gözlerini açıp, anlatıcının kağıdına resmedilirken aslında bir ölüdür de. Uzaktan hissedilen yaşam, yakınına varıldığında toprak-hayat-ölüm-toprak-hayat döngülü bir metamorfoza (Kafka) kaynaklık eder.

<<<<< Fakat yanına vardığımda bir ceset kokusu duydum, bir çürüme kokusu. Üzerinde küçük küçük kurtlar kıpırdaşıyor ve mum ışığında iki mayısböceği, gövdesi etrafında dolanıyordu. Ölüydü de niçin açılmıştı gözleri? Bilmiyorum. Acaba rüya mı görmüştüm, yoksa gerçek mi?>>>>>


Sanki sorgulanan normal bir bireyin değil, zihinsel, dolayısıyla duygusal deformasyona uğramış bir bireyin dünyayı nasıl algıladığıdır. Bu zihnin uğradığı deformasyon o kadar anormaldir ki, kendi içinde, sanki bu “iç” -ya da mekan gerçekmiş gibi, bu sefer de zamanla oynar. Okuru, metnin içinde götürdüğü bütün İran medeniyetlerinin anılarına taşır. Bu aslında toplumsal hafızaya bir yolculuktur. Bulunan testi işte bu gerçek ve aynı zamanda yaşanmış gibi hissedilen efsanelerin, birbirinin içinde erimiş toplumsal hafızanın metaforudur.

<<<<< O eski ressam, belki bin yıl önce, acıda çilede benim derttaşım değil miydi? Benim geçtiğim ruh hallerinden geçmemiş miydi? Ben ki şimdiye kadar kendimi yaratıkların en mutsuzu görüyordum, şimdi şimdi anlamaya başlamıştım: İnsanların, kemikleri çoktan çürümüşken, hücreleri belki mavi gündüzsefalarına karışmış yaşamaya devam ettikleri zamanlarda, şimdi şimdi anlamaya başlamıştım, insanların henüz tepelerde kerpiç kulübelerde oturdukları zamanlarda, aralarında feleğin hışmına uğramış bir ressam yaşamıştı; lanetlenmiş bir ressam, herhangi, benim gibi, mutsuz bir kalemdan ressamı belki.>>>>>

Bazen daha somutlaştırır.

<<<<< Meselâ bugün bir mezar kazdım, kazarken de şu testiyi buldum. Bir Rhages testisi, eski Rey yani, ya! Tamam, tamam! İşte sana veriyorum testiyi, benden sana yadigâr!>>>>>

Yaşadığı kısa hayatta bitkilere gönül vermiş SH, cinselliğin doğallığına doğa üzerinden bir gönderme yapmayı da unutmaz.

<<<<<Onu kendi tenimin sıcaklığıyla ısıtmak istedim, ona kendi sıcaklığımı verip ölümün soğukluğunu ondan almak istedim. Ola ki ona kendi ruhumu üflerim diye soyundum, yanma uzandım. Adamotu (ginseng-MN) kökleri gibi, dişi erkek, bitişiktik birbirimize. Zaten erkeğinden ayrı düşmüş dişi bir adamotunu andırıyordu vücudu ve tıpkı adamotu gibi, yakıcı bir aşkla yanıyordu. Ağzı bir salatalığın içi gibi buruk ve serinletici.>>>>>

Resimle de uğraşan SH, Edvard Munch'un Çığlık'ını kendi içinde tekrar tekrar üretip labirentine haykırır. El yordamıyla yolunu bulmaya çalışan okur, işte bu Çığlık'ın yankısında ilerler.

Gariptir. Batıyla İran’ın arasında Türkler vardır. Türklerle doğunun arasında ise İranlılar. Her iki ulus modernleşme yıllarında yüzlerini batıya çevirdiklerini sandılar hep. Oysa bu bir yanılsamaydı. Onlar batıya değil, birbirlerine bakıyorlardı. Anlamadılar bunu ama. Bunu hala fark etmediklerini düşünüyorum. Kaan Murat Yanık, Butimar, Sessizliğin Kanatları’nı yazarken, SH’tin “Butimar, deniz kıyısına çöker, kanatlarını açar, oturur tek başına,” dediğini elbette okumuştu.

Sitenin formatına uymak için incelememi burada kesiyorum. Amacım genel bir kavrayışa işaret etmekti. Kendi okumama yani. Belki de hiç olmamış mistik sevgisini/sevgilisini kaybettikten sonra büründüğü umutsuz ruh haliyle sürrealist bir anlatıcı portre vardı romanda. Sizi temin ederim ki, bu küçücük romanda yazdıklarımdan çok daha fazlası var. Ölüm ve gençlik, dolayısıyla cinsellik, önemli motiflerdir. Çok daha fazlasını bulabilirsiniz. Tekrar tekrar okuma yapılacak büyük romanlardan biridir. Ve sakın anlayamam diye çekinmeyin. Zor metin ama inanılmaz doyurucu. Asla pişman olmazsınız.

İyi okumalar dilerim.
120 syf.
Yazılmış en iyi savaş karşıtı, savaşın iç yüzünü, üzerimize kabus olup çöküşünü anlatan kitap hangisi? Hepsini bir kenara bırakın. Şimdiye kadar size önerdiğim, okuyun diye ısrar ettiğim bütün kitapları da kenara koyun! Kapıların Dışında'ya verin önceliği.

Wolfgang Borchert, ikinci dünya savaşını yaşamış, 3 yıl cephede bulunmuş, döndüğünde ise 'kapıların dışında' kalmış bir yazar. Savaşın ruhunu bu denli hissederek ve hissettirerek anlatmasının sebebi bu.

Savaştan dönüyorsun fakat sen o eski sen değilsin. Bıraktığın yer, bulmayı umduğun gibi değil. Ailen yok. Nefes alamıyorsun. Hayat yok!

"Her yer enkaz, herkes kaypak."

Okurken, yazarın her satırda acı çektiğini anlıyorsunuz. Üstelik, yazdıklarını yaşadığı için de iki kez çekiyor bu acıyı. Hayır bin kez! Hayatta olduğu, nefes aldığı her an acı çekiyor. Sizin de okurken onunla birlikte ciğeriniz tükeniyor.
Bu nedenle mutlaka, mutlaka okumalısınız bu kitabı ya da tam da bu sebeplerle okumayın. Çünkü, binlerce ölü gördükten sonra bir daha eskisi gibi olamayan; savaşa, savaş emri verip de karısının sıcacık koynunda yatmaya devam edenlere, düzene, hayata, Tanrı'ya isyan eden Wolfgang Borchert, sizin de kitabı okuduktan sonra eskisi gibi olmanıza izin vermeyecek.

Kitap yorumlarımı paylaştığım YouTube kanalım: http://www.youtube.com/klasikokur
158 syf.
·75 günde·10/10 puan
Lubliyana da aylak aylak gezen Genç bir yazarın açlığını iliklerinize kadar hissedeceksiniz. Kitabı elinize aldıktan sonra bitmesini istemeyeceksiniz. Aç kaldıkça diğer organların daha iyi çalışması benimde gözlemlediğim birşey. Manevi duygular dahil buna. Gayet akıcı naif bir kitap. Keyifli okumalar.
214 syf.
·Beğendi·10/10 puan
İBRAHİM TATLISES SENELER ÖNCE YAZDIĞI "TOMURCUK" PARCASIYLA ASLINDA KNUT HAMSUN' UN "AÇLIK" KİTABINI OKUYACAKLARA SUBLİMİNAL MESAJLAR MI GÖNDERİYORDU ?!?!?

Delirtmeyin adamı açıklıyacaz!!! =)) SPOILER YOK! RAHAT OL!! Tuco is BACK!

Yine zaman yokluğu ve yine öteleye berileye ilerlere attığım bir kritikten daha hepinize merhabalar kokocambolar.. Bu kitabın methini çok duymuş , sayısız forumda , okunması gereken x eser konu başlığı altında görmüştüm..Daha önceleri açgözlülükle alıp stokladığım kitaplarımdan dolayı da pek gönlüm yoktu açıkcası alıp okumaya.. Yine bir sahafta varlık yayınlarının ilk basımını ve sayfayı çevirir çevirmez Behçet Necatigil 'in adını görünce çevirmen olarak tamam dedim..1956 basımı sapsarı sayfalar .. müthiş bir yaşanmışlık hissi.. sanırım bir bayanınmış bu kitap ki sayfalardan gelen cok eser miktarda küflü ortamın dahi bozup bastıramadığı hafif şekerimsi bir koku ..kitabın kapağında da resimsiz şekilsiz BODOZ sapsarı bir buhran.. size de olur mu bilmem bazen daha elinize bir kitabı aldığınızda içinize bir his çöreklenir : "BU KEZ BULDUM" diye ( her zaman olmuyor ama bazen feci sekedebiliyor , Fazıl Hü"Z"nü DAĞLARCA' ya da evrilebiliyorsun bkz :#16025631) .Gelir gelmez başlayıp bir günde hatmettim ve o güne kadar dram başlığı altında yayınlanan pekçok şeyin bu kitabın yanında beverly hills partileri ya da florida sahillerinde arkaya KOPTIS-KIŞTIS müzik , palmiyeler altında denize nazır club beach ortamları ve gelsin mojitolar kıvamında kaldığını gördüm..

Bir yerlerde şu minvalde bir tespit okumuştum ; kişiler pekçok şeyi unutabilir , yıllarca hayatınızı gecirdiğiniz dostunuzun sesini ve hatta hatta yüzünü dahi unutursunuz ama bir koku sizi o dostunuzun , bahse konu kişinin olduğu bir "ana" o dakikaya geri götürür..düşünseniz aklınıza dahi gelmeyecek o anda, o nesnelerle, o mekanda bulursunuz kendinizi.. İşte o bodoz kapağın kirli, buhranlı sarısını Fatih Ürek 'in gömleğinde de görsem aklıma bundan böyle sanırım hep Knut Hamsun ve bendeki Açlık eseri gelecek o şekerimsi kokusuyla..

Yeter kardeş nevrim döndü yap artık girizgahı diyenler..SİZ İSTEDİNİZ! başlıyoruz =)

Bir roman gibi gözükse de bu kitap , aslında Knut Hamsun' un hayatının , bu eseriyle tanınmadan önceki sefaletle harmanlanıp , yoklukla marine edilip, ızgara üstüne bırakılıp sohbete dalınınca ,kızgın ve yüksek ateşte unutulup KÖMÜRİZE YAŞAM FORMUNA dönüştüğü günlerini anlatıyor.. bir nevi koca bir yaşamın açlıkla doldurulmuş panaromik bir kısmının yazılımı diyebiliriz..Yokluğun ekürisi açlığa karşı verilen umutsuz bir savaş söz konusu her satırında romanın..kimi zaman bir mecimek çorbasının kokusu için dahi ömründen yılları feda etmeyi düşünmek , kimi zaman satacak hiçbir şeyi kalmayınca yeleğindeki düğmeleri satmaya kalkışıp , almayacaklarını bildiğin halde ordan gelecek paralarla hayallere yelken acmak, ormanlarda ,parklardaki banklarda uyuyup Norveç' in jiletli kuzey rüzgarlarını kucaklamak , yokluk - parasızlık ve sonucunda gelen açlıkla cebelleşirken gazetelere yazı yazıp geçinmeye çalışmak , bir sürpriz sonucu bir kadınla o yoklukta aşk yaşamak kitaptaki sayısız dramdan sadece bir kaçı.. anlatım tek kelimeyle MUHTEŞEM çünkü ısmarlama bir eser değil , safi o anların içinde şekillenmiş bir oluşum bu kitap..Yalnız hemen belirteyim, eğer yanlışlıkla üzerine bastığın karıncaya fatiha okuyor veya annem misali belgesel izlerken yavru ceylanı kapan aslanlara sövüp sayıp dakikalarca durup düşünüp üzülüyorsan... bu kitapla beraber "SULTAN" FİLMİNDEKİ "MAHALLECEK SİNEMAYA GİDELİMDE KURTLARI DÖKELİM - FELEKTEN BİR GECE ÇALALIM DERKEN 10 TOMADAN GAZ YEMİŞÇESİNE HÜNGÜRDEYEN ADİLE NAŞİT" SENROMUNA GARK OLABİLİRSİN..(Bu arada Bulut Aras' ın Şener Şen' in bakkalı basıp tacizli tehdidi verip tam çıkacakken geri dönüp tezgahtan bisküviyi alıp ısırdığı sahneeee =))) yazmasaydım ölürdüm.. neyse devam..) Her yaşın ,her gönlün, her insanın harcı değil.. ibrahim tatlıses ' in bir şarkısı vardı sübyancılığa karşı açılan cephelerde tıngırdardı..nasıldı dur bakayım ...hah!

KÜÇÜKSÜN KÜÇÜCÜKSÜN AÇMAMIŞ TOMURCUKSUN
SEVDA SENİN NEYİNE DAHA SEN BİR ÇOCUKSUN
TOMURCUK TOMURCUK GÖZLERİ BONCUK BONCUK
""YAŞITIM DEĞİLSİN SEN"" SEVİMLİ TATLI ÇOCUK

Yukarda verdiğim ikazlara rağmen kitabı okuyacaklar : BENDEN GÜNAH GİTTİ!! Gözlerinizden yaşlar süzülünce bu kitabın bir İbrahim Tatlıses , kendinizinse pudra şekerine yatırılıp nutellalara bandırılmış , kornflekslerle sarmalanmış minik bir TOMURCUK olduğunuzu GEÇTE OLSA ANLAYACAKSINIZ..

son edit : uzun zamandır KuP KuP Boy mahlasıyla 4 lük yazmıyorum .. istekler geliyor.. haklısınız yüzünüz gülecek merak etmeyin ! =) şimdi yemeğe gidiyorum gelince 4 lüğü de döşicem .. haydin kalın sağlıcakla...

4 lüklerle gelen edit ...

Olmadı sofrasında asla fajitası
Matarası boştu yoktu tekilası
Hayatın her zaman bir maça ası
Viran eylediler seni Norveçlinin hası

Ey açlar sürünürken siz tok gezenler
Big mac menüyle kola hüpletenler
Porsche 'lardan fakire selam edenler
Çekecek dişinizi paslı kerpetenler

KuP KuP oğlan derki ben SÜD içerim
Geri vitesim olmadı ,olmaz da benim
Zenginin sofrasından aç kalkan benim
Yobaza GÜRZ olur Garibe uzanan elim

Meksikadan Norveç' e selamlar olsun
Buritomuz acılı rakımız sek olsun
Gelin ey canlar gelin afiyet olsun
AÇ kalmasın HAMSUNLAR karnımız doysun..

- KuP KuP BoY - aka Tuco Herrera
120 syf.
·1 günde·10/10 puan
YouTube kitap kanalımda Wolfgang Borchert'in hayatını ve kitaplarını kronolojik okuma önerimle birlikte yorumladım: https://youtu.be/yAaaSmtCYn0

"İnsanın her gün yaptığı en iyi şey intihar etmemeye karar vermektir." Albert Camus

Hayatımda bir kitabı nadir olarak 4 kez okurum. Ama evet, "Kapıların Dışında" kalmış olanları, bencil yaşantılara duyulan kayıtsızlığı ve insanların rahatlığını anlamak için bu çekici kafamıza aslında onlarca defa indirmek lazım.

Camus haklıydı aslında. Beckmann'ı da görmemişlerdi. Belki de sırf benim gibi 25 yaşında, miyop ve dalga geçilen bir gözlüğü olduğu için. Görmezden gelmişlerdi. Savaş toplumlarında herkesin kapısı kapalı kalmak zorundaydı. İnsan, Kapıların Dışında cevapsız kalıp intihar etmeden yaşamayı öğrenmeliydi. Savaş insanın üstüne sürülen bir görünmezlik kremiydi.

İnsanlar artık Allah'a değil ölüme ve öldürmeye inanıyordu o yıllarda. Kıble savaştı. Savaşın kahramanları da sıcak evlerinde rahat bir şekilde yaşamlarını sürdüren komutanlar. Putun ölüm olduğu yerde komutanlar savaş peygamberleriydi. Arkalarında bıraktıkları cesetler ise tarihte bir nicelikten fazlası olmayı başaramadı.

Sorumluluklar vardı. Ama yine de gülmeliydiniz. Çünkü atmosferiniz olan halk gülmenizi, keyifli olmanızı, yaşamdan keyif almanızı ve neşeli görünmenizi isterdi. Gülmeyen, kapıların dışında kalırdı. Sevincin militaristleştiği yerde insanın içini yiyip bitiren kederler ve yadsınmış sorumluluklar ordusu antimilitarizm olarak belirlenmişti rütbece üstünler tarafından.

İntihar edip kolayca bu yaşam yükünden kurtulmak varken neyi bekliyorduk?
Sahi, Virginia Woolf'un bir bildiği mi vardı?
Stefan Zweig'ın bir bildiği mi vardı?
"Yaşamak istemem artık aranızda" diyen Yavuz Çetin'in bir bildiği mi vardı?
Zebercet'in bir bildiği mi vardı?
Herkes intihar etmek için neyi beklerdi?

Beckmann neyi bekliyordu? Niçin yaşıyordu? Kim için, niçin, neden yaşıyordu?

Hayat tamamıyla bir savaştı hem. Bu yaşam savaşında Kapıların Dışında, gerçeğin yadsındığı, soruların cevapsız kaldığı, kapıların insanın yüzüne teker teker vurulduğu, yaşamanın anlamsız hale geldiği o ince sınırdaki anlam arayışıydı. Fakat nafile. Cevapsız kalmak için yaşayan insanın cevap arayışı da bir fiyaskodan ibaretti. Yıkım edebiyatının varlığında inşa edilen mutlu hayatlar tamamen sahte bir silüetler ordusuydu.

Beckmann ve Borchert... Müzikal ahenk olarak aslında isimler de birbirine ne kadar benziyor. Zaten Borchert bunu yapmayı severdi. Beckmann gibi hayatı boyunca yaşama sevinci ve ölüm düşünceleri arasında gidip gelen, ülkesinin acılarına bir türlü kayıtsız kalamayan ve karşılarındaki insanların rahatlığına bir türlü akıl sır erdiremeyen bir Borchert yok muydu zaten?

Eh, Rimbaud da zaten dememiş miydi,
"Dayanılmaz olan tek şey, hiçbir şeyin dayanılmaz olmamasıdır." diye? Rimbaud çok haklı değil mi? Eee, bu kitabı okumak için hala neyi bekliyorsunuz peki, bir savaşın daha çıkmasını mı?

Ebru Ince ve NigRa olmasaydı bu kısa ama insanı çarpan kitapla tanışamazdım sanırım, eksik olmayın.
95 syf.
·1 günde·8/10 puan
İLK OKUMA: 29 Ekim 2016
İKİNCİ OKUMA: 3 Mart 2018

Sevgili NigRa 'nın başlattığı Sadık Hidayet etkinliğine ismimi yazdırdığımda kafamda beliren ilk düşünce 'Nasıl olsa Kör Baykuş'u okudum, bu vesileyle başka bir eserini daha okurum' şeklindeydi. Ancak daha sonra Kör Baykuş'un tek bir okumayla rafa kaldırılacak bir kitap olmadığı ve ilk düşüncenin tersine etkinliğin bana asıl faydasının bu kitabı bir kez daha okutmak olacağı fikri çok daha ağır bastı...

İyi ki de böyle bir karar vermişim diyorum ama şu da bir gerçek ki Kör Baykuş, ne kadar okunursa okunsun hiçbir zaman 'tamam ben bu kitabı çözdüm' diyebileceğiniz bir eser değil. Okuduğunuz zamana ve mekana, o anki halet-i ruhiyenize, yaşınıza ve bunun gibi pek çok etkene bağlı olarak her okumanızda size farklı şeyler anlatabilir bu kitap. Türü için tam bir karşılık bulamadım ve biraz düşündükten sonra 'halüsinasyon kurmaca' adını verdim:) Edebi açıdan bana göre bir başyapıt. Zihin dünyasını zenginleştirmek isteyenler için içi ağzına kadar dolu, hiç açılmamış bir kumbara gibi... Aynı zamanda çok nadide karşınıza çıkar bu tür eserler. Çünkü böyle bir hikayeyi böyle bir ustalıkla yazıya dökmek herkesin harcı değil. Kaynağını çok farklı bir zihin dünyasından alan bir nehrin, çok farklı yaşanmışlıkları önüne katarak uçsuz bucaksız bir denize doğru akması gibi... Okuyan içinse, o nehrin akıntısına kapılıp gitmemek neredeyse imkansız...

Dediğim gibi kitap her okuyanda farklı bir iz bırakıyor. O nedenle bundan sonra okuyacaklarınızın da benim kişisel yorum ve tespitlerim olacağının altını tekrar çizmek isterim.

Kitabımızda anlatıcının zihin dünyasında yolculuğa çıkıyoruz. Bu anlatıcı, hem maddi hem de manevi dünya ile ilişkisini tamamen kesip kendini dört duvar arasına hapsetmiş, saplantılı, ucu bucağı olmayan bir boşluk denizinin içinde çırpınan, uyuşturucu bağımlısı, aynı zamanda pedofili sinyaller veren bir şizofren... Eğer bu tip eğilimlere sahip değilseniz, anlatıcı ile ortak bir bağ kurmanız, kendinizi o anlatıcının yerine koymanız, o hikayesini anlatırken sizin de kendinizden bir şeyler bulmanız çok kolay değil. Ben kesinlikle böyle bir bağ kuramadığım için bu zihin yolculuğunda cam kenarından bir bilet alıp, oturup sadece manzarayı seyretmeyi tercih ettim. Daha doğrusu buna mecbur kaldım.

Gerçek bir kaybeden (loser) olan bu anlatıcının neden kendini böyle bir çukurun içine attığını, hayatının hangi aşamasından sonra 'kaybedenler kulübü'ne girdiğini, ne beklediğini ama neyi bulamadığını ben hikayesinden çıkaramadım. (Bütün bunların nedeni tutkulu bir aşk olamaz, olmamalı) Çünkü onun zihnine girdiğimiz andan itibaren o hep bu ruh halinin içindeydi zaten. Kitaptan çıkarabildiğim ise, onun kendini dahi yok edecek kadar büyük bir öfkeye sahip olmasıydı.

Öyle bir noktaya gelmiş ki, dışarı baktığında hayata dair hiçbir şey göremeyecek kadar körleşmiş durumda. Ona göre insanlar birbirinden farklı değil. Binlerce yıl öncesinden bugüne kadar her insan bir öncekinin devamı. Zamanın da hiçbir önemi yok. Kendi ifadesiyle "geçmiş, gelecek, saat, gün, ay ve yıl hepsi aynı şey." (s.41) Kısacası o, insanı teke, zamanı an'a, mekanı ise dört duvar arasına sıkıştırmış. Geçmişten bugüne yaşanan her şey koca bir an'dan ibaret. Yaşayanlar ise farklı bedenlerde de olsa aslında aynı kişi... Kitapta geçen erkek ve kadınların farklı özelliklere sahip olsalar da aynı fiziksel yapıda görünmeleri bu bakış açısı ile ilişkilendirilebilir.

Tamamıyla soyut bir fonda başlayan bu zihin yolculuğu, 38. sayfada kısa bir mola verdikten sonra içine bir tutam gerçeklik ilave edip rotasına devam ediyor. Annesiyle babasının evliliği, daha bebekken yalnız başına kalması, dadısı ve onun kızıyla olan hikayesi ve bu kızla olan evliliği bana göre bu soyut denizin ortasında bir ada gibi kendini fark ettiren gerçeklikler... Ancak bu gerçekliklerin, anlatıcının içinde bulunduğu durumda ne kadar payı var, orası muamma...

--------------------------------------

Neredeyse taban tabana zıt olduğum bu anlatıcıya karşı bir güzelleme yapacak durumda değilim. Çünkü herhangi bir konuda üzerimde bir etki bırakmadı. O soyut dünyasından alıp sorgulayabileceğim bir argümanı yok. Ona göre dış dünyada sıradan bir hayat yaşayan insanlar birer 'ayaktakımı'... İnançlı insanlar ise, dünyayı yöneten egemenler tarafından kandırılmış saf varlıklar. Tanrı'yı hayatının dışında bırakmış olması bir tercihir ve beni ilgilendirmez ancak Tanrı ve dine karşı getirmiş olduğu; 'Tanrı yok aslında, onu güçlü insanlar sizi daha rahat yönetebilmek için icat etti' şeklinde tek cümleyle özetlenebilecek eleştirisinin bana göre oldukça sığ bir eleştiri olduğunu da ifade etmeden geçemeyeceğim... Ve tüm bunların yanında hayatının merkezine ölümü koyan, neredeyse ölümle yatıp kalkan, afyona bağlanmadan hayatı sorgulamaktan aciz, gerçek bir kaybedenin, insanlara bu perdeden bakıp değerlendirmesini de oldukça çelişkili buldum.

Tabii bu söylediklerim tamamen anlatıcı özelinde geçerli. Sadık Hidayet'in kendisi bu kitabın ve anlatıcısının ne kadar içinde derseniz, bunu cevaplamak için bu kitabın tek başına yeterli olmadığını net bir şekilde söyleyebilirim. Neticede Sadık Hidayet de bu dünyada umduğunu bulamamış ve vedasını kendi eliyle hazırlamış bir yazar. Ancak onu bu noktaya getiren süreç, hayat ve insanlar hakkındaki fikirleri çok daha farklı olabilir... Gerçi hiçbir argüman intiharı meşru kılmaz ama yine de yazarı daha detaylı tanımak, hayatı hakkında daha fazla bilgi sahibi olmak, maddi nedenlerden ziyade soyut dünyadaki bir birikimin sonunda böyle bir teşebbüste bulunan birini anlamak açısından mutlaka bir katkı sunacaktır.

Zaten kitaptaki karakterle yazar doğrudan ilişkilendirilmesin diye kitabın sonunda yazarın arkadaşı Bozorg Alevî tarafından kaleme alınmış bir eklenti mevcut. Bozorg Alevi bu eklentide biraz vicdan rolü oynamış ve yazarı bir nevi korumaya almış. Örneğin; 'kitaptaki anlatıcı gözünü kırpmadan ekmek bıçağıyla kafa kesebilecek bir cani olabilir ama arkadaşım Sadık Hidayet, çocukluğunda tanık olduğu bir kurban kesme sahnesinden sonra bu olaydan çok etkilenip eti hayatından çıkaran ve hayatı boyunca ağzına dahi sürmeyen naif bir insan aslında' minvalinde cümleler mevcut...

Yine bu yazıda, Sadık Hidayet'in intiharını 2. Dünya Savaşı'na, ülkenin içinde bulunduğu duruma falan bağlamaya çalışmış ama intiharın böyle hayatın içinden maddi konularla gerekçelendirilmesi açıkçası bana çok inandırıcı gelmedi. Yine de çok ısrarcı değilim bu düşüncede... Sadece kendi hissiyatımı paylaştım sizinle...

----------------------------

İncelemeyi, kitaptan bir alıntıyla sonlandırmak istiyorum. Bu alıntı, anlatıcının analizi ve Sadık Hidayet'in anlatıcı ile ilişkisi olmak üzere iki parçada açıklamaya çalıştığım kitabın, her iki parçasına da dokunduğunu düşündüğüm bir alıntı...

"Fakat masal, her anlatanın, miras aldığı ruh durumunun sınırları içinde, tasarlayıp da eremediği dilekler için bir çözüm, bir kaçış yolu ancak." (s.51)

Herkese keyifli okumalar dilerim... Zihninize mukayet olun:) Sevgilerimle...
95 syf.
·Beğendi·Puan vermedi
Bir saattir kitap seçmeye çalışıyorum. Elime bir kitap alıyorum, okumaya niyetleniyorum geriye bırakıyorum. Anlatı okuyacağım diyorum, bir anlatı seçip okumak için gidiyorum, başlayamıyorum. Hikaye okuyayım diyorum, onu da bırakıyorum. Kitap seçme problemim her zaman vardı ama bu defa farklı bir şey de var bunun yanında. İçimde bir sıkıntı var. Hiçbir şey yapmak istemiyorum. Bu sıkıntı bu sabahtır hatta ne sabahı dün gecedir var. Aklım Sadık Hidayet’in Kör Baykuş’un da. Bu onun sıkıntısı. Daha önceden bir çok kitap da olmuştu oradan tanıyorum, üzerine yeni kitaplar okuyamıyordum. Huzursuzluğun Kitabında da olmuştu aynı durum. Yalnız onda içim daralmıyordu. Göğsüm sıkışmıyordu.

Dün geceyi hatırlıyorum, aklım kitabı okurken ki düşüncelerimde. Baştan normal bir roman, hikaye gibi başlamıştı. İlk başları da çok güzeldi, sitemler, aforizmalar. Sonra işler karıştı. Neredeydi bu Sadık Hidayet ne yapıyordu. Amcası mı gelmişti, gitmiş miydi? Kalendere o zihninden atamadığı resmimi çiziyordu yoksa Afyon mu çekiyordu. Ya da hiçbirisiydi. Masanın başına oturmuş vasiyetnamesini mi yazıyordu. O da mı değildi yoksa bir düş mü görüyordu. Birisi mi ölüyordu. Birilerini mi öldürmek istiyordu, öldürüyordu, polisler mi geliyordu. Güzel gözlü bir kadın vardı adeta hayat ışığı, onu niye öldürdük bu yaşlı adam da nerden çıktı, ya ya diye konuşan. Bunlar neyin simgesi bu imgelemleri zihni nasıl yarattı. Yoksa vasiyetnameyi yazarken anlattığı anılardan mı geliyorlardı. O kahpe kadını öldürdük mü yoksa kabustan mı uyandık. Her şey çok karışıktı. Aynı geceler boyu gördüğüm kabuslar gibi. İç içe iç içe bir sürü karışık görüntüler. Acı gerçek acı. Sarsılarak uyandığın kabuslardaki acılar elbette ki gerçekten daha gerçektir. Kan ter içinde uyanıp geriye uyuyamazsın. Hatta o kadar gerçektir ki uyandığında 5 dakika kendine gelemez, şok etkisinden çıkamazsın. Boş boş etrafına bakarsın. Bu adam bunu mu anlatmıştı, anlattığı buysa nasıl anlatmıştı. Yoksa Afyon çekerken gerçekle düşü mü karıştırmıştı. Gerçekten kemik saplı bıçakla birilerini öldürüp düşteyim mi sanmıştı.

Sen ne biçim yazarsın bana bunları niye yapıyorsun? Böyle kitap mı yazılır. Acı bu kadar mı gerçek anlatılır. Okuyucunun içine böyle mi işlenir. Yazarsam geçer diye yazıyorum ama geçmiyor. İçimdeki sıkıntıyı atmak istiyorum ama yüreğime oturdu çıkmıyor. Belki de o raftaki zehirli şarabı ben içmeliyim yoksa o da mı rüyaydı. Hangisi gerçekti hangisi rüyaydı. Yoksa gerçek olmayan bu hikayeyi okuyan ve bunları yazan ben miyim? Ya da hiçbirimiz gerçek değil birer zihin ürünü müyüz?

Herkese kabussuz geceler dilerim..
160 syf.
·7 günde·Beğendi·9/10 puan
Yazacaklarım karnı tok bir insanın yazdıklarıdır. Bunları okuyacak olanlar da toktur. Kitabın verdiği gerçek açlık duygusunu hiçbirimizin gerçekten anlamasına imkân yok. Bu yüzden açlık hakkında beylik laflar etmeyeceğim. Ama birazcık empati bizi kurtarır.

Kitabın konusu kısaca şu şekildedir: “Açlık romanı, yazar olmak amacıyla Kristina’ya gelmiş, bir taraftan açlık ve sefaletle boğuşurken diğer taraftan hayallerini gerçekleştirmeye çalışan genç bir insanı anlatır. Başkarakterimiz Andreas Tangen, tek ideali yazar olmak olan, oldukça gururlu ve alçakgönüllü ama bir o kadar da aç ve sefil biridir.” Kitap da bunun üzerinden gelişir.

Yazar kitapta bizden şu sorulara cevap vermemizi istemiştir: Her roman, her edebi roman, romanın sınırları içinde insan varoluşunu, gizemini keşfetmeye çalışıyorsa açlık bunun neresindedir? Açlığın iradeye etkisi nedir? Olaya biraz farklı bakınca sanki etrafımızda olan iyi ve kötü her şey açlık gibi geliyor bana. Güç istenci, hükmetme, sömürme, savaş, kapitalizm, emperyalizm, cinayet, tecavüz, ölüm, hastalık, kumar, para, merak, …: Açlık. Sevgi, aşk, arkadaşlık, bilgi, ilgi, inanç, okumak, yazmak, sanat, ..: Açlık. Yaşamın ve ölümün arasına durmuş en geniş kapsamlı kelime ya da olgulardan biri açlık. Bu kadar geniş kapsamlı bir kelimenin insan varoluşuna olan etkisi kesinlikle yadsınamaz. Kitapta açlığın kahraman için artık varoluş sebebi haline geldiğini görürüz. Açtır ama gururludur. Yazdığı yazıların bir gün kendini hiç aç bırakmayacağını düşünür. Ama bu isteğine ne kadar ulaşabilmiştir? Bir nevi kahraman her gün aç olmak için yaşatılır. Yazar her gün aç olarak yaşamanın imkânsızlığının farkında değil miydi sanki? İşte işin ironisi de buradadır. Açlığı varoluş sebebi haline getirmek gerçekten büyük bir ironi ustalığı ister. Hamsun da bana göre bunu başarmıştır.

Açlığın iradeye etkisini anlamak için iradeyi tanımlamak gerekir önce. Ben iradeyi insanın çeşitli baskılar altında kalmadan sadece kendi gücü altında bilerek ve isteyerek karar verme ve davranma özgürlüğü olarak tanımlıyorum. İşe dış koşullar dâhil olduğunda irade denen şey kendi çemberi içindeki gücünü kaybetmeye başlar. Kitap bu çemberi açlıkla sınıyor. Aç olduğunuzda gözlerinizin önü bulanıklaşır, başınıza ağrılar girer, doğru düşünemezsiniz. Tüm vücut fonksiyonlarınız etkilenir bundan. Açlık için şöyle diyordu bir yazar: “Hiçbir korku açlığa karşı direnemez, hiçbir sabır onu aşındıramaz, açlığın olduğu yerde iğrenme varolamaz, hurafelere, inançlara, ilke diyebileceğimiz şeylere gelince de, bunlar rüzgârın savurduğu saman çöplerinden farksızdırlar.” Aslında Hamsun açlığın iradeye etkisini çok bariz gözlerimizin önüne serer. Kahramanımız “Bütün ömrüm bir mercimek çorbasına fedadır.” demiyor mu? Kitabın kalbi, tek başına bir romandır belki de bu cümle. Bir insana bunu söyletecek tek şey açlıktır. Yine kemiği kemirmiyor mu? Karnını doyurmak için tekrar tekrar tükürüğünü yutmuyor mu? Tanrıya açlığı için isyan etmiyor mu? Nerede burda iğrenme, ilke ya da inanç? Ne kadar haklıydı tartışılır, Cioran özgürlük afiyette olanların safsatası demiyor muydu? Açsın, irade denen şey çemberini iyice daraltmış, hangi özgürlükten bahsediyorsun sen.

Kahramanın geçmişine dair herhangi bir bilgiye rastlamayız romanda. Bu kasıtlı boşluk doğal olarak bize kahramanın geçmişinde neler yaşayıp, bugünlere nasıl geldiğini düşündürür. İsmi de sadece bir iki yerde geçer. O bir nevi hiç kimsedir. Kimse görmez, varlığı sadece dışardakileri rahatsız eder. Kimse kemik kemirdiğinin farkında değildir ya da tükürük yuttuğunun. Kimse düğme satacak kadar aç olduğunu bilmez. Kahramanın geçmişine dair bu boşluk ve bilinmezlikler açlığın evrenselliğinin simgesidir. Yazarın hayatından izler taşısın taşımasın açlık bir bireye ya da topluma özgü değildir. Tüm evrene özgüdür. Bu bakımdan olacak ki benim kahraman dediğim şey açlığın ete kemiğe bürünmüş halidir.

Romanın dili her bölümde duygulara aracı olmak bakımından aynı özellikte ve üretim konusunda da aynı doğrultudadır. Yazarın dilindeki bu homojenlik ve vejetatiflik, bize romanın her sayfasında açlığın iliklerimize işlenmesini sağlar. Bu açıdan bakıldığında dil bir aktarma aracı olmaktan çıkar hissedilen bir sıcaklık olarak bize geri döner. Okur bu sıcaklığı hissettiğinde gerçek açlığı da hissetmeye başlar. Kahramanın açken tanrıya kızmasının, açlıktan köpek gibi kemik kemirmesinin çaresizliğini görmemiz yazarın sıcak dili sayesindedir.

Şimdi açlığa çare önermeye kalksam bu çok dürüst bir yaklaşım olmaz. Benim diyeceğim şey önce biraz empati ve merhamet. Bu ikisini tam anlamıyla yapamadıkça hiçbir şeye tam anlamıyla çözüm bulamayacağız. Suçlanacak birileri varsa insanda empati ve merhameti kurutmaya çalışanlardır. Ve son bir şey. Başta söylediğimle biraz çelişmek gibi olacak ama tok açın halinden anlamaz sözünü hiç sevmem. Anlayacak, anlamalı da. Anlamadığımız yüzünden bu boyutta. Lütfen o sözü kullanmayın.

Bu kitabı çok değerli bir arkadaşım hediye etmişti. Etmese daha da okumazdım sanırım. Bu yüzden teşekkürü borç bilirim kendisine. :) Keyifli okumalar.
158 syf.
·3 günde·Puan vermedi
    Yoksulluk, açlık, acı ve keder dolu bir yaşam...
Nadir olarak yazdığı yazıları gazeteye satan ve bunun parasıyla geçinen bir yazar. Aldığı para bir hafta zorlasa belki iki hafta için onu idare ediyor. Başını sokacak herhangi bir yer varsa ve haftada üç-dört kere de boğazından bir şey geçtiyse ondan mutlusu yok. Yoksulluğa alışmış hatta yoksulluk adeta onun üstüne yapışmış. Sık sık da belirttiği gibi 'talihsiz' bir adam yazarımız. Bütün kapılar yüzüne kapanmış, kime gitse reddedilmiş. Belki de umut vaat edecek olan hayal gücü ve yazarlığı açlığının esiri olmuş durumda. Düşünceleri çoğu zaman kendinde olmayan bir adamın sayıklamalarını andırıyor. Zihnindeki düşünceler hayal gücünden mi yoksa artık açlığın yarattığı delilikten mi kaynaklanıyor kestirilemiyor. Yoksulluğun vermiş olduğu o çaresizliği iliklerine kadar hissediyor.
  Peki bizler yoksul olmanın ve açlığın ne olduğunu gerçekten biliyor muyuz? Yoksa bu sözler ağzımızdan kolayca ve alışkanlıktan mı çıkıyor ?
Hiç tükürüğünüzü açlığınızı bastırmak için defalarca yuttunuz mu?
Ağzınızda yiyecek olmayan bir şeyi çiğneyerek midenizi kandırmaya çalıştınız mı?
Ufak bir lokma yediğinizde bile günlerce aç olmanıza rağmen kustunuz mu?  Hayır mı?
O zaman kitabı okuduktan sonra bu kelimeleri kullanırken en azından iki kere düşüneceğimiz kesin..

Talihsiz yazarımıza geri dönecek olursak.O fakirliğin içinde hem umut dolu hem de kaderine karşı biraz isyankârdı. Olmaması gerektiği zamanlarda bile cömert , fazlaca da gururluydu. En dayanılmaz hallerinde bile gelen yardım tekliflerini geri çeviriyordu-sonra pişman olsa bile-. Küçük düştüğünü düşünmek onu kahreden bir düşünceydi ve kendine yediremiyordu bunu. Fakirlik ve açlık içinde bu gurur yersiz mi yoksa takdir edilesi bir durum mu bilemiyorum..
Elinde avucunda hiçbir sey kalmadığı için dürüst ve namuslu olmayı her şey olarak görüyordu sanırım.Çoğu zaman hayatın acı gerçeklerinden kaçınmak için zihninde,kendi dünyasındaydı. Açlığını, korkusunu, nefretini dış dünyadan koparak bastırmaya çalışıyordu. Hayata karşı bazen umutsuzdu ama çoğunlukla küçük bir ilhamda umut doluyordu.
  Kitaba başladığınız andan itibaren karakterle empati kurmaya çalışıyorsunuz ancak yazarın o acı dolu yaşamı başarılı bir şekilde bize aktarmasına rağmen bunu başarmak çok güç. Çünkü o hayatı gerçekten yaşamayan, o açlığı ve yoksulluğu çekmeyen biri ancak belli bir noktaya kadar kendini karakterin yerine koyabilir.
   Umarım okuyan-okuyacak olan hiç kimse karakteri tam olarak anlayabilecek kadar acı dolu bir deneyim yaşamamıştır.
   Eğer yaşayan ve yaşayacak olan varsa da kitaptaki yazarımızı asla unutmasın. Her gün hayatta kalmamızı sağlayan şeydir umut..

Yazarın biyografisi

Adı:
Behçet Necatigil
Unvan:
Şair, Yazar, Derlemeci, Çevirmen
Doğum:
Fatih, İstanbul, Türkiye, 16 Nisan 1916
Ölüm:
İstanbul, Türkiye, 1979
Behçet Necatigil, 16 Nisan 1916'da İstanbul'un Fatih semtinde, Atik Ali Paşa'da doğdu.

Kastamonu'lu olan babası Mehmet Necati Gönül, dersiam vaizdi. Uzun yıllar İstanbul'da, Beyoğlu ilçesinde müftülük yaptıktan sonra Sarıyer müftülüğünden emekli oldu.

Annesi Fatma Bedriye Hanım, Geyve'li müderris hafız İbrahim Hakkı Efendi'nin kızıydı. Sanatkâr ruhlu, duyarlı bir hanım olan annesi Fatma Bedriye Hanım (1896-1918), "mide humması" olarak tanımlanan hastalığının nekahat dönemindeyken, yaşadıkları konak, büyük Fatih yangınında yandı ve Bedriye Hanım yangından son anda kurtarılabildi. Geçirdiği hastalık nedeniyle çok zayıf düşen bünyesi, bu yangının şokunu atlatamadı ve Necatigil, iki yaşındayken annesini kaybetti. Bir süre Karagümrük'te oturan anneannesi ile birlikte yaşadı. Bir yıl sonra babası, Beşiktaş'ta bir saray memurunun kızı olan Saime Hanım'la evlenince, Necatigil için anneannesinin evi ile babasının evi arasında geçecek bir dönem başladı.

Babası Necati Efendi'nin ikinci evliliğinden iki kızı oldu (Sabahat, 1921 ve Fahamet, 1923). Behçet Necatigil ilkokula başlayacağı yıl, anneannesinin de hastalanması üzerine, Karagümrük'ten Beşiktaş'a, babasının yanına geri döndü ve 1923'de Beşiktaş Cevri Usta Okulu'na başladı.

Babasının Singer Dikiş Makineleri firmasında müfettiş olarak işe başlaması ve ailesiyle birlikte Kastamonu'ya taşınmasıyla, Necatigil ilkokul son sınıfı Kastamonu Muallim Tatbikat Mektebi'nde okudu ve 1927'de mezun olarak Kastamonu Lisesi'nde ortaöğrenimine başladı.

Ancak, yıllar önce yetersiz beslenme ve bakımsızlık nedeniyle başlamış olan hastalığı "adenit tüberküloz" yüzünden öğrenimine ara vermek zorunda kaldı. Aile yeniden İstanbul'a taşındı. İstanbul'da ameliyatlar ve elektrik tedavileriyle geçen uzunca bir süreden sonra öğrenimine 1931 yılında Kabataş Lisesi'nde, orta ikinci sınıftan yeniden başladı ve 1936'da okulun edebiyat bölümünden birincilikle mezun oldu.
Edebiyata ilgisi, Kastamonu'da, ortaokul yıllarında başladı. İyi bir raslantı sonucu edebiyat öğretmeni olan şair Zeki Ömer Defne, onu hep destekledi ve yazması için teşvik etti. O yıllardan kalan bir kompozisyon defterinde Zeki Ömer Bey'in 23.1.1930 tarihli şu cümleleri var: "Yarının iyi bir kalemine sahipsin. Boş durma, oku!"

Necatigil ortaokul yıllarında bir de dergi çıkarmaya başladı. Kendi ifadesiyle "17 ekim 1927'den itibaren eskilerin eser-î cedid dedikleri kağıtları "El-Marifet" matbaası adını verdiği hususi matbaasında(yani kendi el yazısıyla) doldurarak hazırladığı Küçük Muharrir adındaki bu dergi, 14. sayısı ile birlikte birinci cildini kapamış ve iki yıllık bir tatilden sonra 20 haziran 1932'den itibaren ikinci cildine başlayarak 12 sayı daha çıkmış". Bugüne kadar saklanmış olan bu dergilerin okuyucuları arkadaşları ve akrabalarıydı.
Aynı yıllarda, Akşam gazetesinin haftalık Çocuk Dünyası sayfasına Küçük Muharrir imzasıyla şiirler,fıkralar, hikâyecikler yazmaya başladı. 1931-1933 yılları arasında sürdürdüğü bu çalışmalarının karşılığında, yıllar sonra yaptığı bir röportajda dediğine göre, dergi yönetiminden telif ücreti de aldı ya çikolata, ya da bonbon olarak!

Necatigil Kabataş Lisesi'ni bitirdikten sonra öğrenimine Yüksek Öğretmen Okulu Türk Dili ve Edebiyatı bölümünde devam etti. Bu arada Alman Filolojisi'ndeki bazı derslere konuk öğrenci olarak katıldı ve ilk ders yılı sonunda "Deutscher Akademischer Austauschdienst" kuruluşunun davetlisi olarak bursla Berlin'e gönderildi; dört ay Almanya'da kalarak Berlin Üniversitesi'nin dil kurslarına devam etti
Yüksek öğrenimini 1940 yılında tamamlayarak okuldan birincilikle mezun oldu. Aynı yıl Kars Lisesi'ne edebiyat öğretmeni olarak atandı. İklim koşullarına uyum sağlamakta güçlük çekip hastalanması üzerine 1941 yılında Zonguldak Çelikel Lisesi'ne, 1943 Mart ayında da İstanbul'a, Pertevniyal Lisesi'ne tayin edildi. İki ay sonra, yaz dönemine girince yedek subaylık için başvurarak Ankara'ya gitti. Temel eğitim sonrası askerlik görevini İzmir'de levazım subayı olarak yaptı (Ekim 1943- Kasım 1945) ve terhis olmasının ardından İstanbul'a, on beş yıl süreyle çalışacağı Kabataş Lisesi'ne tayin edildi (Aralık 1945). İlk şiir kitabı "Kapalı Çarşı" da aynı yıl yayımlandı.

Yine aynı yıl, İstanbul Üniversitesi Alman Filolojisi'ne kaydını yaptırarak iki yıl süreyle, öğretmenliği ve öğrenciliği birlikte sürdürdü. İki yıl sonra, lisedeki ders saatleri arttığı için, modern Almanca sertifikası alarak Alman Filolojisi'ndeki öğrenimini yarıda bırakmak zorunda kaldı.
Zonguldak'tan İstanbul'a döndükten bir süre sonra, 1948 yılında Edebiyat Fakültesi öğrencisi olan ve o dönemde Sarıyer Ortaokulu'nda stajyer öğretmen olarak çalışan Huriye Korkut ile tanıştı. Ağustos 1949'da Necatigil'in ailesinin yaşadığı Beşiktaş, Valideçeşmesi, Dibekçi Kamil Sokağı (şimdi Enis Akaygen Sokağı), 22 numaralı evde, aile arasında kıyılan bir nikahla evlenerek yine Valideçeşmesi, Setüstü Sokak, 22 numaralı kiralık eve taşındılar.

1951 yılında ilk kızları Selma dünyaya geldi. 1955 yılında, Beşiktaş Camgöz Sokağı'ndaki 22 numaralı ahşap evi satın alarak oraya taşındılar. 1957 yılında küçük kızları Ayşe doğdu. 1964 yılında yine Beşiktaş'ta, Nüzhetiye Caddesi üzerindeki Deniz Apartmanı'nın bir dairesini satın alarak oraya taşındılar. Necatigil, ölümüne dek bu apartmanın 23 numaralı dairesinde yaşadı.

Necatigil, 1960 yılında Çapa Eğitim Enstitüsü'ne tayin edildi ve 1972 yılında kendi isteğiyle emekliye ayrıldı. Emeklilik dönemini, evinde yoğun bir biçimde çalışarak geçirdi.
1979 yılının Kasım ayında akciğerlerindeki rahatsızlık nedeniyle Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Hastanesi'ne yatırıldı. Kısa bir tedavi döneminin ardından, 13 Aralık 1979 tarihinde aramızdan ayrıldı. İstanbul'da Zincirlikuyu mezarlığında yatıyor.

Ölümünden sonra ailesi tarafından konulan Necatigil Şiir Ödülü, 1980'den beri verilmektedir.
1960 yılında yayımlanan Edebiyatımızda İsimler Sözlüğü'nde, şiir serüvenini şöyle özetlemiş: "İlk şiiri lisede öğrenciyken, Varlık dergisinde çıkmıştı (Ekim 1935). Şiirde kırk yılını, doğumundan ölümüne, orta halli bir vatandaşın, birey olarak başından geçecek durumları hatırlatmaya; ev-aile-yakın çevre üçgeninde, gerçek ve hayal yaşantılarını iletmeye, duyurmaya harcadı. Arada biçim yenileştirmelerinden ötürü yadırgandığı da oldu, ama genellikle, eleştirmenler, onun için, tutarlı ve özel bir dünyası olan bir şair dediler."

Necatigil'in "Eski Sokak" şiirine konu olan Camgöz Sokağı'nın adı artık "Behçet Necatigil Sokağı". Ölümünün ardından, 1987 yılında yakın arkadaşlarının çabaları ve basının da desteğiyle, yaklaşık on yıl yaşadığı sokağın adı Belediye tarafından "Behçet Necatigil Sokağı" olarak değiştirildi.
Şehr-i İstanbul Derneği de sanatçıların evlerini belgelemek amacıyla yaptığı çalışma kapsamında, 19 Mart 2005 günü düzenlenen bir törenle Behçet Necatigil'in 1964 yılından 1979 yılında ölümüne dek yaşadığı Deniz Apartmanı'nın girişine bir plaket koydu.

Yazar istatistikleri

  • 780 okur beğendi.
  • 41,4bin okur okudu.
  • 901 okur okuyor.
  • 21,1bin okur okuyacak.
  • 677 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları