9/10
·152 syf.··
2025 5. kitabı
Cioran ile aramda bir sevgi-nefret ilişkisi mevcut. Felsefesinin tutarsızlıklar barındırdığını, sistematik olmaktan çok uzak olduğunu kabul ederken, isabetli tespitlerine kayıtsız kalmak büyük bir edebi kayıp olur. Çekiçle felsefe yapan birisi olduğu için kendisiyle barışık değilim çünkü düşünceler içinde bir bütünlük aramaz, onun için bütünlük de bir yanılsamadır. Gerçi felsefi anlamda aşırılığa kaçan figürler bana her zaman önemli gelmiştir; çünkü her sistem, yalnızca karşıtları ve sistemsiz olanlar sayesinde ayakta kalır. Cioran da varoluşun dayandığı tüm temel noktaları baltalayan biri olarak, felsefenin temellerini döverek sağlamlaştırıyor olabilir. İlk okuduğum söyleşiler kitabından referansla bence onun düşünceleri, felsefi bir yol haritası çizmekten çok, kriz anındaki bilinç patlamaları gibidir. Onlar daha çok, insan zihninin uçurumlarına açılan, hastalık ve uykusuzluktan kaynaklı rahatsız edici birer çığlıktır. Cioran’ın modern yaşamın anlam krizine dair en keskin sorularından birisi şudur: "Geçerli idealler, ister ahlaki, ister estetik, ister dinsel, isterse toplumsal ya da başka türlü olsunlar, yaşama doğrultu ve ereklilik kazandıramadıklarında, yaşam hiçlikten nasıl korunabilir?" Bu soruya kayıtsız kalmak bence imkânsız. İnsanın hayattaki anlam arayışı, çok ince bir ip üstünde ilerliyor ve herhangi bir anda hiçliğe yuvarlanmak işten bile değil. Yüzyıllardır süregelen tüm ideolojik, dini, estetik ve ahlaki sistemler, insanı bu uçurumdan koruma çabasıyla var olmuş bile olabilir. Fakat Cioran’ın sorusundan hareketle, eğer bu sistemler artık geçerliliğini yitirdiyse veya yitirirse, hiçlik karşısında hangi dayanağımız kalır? İnsan, geçmişte olduğu gibi mutlak bir doğruya inanarak yaşamıyor, aksine bu doğruların hepsinin yıkıldığı bir dönemde var olmaya çalışıyor. Ve bu noktada ortaya çıkan kriz, yalnızca bireysel değil, aynı zamanda toplumsaldır. Hiçlik yalnızca bireyin içsel bir çöküşü değil, aynı zamanda diğer her şey gibi kolektif bir problemdir. Gerçi ben, anlamın veya amacın her zaman yeniden inşa edilebileceğine inanıyorum. Cioran, hastalığı, acıyı ve ölümü gerçek deneyimin kaynağı olarak görmesi benim için hayatı yaşanabilir kılmak adına hiçbir şey söylemediği için değersizdir. Kendisine göre sağlıklı ve dengeli bir insan, varoluşun en uç noktalarına ulaşamaz (youtu.be/fI8wGoq2NNI?si=...). Gerçek deneyimler, ancak fiziksel ve ruhsal çöküşün içinde ortaya çıkar. Hastalık, insanı metafizik bir farkındalığa taşır ve yüzeysel bir yaşamdan koparır. Bence bu, Cioran’ın felsefesinin en keskin ve sapkın uçlarından biridir. Özellikle "yalnızca gerçekten acı çekenler tam anlamıyla bir ağırbaşlılık sergileyebilirler" iddiası beni felaket cezbediyor ve kendime bunu yakıştırmama rağmen karşı çıkmak zorunda hissediyorum çünkü bu, hayatı fazla dramatik ve tek yönlü görmekten başka bir şey değildir. Hayatı, neşeyle yaşayan insanların yüzeyselliğe mahkûm olduğunu iddia etmekle yaşamda bir değerler hiyerarşisi oluşturmak ne derece doğru bilmiyorum. Kendisinin acının bireyselliğine ve ölçülemezliğine vurgusu benim için daha değerlidir. Gerçekten de, acı kişisel bir deneyimdir ve nesnel bir kıyaslamaya tabi tutulamaz. İnsan kendi acısını mutlak olarak görür, çünkü başka birinin acısını doğrudan deneyimleme şansı yoktur; hiçbir zaman başkasının çektiği acıyı tam anlamıyla hissedemeyiz. Kişi için en büyük acı, her zaman kendi acısı olmuştur. Yalnız başına acı çekmek, bazen bir zorunluluk olabilir ama bir üstünlük değil, trajik bir durum olsa gerek. Cioran, zihni bir sapma ve varoluşun içindeki bir anomali olarak görüyor. Nitekim insanın trajedisi de bilinç sahibi olmasından kaynaklanıyor; çünkü bilinç, insanı doğanın içgüdüsel akışından koparıp biteviye bir sorgulamanın içine sürükler. Hayvan, olduğu gibi var olur, düşünmez, tereddüt etmez, geçmişi ya da geleceği dert edinmez. Ama insan, sürekli kendi varlığının ağırlığını taşır. True Detective dizisini izleyenlere bu paragrafı epey tanıdıj gelecektir. Rust Cohle karakterinin düşünceleriyle örtüşüyor çünkü veya tam tersi işte anladınız. Rust, bilinci bir hata, insanın evrimsel bir yanlışlık sonucu ortaya çıkmış bir varlık olduğunu söyler. Ona göre, insanın en büyük yanılgısı, varlığını anlamlandırmaya çalışmasıdır, çünkü bu çaba kaçınılmaz olarak hayal kırıklığı ve umutsuzlukla sonuçlanır. Cioran gibi o da, insanın varoluşuna dışarıdan, bir doğa anomalisi olarak bakar (youtube.com/shorts/PmJvGlgZ...). Gelgelelim zihnimiz bizi acıya sürüklediği kadar, anlam yaratma yeteneğini de sağlar. Cioran'a göre intiharın bir istenç meselesi değil, tamamen içsel bir trajedinin sonucu olması muhteremin düşüncelerinde karşılaştığım en empatik durum olabilir. Bence burada, insan psikolojisine dair oldukça isabetli bir nokta var: İntihar eden insanlar, genellikle bir rasyonel analiz sonucunda değil, ağır bir psikolojik yük ve içsel bir çözümsüzlük içinde bunu yaparlar (youtube.com/shorts/ZOyJ31vA...). Gerçi önceden de bahsettiğim gibi Cioran ile en büyük uyuşmazlığım şu noktada ortaya çıkıyor: Felsefe, ölümü değil, yaşamı anlamaya odaklanmalıdır. Cioran’ın felsefesi, varoluşu tamamen bir patlama olarak gördüğü için, yaşam üzerine düşünmek yerine ölümü merkezine alıyor (youtube.com/shorts/J3PCHw9i...). Oysa insan için en büyük sorun, ölmek değil, yaşayamamaktır.
Umutsuzluğun DoruklarındaEmil Michel Cioran · Jaguar Kitap · 20192,095 okunma
··
1.096 Gösterim
Yorumlar
Lütfen giriş yapınız.