Cesare Pavese 'nin okumuş olduğum ilk eseri. Yazarın üslubunda gözüme çarpan ilk şey sade bir anlatım alıyor. Anlatımın akıcı olma kaygısı yok ve hayat nasıl bütün sıradanlığı ve sıkılganlığı ile yaşanıyorsa, yazar da eseri o denli bir etki ile yazmış. Okurken gündelik anın, zaman geçirmenin, zaman geçirmek için yaşamanın bütün can sıkıntısını ve yalnızlığını hissediyoruz. Beklendiği gibi yoğun bir etki ile değil üstelik. Yazarı başarılı yapan etken de bence bu olmalı.
Ana karakterimiz Clelia, hikayeyi Clelia üzerinden takip ediyoruz. İnsanları onun bakışından inceliyoruz. Fakat ikincil bir ana karakter etkisi yapan, hikayeyi asıl olarak başlatan bir diğer karakterimiz daha var: Rosetta. Hikaye Rosetta'nın otel odasında intihar etmesi ile başlıyor ve sonrasında kadınları, yalnızlıkları, kalabalığın gereksiz oluşturduğu güruh topluluklarını ve minimal düzeyde erkekleri gözlemliyoruz. Yalnız kadınlar... Kitabın asıl özeti denebilir. Tabii bu yalnızlık ilişkisel anlamdan daha çok varoluşsal bir süreç diyebiliriz. Zaman öldürmek için geçirilen vakitler ve mecburi görüşmelerin peşine takılıyoruz. Üstelik Clelia ile birlikte bizim de pek keyif aldığımız yok!
Öte yandan Clelia'ya dönecek olursak; onun olgunluğunu, memleketine özlemle değil de bıkkınlıkla gelmiş olma halini kadınsı bir açıdan okuyoruz ve gözümüzde Monica Bellucci havasında hem baskın hem feminen bir kadın görseli oturuyor. En azından bende böyle bir etki oldu :) Yalnız Kadınlar Arasında yaşama daha sade gözle bakan, heyecanların sadece minimal etkilerde olduğunu gözlemleyenler için daha rahat okunabileceğini söyleyerek tavsiye edebilirim. Tezer Özlü 'nün bu yazarı neden bu kadar sevdiğini şimdi daha iyi anlıyorum!
Hikaye Rosetta ile başlıyor ve Rosetta ile bitiyor. Buna istinaden ben de bu kitabı okurken düşündüğüm bir sözü sizlerle paylaşmak istiyorum (bu kitap için): Ölmeye yakın bir günü daha harcadık.