İçimizde 'aidiyet' yok ise, şeytan büyür.
Puan vermedi·256 syf.··
2023 1. kitabı
·
7 günde okudu
·
Okunma: 19 Ocak 2023 00:00
Kitabı okuyalı uzun zaman oldu, incelememi geç yazıyorum. Çünkü kitap bittiğinde yazmak istediğim onca cümle beni korkutmuştu. Ömer'le öyle bütünleşmiştim ki okurken; onun hayal kırıklıkları, sevgileri ve o derbeder yalnızlığı sanki gölgesiymişim gibi hâlâ benimle duruyordu odamda. Şimdi zaman geçti. Ama eminim yine o karanlık gölge hâlâ bana sarılı duruyordur. Öncelikle yazarı az çok tanıyan hakkında araştıran varsa bilir ki; çok çalkantılı bir hayatı ve ölümü olmuştur. Kitabında da bazı yazarları karakterize ettiği söyleniyor. İşte; Peyami Safa, Nihal Atsız ve Necip Fazıl gibi. Doğrusu ben o yanıyla pek ilgilenmedim. Burada da detayları paylaşmayacağım, merak ediyorsanız araştırıp okuyabilirsiniz. Ben çoğunun aksine kitabı okuduktan sonra öğrendim yazarın hayatını. O yüzden hangi dönemin şartlarında, hangi gerçekliklerde yazmış olursa olsun, olayları bilip bilmeme durumum, kitabında anlatmaya çalıştığı şeyi anlamayacağım anlamına gelmezdi. Velhasıl, yazar kendi zamanında çalkantılı bir yaşam sürmüş. Şimdilerde öyle değil ama eskiden sınır tanımaz elleri olan sanatçılar, kalemleri doğruyu yazan yazarlar, dilleri acıyı söyleyen şairler pek sevilmezmiş. Yazarın hayatı da onca yıl geçmesine rağmen hâlâ tartışıla gelmiş. Bana kalırsa, sanki kendini romanlarında, yazılarında anlattığı gibi; hiç bir yere ait olamıyor. Hâlâ onu bir yerlere koyabilen çıkamamış. Ne suçlayıp dışlayabiliyorlar ne de tamamen bağırlarına basabiliyorlar. Sabahattin Ali'yi sevmemin sebebi aslında kitaplarında kendisini sergileyişi. Hayatından, kendi düşüncelerinden kopuk cümleleri yok. Süslemeye hiç hacet göstermiyor. Ben bunu daha değerli buluyorum. Aslında çoğu yazar bunu yapar. Kalemlerinin gezip dolaştığı o kurgulu dünyalarında onları bulmamızı isterler. Çok insancıl. Tam da bu yüzden çok yüce. Kitapta; Ömer adlı 30'larında bir karakterle tanışıyorsunuz. Onun ağzından onun dünyasını izliyor ve onunla adımlıyorsunuz. Ömer, her şeyi manasız bulan bir adamdır. Hayatta hiç bir şeyin öneminin olmadığına ve kendisinin de bu hiçlik deryasında oradan oraya savrulduğuna inanır. Ama bunun için kimseyi de suçlamaz. Herkesin aynı şeyleri hissettiğini ama bunu dile getirmediklerini yahut, bu boşluklarını çok iyi örttüklerine de emindir. Ona göre, herkes tıpkı kendisi gibi içinde kötülüğüyle, tembellik ve gayesizliğiyle gezer ama bunu saklamada maharetlidirler hepsi bu. Bu boşvermişlik içinde bir gün Nihat adlı arkadaşıyla vapura binmek üzereyken bir kız görüyor ve -hissettiğini sandığı- âşıkane duygularıyla anlık hayatını sorgulama gafletine düşüyor. Hep mi böyle savruktu yoksa değişmek azmini mi yakalamaya çalışıyordu kendi de bilemiyor. Tek düşündüğü artık o kız oluyor. Ona göre hayatının anlamı bu olmalı diye düşünüyor. Tabiki bu, Ömer gibi adamlar için, harlı bir ateş gibi beslenmedikçe sönecek duygulardandır. O kız ise Macide adlı; çevresini kabullenmiş, yine de hayatta en kötü sonucu, hiç bir şey yapmadan durmanın, yani tembelliğin getirdiğine inanan, kendince ayakları üzerinde durmaya çalışan güçlü bir kadındır. İlgimi çeken bir diğer karakterdi. Bu çiftin ilişkileri garip ve öyle kendine has gerçekliklerle örülü ki sormayın... Okurken de, Macide Ömer'in ellerini çaresizlikten mi yoksa sevgisinden mi tutuyor hep merak ettim. Belki de; çoğu kadın gibi, her ne olursa olsun sadece güveni ve sevgiyi hissetmek istemiştir. Ömer'in sevgisinin bir şeyleri iyileştirebileceğine kanaat getirmiştir kendince. Ama çok geçmez hayattan kopuk bu adamı göğsüne bastırmayı bırakmak zorunda hissedecek kendini. Hayatta hiçbir şeye tutunamayan bir adamın yolunda yürüyebilir misiniz? Onu anlayabilir misiniz? Ömer'de bu sorunun cevabını yaşamıyla adımlasa da bilmiyor. Amaçsızlığını, tutunamayışını içindeki bir şeytana bağlıyor. O her şeyi izleyecek, gözlemleyecek. Öyle bir şeytan ki, söküp atması imkânsız. Onunla doğmuş, onunla da ölecek. Ben kitabın hakkında hiç bir bilgim olmadan okudum ve hissettiklerim bambaşkaydı. Kitabın yazıldığı dönemi araştırıp okudum ki, hissettiklerim tamamen başkalaştı. Ömer gibi içimizde şeytanlar büyütüyoruz. O şeytanın adı; fikir. İçinizdeki şeytanlarla asla yüz yüze gelemeyeceksiniz. Şimdi bu korku sizi büyütecek mi, sindirecek mi... Şimdi fikirlerin özgürce haykırıldığı bir dünyada yaşıyoruz öyle mi? Siz öyle sanın. Ve kitapta beynime kazınan o cümleler; "...Halbuki ne şeytanı azizim, ne şeytanı? Bu bizim gururumuzun, salaklığımızın uydurması... İçimizdeki şeytan pek de kurnazca olmayan bir kaçamak yolu... İçimizde şeytan yok... İçimizde aciz var... Tembellik var... İradesizlik, bilgisizlik ve bunların hepsinden daha korkunç bir şey, hakikatleri görmekten kaçmak ihtiyadı var..." (s. 250)
İçimizdeki ŞeytanSabahattin Ali · Yapı Kredi Yayınları · 2019208,9bin okunma
·
72 Gösterim
Yorumlar
Lütfen giriş yapınız.