Başlangıçta belirtmek gerekir ki bu, Kuru Kız özelinde bir inceleme olmaktan ziyade kitabı okurken kapıldığım düşüncelerin bilinç akışından hallice ortaya konulmasıdır.
Bilmiyorum, ben mi her kitapta ısrarla bir üst insan anlatısı arıyorum yoksa kader mi tüm üst insan anlatılarını karşıma çıkarıyor hatta yoksa aslında tüm kitaplar, özünde bir yerlerde bir üst insan anlatısından mı temel alıyor?
Demokrasiye de çok inanmıyorum, bunu amfide söylesem muhtemelen bazı diğerleri gibi sivri eleştiri oklarıyla vurulacağım ama özünde aristokratik bir grubun varlığı bana çok korkunç gelmiyor. Kimseyi aşağılamak için söylemiyorum ve ben de o aristokratlardan biri olacağım da asla demiyorum. Aslında içten içe kendimi sorguluyorum, acaba diyor muyum diye. Ama yok hayır, vallahi de demiyorum. Ben kendimi daha çok Martin Eden'deki Ruth gibi hissediyorum. Entelektüel görülsem de öyle bir iddiam yok, olmak isterim -ki olunacak bir şey olduğunu da çok sanmıyorum, sadece bu yolda çabalanır-.
Yollar... Bazı yollar vardır ki ulaşılmak için katedilmez, kimi yollar adımlandıkça ayaklar kutsanır. Kafamdaki ideale ulaşmaya çabaladıkça toplumdan kendimi soyutladığımı hissediyorum. Kimilerini hor görüyorum ve bu benim 8. büyük günahım. Böyle bir düşünce zihnimden geçtiğinde kendimden iğreniyorum. Ama asıl şaşırtıcı kısmı, hem kendi içimde sesini kısamadığım bir egoyu hem de aşağılık kompleksiyle boğuşan bir biçareyi taşıyorum. Bir ruha iki beden nasıl sığar? Gerçi sığdırıyorlar, buna da aşk diyorlar ama mühim değil. Dedim ya, Ruth'um diye. Bundan rahatsız olsam da bunu değiştirecek motivasyonu bulamıyorum kendimde. Dünya telaşeleri, yoğun olmam gerektiğine inandırıldığım müsaitlik de bir yandan, aslında hiçbir şey yapmıyorum.
Bir tweet bile insanı üzebilir.
Okumuyoruz, gerektiği kadar okumuyoruz. Gerekmek de çok göreceli. İyisi mi siz, beni de okumayın.