فَلْيَنْظُرِ اْلاِنْسَانُ اِلٰى طَعَامِهٖ ٭ اَنَّا صَبَبْنَا الْمَٓاءَ صَبًّا ٭ ثُمَّ شَقَقْنَا اْلاَرْضَ شَقًّا ٭ فَاَنْبَتْنَا فٖيهَا حَبًّا ٭ وَ عِنَبًا وَ قَضْبًا ٭ وَ زَيْتُونًا وَ نَخْلاً ٭ وَ حَدَٓائِقَ غُلْبًا ٭ وَ فَاكِهَةً وَ اَبًّا ٭ مَتَاعًا لَكُمْ وَ ِلاَنْعَامِكُمْ
İşte şu âyet-i kerîme, mu'cizât-ı kudret-i İlâhiyeyi bir tertib-i hikmetle zikrederek esbabı, müsebbebâta rabtedip en âhirde
مَتَاعًا لَكُمْ
lâfzıyla bir gayeyi gösterir ki, o gaye, bütün o müteselsil esbab ve müsebbebât içinde o gayeyi gören ve takip eden gizli bir Mutasarrıf bulunduğunu ve o esbab, O'nun perdesi olduğunu isbat eder.
Evet,
مَتَاعًا لَكُمْ وَ ِلاَنْعَامِكُمْ
tâbiriyle bütün esbabı, îcad kabiliyetinden azleder. Mânen der: "Size ve hayvânâtınıza rızkı yetiştirmek için su, semadan geliyor. O suda, size ve hayvânâtınıza acıyıp şefkat edip rızık yetiştirmek kabiliyeti olmadığından, su gelmiyor, gönderiliyor demektir. Hem toprak, nebâtâtıyla açılıp, rızkınız oradan geliyor. Hissiz, şuursuz toprak, sizin rızkınızı düşünüp şefkat etmek kabiliyetinden pek uzak olduğundan, toprak kendi kendine açılmıyor, birisi o kapıyı açıyor, nimetleri ellerinize veriyor. Hem, otlar, ağaçlar sizin rızkınızı düşünüp merhameten size meyveleri, hububatı yetiştirmekten pekçok uzak olduğundan, âyet gösteriyor ki, onlar bir Hakîm-i Rahîm'in perde arkasından uzattığı ipler ve şeritlerdir ki; nimetlerini onlara takmış, zîhayatlara uzatıyor. İşte şu beyânâttan, Rahîm, Rezzak, Mün'im, Kerîm gibi çok esmânın matla'ları görünüyor.
Mu'cizat-ı Kur'âniye