Gönderi

Abese/ 24-32.
فَلْيَنْظُرِ اْلاِنْسَانُ اِلٰى طَعَامِهٖ ٭ اَنَّا صَبَبْنَا الْمَٓاءَ صَبًّا ٭ ثُمَّ شَقَقْنَا اْلاَرْضَ شَقًّا ٭ فَاَنْبَتْنَا فٖيهَا حَبًّا ٭ وَ عِنَبًا وَ قَضْبًا ٭ وَ زَيْتُونًا وَ نَخْلاً ٭ وَ حَدَٓائِقَ غُلْبًا ٭ وَ فَاكِهَةً وَ اَبًّا ٭ مَتَاعًا لَكُمْ وَ ِلاَنْعَامِكُمْ İşte şu âyet-i kerîme, mu'cizât-ı kudret-i İlâhiyeyi bir tertib-i hikmetle zikrederek esbabı, müsebbebâta rabtedip en âhirde مَتَاعًا لَكُمْ lâfzıyla bir gayeyi gösterir ki, o gaye, bütün o müteselsil esbab ve müsebbebât içinde o gayeyi gören ve takip eden gizli bir Mutasarrıf bulunduğunu ve o esbab, O'nun perdesi olduğunu isbat eder. Evet, مَتَاعًا لَكُمْ وَ ِلاَنْعَامِكُمْ tâbiriyle bütün esbabı, îcad kabiliyetinden azleder. Mânen der: "Size ve hayvânâtınıza rızkı yetiştirmek için su, semadan geliyor. O suda, size ve hayvânâtınıza acıyıp şefkat edip rızık yetiştirmek kabiliyeti olmadığından, su gelmiyor, gönderiliyor demektir. Hem toprak, nebâtâtıyla açılıp, rızkınız oradan geliyor. Hissiz, şuursuz toprak, sizin rızkınızı düşünüp şefkat etmek kabiliyetinden pek uzak olduğundan, toprak kendi kendine açılmıyor, birisi o kapıyı açıyor, nimetleri ellerinize veriyor. Hem, otlar, ağaçlar sizin rızkınızı düşünüp merhameten size meyveleri, hububatı yetiştirmekten pekçok uzak olduğundan, âyet gösteriyor ki, onlar bir Hakîm-i Rahîm'in perde arkasından uzattığı ipler ve şeritlerdir ki; nimetlerini onlara takmış, zîhayatlara uzatıyor. İşte şu beyânâttan, Rahîm, Rezzak, Mün'im, Kerîm gibi çok esmânın matla'ları görünüyor. Mu'cizat-ı Kur'âniye
·
324 Gösterim
1 Yorum
Lütfen giriş yapınız.
Barış Tutumeri
Gönderi Sahibi
Yedinci Sırr-ı Belâgat: Kâh oluyor ki; âyet, zâhirî sebebi, îcadın kabiliyetinden azletmek ve uzak göstermek için müsebbebin gayelerini, semerelerini gösteriyor. Tâ anlaşılsın ki, sebep yalnız zâhirî bir perdedir. Çünkü; gayet hakîmâne gayeleri ve mühim semereleri irade etmek, gayet Alîm, Hakîm birinin işi olmak lâzımdır. Sebebi ise; şuursuz, câmiddir. Hem semere ve gayetini zikretmekle âyet gösteriyor ki; sebepler, çendan nazar-ı zâhirîde ve vücudda müsebbebat ile muttasıl ve bitişik görünür; fakat hakikatta mâbeynlerinde uzak bir mesafe var. Sebepten müsebbebin îcadına kadar o derece uzaklık var ki, en büyük bir sebebin eli, en edna bir müsebbebin îcadına yetişemez. İşte sebep ve müsebbeb ortasındaki uzun mesafede Esmâ-i İlâhiye birer yıldız gibi tulû' eder. Matla'ları, o mesafe-i mâneviyedir. Nasılki zâhir nazarda dağların daire-i ufkunda semânın etekleri muttasıl ve mukàrin görünür. Halbuki, daire-i ufk-u cibalîden semânın eteğine kadar umum yıldızların matla'ları ve başka şeylerin meskenleri olan bir mesâfe-i azîme bulunduğu gibi, esbab ile müsebbebat mâbeyninde öyle bir mesâfe-i mâneviye var ki, îmânın dürbiniyle, Kur'ân'ın nuriyle görünür. Mu'cizat-ı Kur'âniye