Puan vermedi·200 syf.··Beğendi
···Okunma: 14 Mart 2024 00:00 Bismillahirrahmanirrahim,
"Sanman taleb-i devlet-i câh etmeye geldik Biz âleme bir yâr için âh etmeye geldik".
Yenişehirli Avni kitapta da anlatıldığı gibi demek istiyor ki, biz bu dünyaya makam
mevki için gelmedik, biz bu dünyaya bir yâr için "âh" etmeye geldik. Âh etmek demek
Allahu Teâlâ'ya tekrardan dönmeyi istemek demektir. Özlemek demektir. Biliyoruz ki
Allah'tan geldik, Allah'a döneceğiz ve bu dünya bir manada bizim hasret çekmemiz
gereken bir yer. Hayatımızın manası Allah'a ulaşma arzusu ve O'nun emirleri ve
nehiyleri ile yaşamı güzel bir hale getirmektir.
Öncelikle kitabın isminden başlamak istedim incelememe, çünkü başlık kitapta ne
anlatılacağına dair fikir verme hususunda çok önemli bir yere sahiptir. Ve başlığın
verdiği anlamlarda ayrı bir güzel, hem başta kendim unutmamak adına hem de
okuyanlarla paylaşmak istedim. Kitabın 15. Bölümünde güzelce anlatılıyor.
Kitap 17 bölümden oluşuyor, ve neredeyse her cümlesi her satırı insana birşeyler
söylüyor, dikkatle ve sakinlikle okumak, üstüne düşünmek gerekir diye düşünüyorum.
Tek tek bölümleri ele alıp, özetlemeye çalışacağım Allah'ın izniyle. Çünkü bu kitabı iyi
tahlil etmek gerekir. Elimden geldiğince yapmaya çalışacağım tekrardan,
Bismillahirrahmanirrahim,
1. Bölüm;
Bu bölümde en önemli gördüğüm nokta Sadettin Ökten'in hem kendisinin hem de
çocuklarının ergenlik dönemlerinde ergence davranışlarda bulunmadıklarını ve bunun
sebebinin de ailelerindeki otoritenin babalarının değilde, Resulullah ve Cenab-ı
Allah'ın olmasından kaynaklandığından bahsediyordu. Bu nasıl olur peki Saadettin
hocadan dinleyelim; mesela babam annem ve yakın aile çevresi bize önce insanları
değil Hz Peygamberi sevmeyi öğretti. Bu çok mühim bir şey. Şimdi önceliği insan
sevgisine veriyorlar. İnsan sevgisi ile başlarsanız bir yere varamazsınız. Evvela
mükemmel kâmil, ekmel insanı seveceksiniz. Oradan yansıyan bir güzellikle hayata
baktığınız zaman tekâmül edersiniz.
Yine bölümde bahsedilen önemli bir nokta da 'Akıl'.
Aklı hiçbir zaman reddetmemek aklın büyük bir nimet olduğunun farkında olup aklın
çizdiği daireye de mahkum olmamak..
Kierkegaard "İhtimal varsa umut vardır" diyor. Bölümde bahsedilen bir diğer noktada
"İnşallah" kelimesinin manasının mahiyeti idi. İnşallah dediğimiz anda anın doğurgan
bir an olduğunu ve nice anlara gebe olduğunu ifade etmiş oluyoruz. Yarın bambaşka
bir haberle uyanabiliriz ve o bambaşka haber bizi planladığımız şeyi yapmaktan
alıkoyabilir. Bu kelime insanın kendi aklının ve iradesinin sınırlarını görebilmesi
açısından fevkalade bir kelime olarak kitapta ifade edilmiş. Bende sonuna kadar
katılıyorum. Allah razı olsun.
Bir şey bilirsin ama bildiğinin idrakinde olmak bambaşka bir bilinçtir. Bu kitap kişinin
o idrake varmasında çok güzel bir rol oynuyor.
Bölümde bahsedilen bir diğer nokta da diyor ki mantık güzel akıl güzel ama yetmiyor.
Her hedefi gerçekleştiriyoruz bir hedef daha çıkıyor, bir hedef daha çıkıyor. Nereye
kadar? Ama bir bahar havası yılda bir defa geliyor, erguvan bir defa açıyor, işte o anda
onu kaçırmamak tadını çıkarmak lazım.
Vaktin evladı olmak o kadar önemli ki. Çünkü hayat, uzun bir şimdiden ibaret. Tabiatı
dinlemek dingin kalmak bize yaşam şevki verir aslında. Kitapta bahsedilen bir söz
vardı. "Büyük şey yoktur küçük şeyleri büyük bir aşkla yapmak vardır."
Her an gözümüzün önünde bir mucize olup bitiyor fakat biz ya onun bir mucize
olduğunun idraki ile yaşıyoruz ya da yaşayamıyoruz. Günün batması dolması
uyumamız uyanmamız...
Bunların farkında olarak yaşamak ve şükrünü yapabilmek..
Şunları sorgulayalım biz hangi akılda düşünmeye çalışıyoruz, hangi akıldan
bahsediyoruz, aklın çerçevesini kim çiziyor?
2. Bölüm;
Bölümün ilk sorusu; "Akılla bilebilir miyiz hocam?"
Saadettin hocanın cevabı da, "modernitenin aklıyla bilemeyiz ama Kur'âni akılla
bilebiliriz. Aslolan, kalp ile akletmek. Mühendislik tahsilimde ve akademik hayatımda
modernitenin kavramsal yapısında kalbi akla yer olmadığını gördüm. Orada eşyanın
ve hayatın hakikatine nüfuz eden akla yer yok sadece Zihni akla pratik akla yer var.
Zaten modernitede metafizik söz konusu değil. İslam'ın tarif ettiği hilkatin bize
lütfettiği akılla bilebiliriz. O noktada bilmekle sezmek arasında kesin bir ayrımda
kalmıyor. Yani ilham ve keşifte o aklın bir ürünü olarak bize veriliyor." (Özetledim
söylediklerini)
Kemal Sayar burada Blasie Pascal'ın bir sözünün naklediyor. "İlahi hakikatler zekadan
kalbe değil kalpten zekaya doğru giderler. Tanrı buyruğu şöyle diyor vakti ile beni
bulmasaydın şimdi beni aramazdın."
Modernite hayali küçümser oysa hayal bizi garip alemine götüren bir vasıtadır.
Hayallerimiz son bulduğunda o sert realite ile karşılaşırız ve bu bizi çok yıpratır. O
nedenle sema ile temasımızı da hiç kesmeyelim. Yani gökyüzüne bulutlara bakmak
ve insanın kendisi ile baş başa kalması.. tabiat bize bir şeyler söylüyor, her şeyin bir
sahibi var ve O, her an bize kendi teselliyatından bir şeyler gösteriyor.
İyi ve kötü bir değer hızlı veya yavaş sıcak veya soğuk gibi kavramlar da mekanik
dünyaya ait hükümlerdir. Ürettiğim araba daha hızlı gidiyorsa daha iyidir dedi
modernite bize, ama öyle olmadığını şu an anlıyoruz. Daha hızlı giden bir araç
egomuzu tatmin etti, halbuki kalp daha hızlı giden bir arabayla tatmin olmuyor.
Huzura erdiğinde başka bir şey istemez, kalbin tatmini başka bir şey. Kalbin gayba
ihtiyacı var. Bu fiziksel dünya kalbimizi iç alemimizi ruhumuzu doyurmuyor. İnanmak
ve iman etmek de nasip işi. O nedenle Sadettin ökten'in duası ile şöyle dua etmeli "Allah'ım bize bu nimeti verdiğin layık olamıyoruz ama sakın bizi bundan mahrum
etme." Resulullah'a olan bağlılığımızın itikadımızın sevgimizin de her an artması
lazım. Bir problemden de bahsedilmiş.
Bir tanrı var enerjisi var ama ben de akıllıyım dediği anda insan, problem çıkıyor
ortaya. Akılla gidebileceğimiz yerlerin sınırlı olduğunu idrak edip "Ah teslimiyet"
diyerek teslim olabilmek.
Kalbinizi ihmal etmeyin..
3. Bölüm
Hayat sonsuz bir koşturmaca içinde geçtiğinde içe bakışımız kayboluyor. Hep
dışarıya baktığımız dışarıdan bir medet umduğumuz alkış beklediğimiz zaman iç
alemde yalnız kalıp kendimizle konuştuğumuz dış ailemden saklanabileceğimiz
zamanlar azalıyor. özellikle bu son dönemde. Bu bölüm bu konuya yoğunlaşıyor.
Diyor ki "eğer Allah'ın yazdığı senaryo ve çizdiği resim üzerine yoğunlaşmak
istiyorsak atacağımız ilk adım seyretmek olacaktır. İç dünyamızda ilahi lütuf olarak
bir güzel bölgesi var. Buraya değerlendirebiliyorsak güzeli idrak edebiliyoruz. O da
Cemâl'den bize verilen nasip. Nasıl ki Allah'ın Basir, Semî, Tekellüm sıfatları verildiyse
Bedi yani güzellik sıfatından da bir şeyler bahşedilmiş insana. Bizler orayı köreltirsek
başkalarının güzel dediği güzel diye tanımladığı o noktada takılıp kalırız."
Burada benim aklıma şu anki sosyal medyanın etkilediği insanlar geldi. Farkında
değiliz lakin belki biz de o insanların içindeyiz. Şu anki küresel dünyanın moda olarak
bizlere dayattığı akımlar, toplumumuzu gençliğimizi o kadar çok etkiliyor ki, bir gün
bakıyoruz herkes aynı kıyafeti giyiyor sokakta, kendi seçimleri kendi güzellik
anlayışlarının bir sonucu olduğunu düşünerek satın aldıkları kıyafetler ayakkabılar,
dinledikleri müzikler, gittikleri mekanlar kafeler.. aslında bunların hiçbiri insanların
kendi hür iradeleriyle, Allah'ın bahşettiği güzellik anlayışını kullanarak yaptıkları
estetik seçimler değil, maalesef kul olma bilincinden, tabiattan sosyal yaşantımızı o
kadar uzaklaştırdık; yapaya, akımlara "ben" olmaya, modernite de var olmak için
verdiğimiz çabaya o kadar alıştık ki, arada bir hissettiğimiz iç huzursuzluğun nedenini
bulmaya çalışacak bir vaktimiz bile yok. İç huzuru aramak yerine geçici mutluluğu
arıyoruz çünkü. Sonra da bir başımıza kaldığımızda yaşadığımız iç sıkıntıyı bastırmak
için kulaklığımızı takıp müziği son ses açıyoruz. Sürekli zihnimizi yapay şeylerle o
kadar çok meşgul ediyoruz ki iç benliğimizi görmeye ve okumaya vakit bile
ayıramıyoruz, aslında biliyoruz eğer vakit ayırırsak kendimizi iç dünyamızı görmeye o
zaman yaptıklarımızla yüzleşeceğiz, yüzleştiğimizde de doğruyu ve yanlışı göreceğiz,
bunun idrakine vardığımızda da nefsimizden vazgeçmek zorunda kalacağız. Biz
aslında bunu istemiyoruz. Nefsimizden vazgeçmek dur diyebilmek hür insanların
yapabileceği bir iştir çünkü. Hür insan olmak da herkesin marifeti değildir.
İlerleyen sayfalarda şöyle bir çalışmadan bahsediliyor;
"Bu çalışma, insanın sürekli olumsuz haberlere muhatap olmasının onda ciddi bir
şefkat yorgunluğuna merhamet yorgunluğuna yol açtığını insanın giderek empati
melekesini kaybettiğini ve bu kadar yoğun bir kötülük karşısında kendini çaresiz
hissettiğini dile getiriyor." Akşamları yoğun ve yorgun geçen bir günün ardından dinlenmek ve zihnimizi
boşaltmak için açtığımız televizyonlarda maruz kaldığımız haberlerin hemen hemen
hepsi ölümlerden, şiddetten, hırsızlıktan, haksızlıktan, fakirlik ihtimalinden
bahsediyor. Arada belki güzel bir çalışma varsa bir ya da iki tane onlardan
bahsediliyor kalan haberlerin hepsi olumsuz. İnsanlar dünyadan toplumdan
haberimiz olsun neler olmuş bugün görelim diye açtıkları haberlerde bunlara maruz
kalıp zihinlerine olumsuzluklarla çirkinliklerle doldurup zihinlerini boşaltacakları
zaman aslında çok daha fazla negatiflik ve yorgunluk yüklüyorlar. Kötülük
konuşuldukça düşünüldükçe toplumda da artar. Lakin eğer güzel şeyler konuşup
güzel şeylerden bahis açılırsa o zaman toplumda güzellikler artar. Biz hep
olumsuzlara yönelmiş durumdayız O nedenle toplumda olumsuzlukların artması
kadar normal bir şey olamaz bu açıdan baktığımızda. O toplum önce biziz, sonra da
sorumlu olduğumuz ailemiz. Önce kendimizi, zihnimizi koruyacağız bu
olumsuzluklardan sonra da evlatlarımızı, ailemizi, anne babamız ve eşimizi. Haber
kaynakları bizim onlara verdiğimiz izlenme ve ilgiye binaen böyle haberler yapıyorlar
ve böyle kazanıyorlar. Biz eğer o ilgiyi vermezsek ona göre şekillenir dünya. Önce biz,
sonra etrafımız, sonra toplum, sonrasında da insanlık. Muhammed Ali'nin dediği gibi
biz o bir uyanık olalım. Allahu Teala kapıları açar zaten. Allah rızasını gözeterek
uyanalım ve uyanık olalım inşallah.
"Esasında güzellik bir tane, kaynağı da tanımı da tek, lakin her tasavvur kendine göre
bir güzellik tanımı yapmış. O tanımlardan bir tanesi hariç hepsi batıl. Çünkü insanları
tatmin etmiyor. Antik Yunan, Helenistik dönem, Mısır modernite ve postmodernite de
kendine göre bir güzellik tanımı yapmış. İnsanın güzele ihtiyacı var. Lakin bu
tanımlanan güzelliklerin hiçbiri iç dünyamızı tatmin etmiyor. Para kazanıyoruz hayret
ediyoruz hayranlık duyuyoruz ama kendi kendimize kaldığımızda o güzelliklerden
mutmain olmuyoruz. Peki mutmain olacağımız o güzellik ne? İşte o güzellik, fıtratın
kendisine mündemiç olan ilahi kaynaktan, aşkın kaynaktan gelen bir güzellik.
İnsanın bir bedensel boyutu var bir de Zihni boyutu var bunların ötesinde de duygusal
boyutu var. Duygusal boyutumuzu ihmal etmemek ve orayı kirletmemek lazım. Güzel
sadece sanat eserinde değil aynı zamanda güzel insanlar da temas etmekte. Çünkü
sanat eserinin bir mübdii var, ona sanatkar diyoruz. Peki güzel insanın mübdii kim?
Onun da Yaratıcı'sı var ve ona ilham eden birisi var. Sanat eserlerine bu kadar sahip
çıkıyoruz onda güzellik arıyoruz ama insanı o güzellik nazarıyla bakmıyoruz. İslam
medeniyetinde güzelliğin kaynağı tektir O da Allah'ın hüsnüdür. Allah, Sâni-i Hakiki'dir.
O, kullarına böyle bir güzellik duygusu vermiş; tıpkı akıl gibi görmek, işitmek, tekellüm
etmek ve sevmek gibi..
Nasıl ki abur cubur yemek sağlığa zararlıysa; çok fazla kötüye maruz kalmak da
insanın ruh sağlığı için zararlıdır. Manevi hayatın güzel alanı da böyle oraya her şeyi
sokmayacaksınız, onu her şeyle temas ettirmeyeceksiniz. Size verilen O büyük lütfu
ona layık temaslarla besleyeceksiniz."
(Güzel insanlar, güzel müzikler, güzel kitaplar, güzel film ve diziler..)
"Güzelliğin olmazsa olmaz bir parçası denge. Buraya bir de ahenk kelimesini ilave
etmemiz lazım. İnsan yaşadığı çevrede ya onarılıyor ya da hasta oluyor. Kötü çirkin
insan ilişkilerinin içinde olduğunuz zaman hasta oluyorsunuz güzel insanların
arasında olduğun zaman da zor şartlar altında dahi olsanız onarılıyor ve
hastalıklardan kurtuluyorsunuz. Penceresi olmayan bir yerde yatan hastalar
penceresi yeşilliği açılan hastaları nazaran daha geç iyileşiyorlar."
"Güzellik güzeli tecrübe etmek insanın içini canlılıkla dolduruyor ve insandan bir ilgi
talep ediyor. Dikkati bizim üzerimizden çekip Allah'ın ayetlerine çeviriyor ve böylece
insan kendini evrenin merkezi olarak görmemeye başlıyor. Ahlaki açıdan kendini
evrenin merkezi olarak görmeyen bir insan yüzünü Allah'ın ayetlerine tabiata
döndürdüğünde Bir nevi iyiliğe ve adalete de yüzünü döndürmüş oluyor. Güzelin her
yerde yaygınlaşmasını, çirkinliği örtmeyi istiyoruz. Her şeyden önemlisi de güzellik
Bence bize en güzeli haber verdiği için kıymetli. Yani bir tebessümde bize doğru
koşup gelen bir çocuğun sıcaklığında bir merhamet eyleminde nefes kesen bir
vadide; o güzelliği var edeni hatırlıyoruz. Güzellikle beraber mutlak manada nereye ait
olduğumuzu fark ediyoruz. Allah bizi güzel olarak yarattı ve güzeli gördüğümüz
zaman da onu idrak edebilme kabiliyetini verdi. Tabiat birer ayettir ve ayetlerde
Allah'ın güzel isimlerinin yansımasından ibarettir."
Bu bölümde Kemal Sayar hocamız çok güzel bir noktaya değinmişti " 'Materyalist
Dindarlık' bu ne demek, yani Allah'ın elini Allah'ın muradını görmezden gelen sebep
sonuç ilişkisini gayet materyalist bir şekilde kuran tuhaf bir dindarlık anlayışı. Bu
konuda hepinizin çok dikkatli olması gerek kendi nefislerimize onarmamız gerek
çünkü içimizde göremediğimiz bir şeyi dışarıda göremeyiz."
Bölümün son cümlesi ile bitirmek istiyorum;
"Bir Bilge demiş ki' Bu dünya bir köprüdür, onun üzerinden geç ama evin oraya inşa
etme."
4. Bölüm
"Günümüz psikoloji akımları, insanı erdemlerini geliştirmeye değil; dış dünyada
savaşmaya, rekabet etmeye, ayakta kalmaya teşvik ediyor. Yani bizi bir tür biriktirmek
Olgunlaşmak, demlemek, kendini bilmek yerine önüne çıkan engelleri aşmak,
yenmek, ileri gitmek gibi daha maceracı, keşifçi bir anlayışa sevk ediyor. "Kendini
bilen Rabbini bilir." Galiba giderek kendini bilmekten uzaklaşıyoruz.
"Ahlak bilgiden önce gelir." Neyin bilinmeye değer olduğunu önce ahlaki bir süzgeçten
geçirmeliyiz. Mesela atom bombası hakkında bilgi sahibi olmak insanları yok edecek
silahlar üzerine bilgi edinmek bu icatlar ahlaki olmadığı için belki bilinmeye değer de
değildir."
Ben bu ahlaki süzgeçin İslam medeniyet tasavvurunun ahlakı olduğunu
düşünüyorum. Bu neden nedir ki kur'an-ı kerim'e ve sünneti ne kadar iyi öğrenirsek
faydalı ilime o kadar çok vakıf da olabiliriz.
Bu belimde bahsedilen çok güzel bir noktaya daha değinmek istiyorum. "İnsan
insanın kurdu değil insan insanın yurdudur yahut ufkudur anlayışı ile başlıyor bizim
ahlakımız. Bu Ufuk İslam medeniyet tasavvurunda peygamber ahlakına uzanıyor.
Bizlere Peygamber efendimizin edebi ile edeplenmek, ahlakı ile ahlaklanmak tavsiye
edilmiş. Bu ahlak sadece bilgiden müteşekkil değil, aynı zamanda bir pratiği yani
bildiğinle amel etmeyi de beraberinde getiriyor."
Burada çok güzel bir düşünce biçimi demekten başka bir şey gelmiyor aklıma çünkü
zaten söylenecek olanlar söylenmiş. Kitapta bahsi geçen bir başka noktaya bakalım.
"Modern devlet insanlara kendi ideolojisini empoze etmek için standart bilgi yüklüyor
ve bu bilgi ile yönettiği insanları kendisine itaat eden birer köle olarak yetiştiriyor. O
bilgi sürecinden geçen insanlar modern devletin onlara yüklediği vazifeleri
sorgulayamıyorlar çünkü artık o sorgulama yetkisi ellerinden alınıyor...
.. İslam medeniyet tasavvuru insanları, Cenab-ı Rabbü'l Âlemin'e kul olarak yetiştirme
gayesi güdüyor. Burada insana sorgulama fırsatı verilmiş. Fikir felsefe ve düşünce
tarihini okuduğunuzda insan aklının sorgulanmak için sadece bir vasıta olduğunu
görüyorsunuz. Biz akılla sorguluyoruz akıl soru soruyor ama çoğu kez O sorunun
cevabını veremiyor. İç dünyamızı bize huzur veren ilham veren Duygu dünyamızı da
ciddi şekilde etkiliyor. Aklın sorduğu sorulara cevap alamaması hiç alemimizde büyük
boşluk meydana getiriyor ahlaki terbiye ise Bu boşlukları huzurla dolduruyor. Bunun
tam tersi bir düşünce yapısında olan modernitede insan sürekli yarışan hayaletlerle
dış güçlerle mücadele edip bu yarışı kazanmakla mükellef kılınan bir varlık olarak
tasavvur ediliyor. İnsanın sadece maddi anlamda Terakki etmesi başarıya ulaştığını
gösteriyor. İslam medeniyetinin inşa ettiği ahlak sisteminde elbetteki bilgiye de
ehemmiyet veriliyor. Ama insanın iç dünyasının bezenmesi, donatılması,
temizlenmesi her zaman öncelik kazanıyor. Bilgi ona göre veriliyor. Yine kadim
medeniyetimizde en yüce, en hakiki bilgi marifetullah'tır, insanın Allah hakkındaki
bilgisidir. Bu da insanın kendisini bilmesinden geçer. Allah'ın ona lütfen ve keremen
ihsan ettiği yetenekleri keşfetmesi iç alemine doğru bir yolculuğa çıkması duygu ve
düşüncelerini fark etmesidir. Allah'ın bazı Esma ve sıfatları kulun üzerinde tecelli
ediyor. Bu tecellileri bilirse Cenab-ı Allah'la daha kavi ve güzel bir ilişki kurabiliyor.
Modernitede tamamen yarışmaya dayalı bir hayat öneriyor müreffeh sonuçları var
ama huzurlu bir sonucu yok."
Faydalı ilim nedir faydasız ilim nedir iyi bilmemiz gerekiyor ve ona göre seçimlerimizi
yapmamız gerekiyor hayatta. Bu çok önemli çünkü yaptığımız her davranıştan
öğrendiğimiz her bilgiden ruhumuzu zihnimizi doldurduğumuz olumlu ya da olumsuz
her şeyden hesaba çekileceğiz. Bedenimiz kadar ruhumuzu da düşüncelerimizi de
korumamız gerekiyor, bir şeyi öğrenmeden önce bu Allah rızası için uygun mudur?
öğrenirsem bana ne katacak, hangi alanda? bunları düşünmemiz gerekiyor. Her
bilgiyi her türlü görüntüyü, müziği, sözleri, konuşmaları faydalı ve faydasız olarak
İslami bir çerçeveden bakıp ona göre o bilgiyi almamız ya da tam tersi zihnimizden
kendimizden uzak tutmamız gerekiyor.
"Modern bilimin kökünde bir tür narsizim var. İnsanı ilahlaştıran, Tanrı'ya meydan
okuyan, O'na ihtiyaç duymayan bir düşünce.. kendini bilmek bir yandan da insanın ve
insanın aklına sınır ve sınırlamalarını bilebilmek anlamına geliyor. İnsan kendini bildiği
kadarıyla da ahlaki bilgi inşa etmeye başlıyor ve şu bilinç uyanıyor: benim bir sınırım var ve her şeyi yapamam. Hatta durmam gereken yerler de vardır, uluhiyet
taslamamalıyım."
Sosyal hayatta aktif bir genç olarak maalesef küçük yaşlara kadar inen şu düşünce
tarzı ile sık sık karşılaşıyorum. Ben yaptıklarımın farkındayım doğru ya da yanlışı
yapıyorsam da benim seçimim bana kimse karışamaz ve eğer bir yanlış yapacaksam
da bunun sonuçlarına Ben katlanacağım yanlışımdan o dersi çıkaracak olan benim
bırakın deneyimleyeyim. Maalesef bu şekilde savunma yapan genç arkadaşlarımızın
çoğu yanlışlarının idrakine varabilecek bir bilgi birikimine sahip değiller. O yanlış
onlara o an zevk vereceği için yanlış olduğunu bile bile de yapıyor ve sonuçlarını idrak
edemiyorlar çünkü günümüzde yanlış kelimesi çok yanlış anlaşılmakta. Gençler
özellikle yanlış kelimesini kendi özellerine indirgemiyorlar. Bir şeyi niçin yapıp niçin
yapmamaları gerektiğinin farkında değiller. Bir kültür gereği gelen hassasiyetler gibi
düşünüp sadece sözde kalacağını düşünüyorlar. Çünkü ebeveyn nerede bir şeye
yanlış derken onun sonuçlarını açıklamıyor çocuğuna. Yapma yaparsan kızarım
oluyor. Sistemin çocuklara verdiği sorgulamama düşünce yapısından dolayı da
çocuklar 'bunu yapmaman gerekiyor' cümlesine nefret ve tersini yapma eylemi ile
karşılık veriyorlar. Nedenlerini araştırmıyorlar. Ebeveynlerde nedenlerini çoğu zaman
açıklamıyor. Lakin sonradan pişmanlıkla, vakit kaybı sonuçlanıyor. Birçok genç ve
yetişkin insan hiç fark edemiyor onlar da maalesef sonraki yaşamda hatalarının
farkına varacaklar, o da çok geç olacak maalesef. Allah bizleri ailemize ve tüm
ümmeti Muhammedi korusun..
İncelememi şu anlık buraya kadar tamamlayabildim..
İnşallah devamı gelecek,
Allah'a emanet olun...