Puan vermedi·200 syf.··
Beğendi
·
2024 138. kitabı
·
1 saatte okudu
·
Okunma: 14 Mart 2024 00:00
Bismillahirrahmanirrahim, "Sanman taleb-i devlet-i câh etmeye geldik Biz âleme bir yâr için âh etmeye geldik". Yenişehirli Avni kitapta da anlatıldığı gibi demek istiyor ki, biz bu dünyaya makam mevki için gelmedik, biz bu dünyaya bir yâr için "âh" etmeye geldik. Âh etmek demek Allahu Teâlâ'ya tekrardan dönmeyi istemek demektir. Özlemek demektir. Biliyoruz ki Allah'tan geldik, Allah'a döneceğiz ve bu dünya bir manada bizim hasret çekmemiz gereken bir yer. Hayatımızın manası Allah'a ulaşma arzusu ve O'nun emirleri ve nehiyleri ile yaşamı güzel bir hale getirmektir. Öncelikle kitabın isminden başlamak istedim incelememe, çünkü başlık kitapta ne anlatılacağına dair fikir verme hususunda çok önemli bir yere sahiptir. Ve başlığın verdiği anlamlarda ayrı bir güzel, hem başta kendim unutmamak adına hem de okuyanlarla paylaşmak istedim. Kitabın 15. Bölümünde güzelce anlatılıyor. Kitap 17 bölümden oluşuyor, ve neredeyse her cümlesi her satırı insana birşeyler söylüyor, dikkatle ve sakinlikle okumak, üstüne düşünmek gerekir diye düşünüyorum. Tek tek bölümleri ele alıp, özetlemeye çalışacağım Allah'ın izniyle. Çünkü bu kitabı iyi tahlil etmek gerekir. Elimden geldiğince yapmaya çalışacağım tekrardan, Bismillahirrahmanirrahim, 1. Bölüm; Bu bölümde en önemli gördüğüm nokta Sadettin Ökten'in hem kendisinin hem de çocuklarının ergenlik dönemlerinde ergence davranışlarda bulunmadıklarını ve bunun sebebinin de ailelerindeki otoritenin babalarının değilde, Resulullah ve Cenab-ı Allah'ın olmasından kaynaklandığından bahsediyordu. Bu nasıl olur peki Saadettin hocadan dinleyelim; mesela babam annem ve yakın aile çevresi bize önce insanları değil Hz Peygamberi sevmeyi öğretti. Bu çok mühim bir şey. Şimdi önceliği insan sevgisine veriyorlar. İnsan sevgisi ile başlarsanız bir yere varamazsınız. Evvela mükemmel kâmil, ekmel insanı seveceksiniz. Oradan yansıyan bir güzellikle hayata baktığınız zaman tekâmül edersiniz. Yine bölümde bahsedilen önemli bir nokta da 'Akıl'. Aklı hiçbir zaman reddetmemek aklın büyük bir nimet olduğunun farkında olup aklın çizdiği daireye de mahkum olmamak.. Kierkegaard "İhtimal varsa umut vardır" diyor. Bölümde bahsedilen bir diğer noktada "İnşallah" kelimesinin manasının mahiyeti idi. İnşallah dediğimiz anda anın doğurgan bir an olduğunu ve nice anlara gebe olduğunu ifade etmiş oluyoruz. Yarın bambaşka bir haberle uyanabiliriz ve o bambaşka haber bizi planladığımız şeyi yapmaktan alıkoyabilir. Bu kelime insanın kendi aklının ve iradesinin sınırlarını görebilmesi açısından fevkalade bir kelime olarak kitapta ifade edilmiş. Bende sonuna kadar katılıyorum. Allah razı olsun. Bir şey bilirsin ama bildiğinin idrakinde olmak bambaşka bir bilinçtir. Bu kitap kişinin o idrake varmasında çok güzel bir rol oynuyor. Bölümde bahsedilen bir diğer nokta da diyor ki mantık güzel akıl güzel ama yetmiyor. Her hedefi gerçekleştiriyoruz bir hedef daha çıkıyor, bir hedef daha çıkıyor. Nereye kadar? Ama bir bahar havası yılda bir defa geliyor, erguvan bir defa açıyor, işte o anda onu kaçırmamak tadını çıkarmak lazım. Vaktin evladı olmak o kadar önemli ki. Çünkü hayat, uzun bir şimdiden ibaret. Tabiatı dinlemek dingin kalmak bize yaşam şevki verir aslında. Kitapta bahsedilen bir söz vardı. "Büyük şey yoktur küçük şeyleri büyük bir aşkla yapmak vardır." Her an gözümüzün önünde bir mucize olup bitiyor fakat biz ya onun bir mucize olduğunun idraki ile yaşıyoruz ya da yaşayamıyoruz. Günün batması dolması uyumamız uyanmamız... Bunların farkında olarak yaşamak ve şükrünü yapabilmek.. Şunları sorgulayalım biz hangi akılda düşünmeye çalışıyoruz, hangi akıldan bahsediyoruz, aklın çerçevesini kim çiziyor? 2. Bölüm; Bölümün ilk sorusu; "Akılla bilebilir miyiz hocam?" Saadettin hocanın cevabı da, "modernitenin aklıyla bilemeyiz ama Kur'âni akılla bilebiliriz. Aslolan, kalp ile akletmek. Mühendislik tahsilimde ve akademik hayatımda modernitenin kavramsal yapısında kalbi akla yer olmadığını gördüm. Orada eşyanın ve hayatın hakikatine nüfuz eden akla yer yok sadece Zihni akla pratik akla yer var. Zaten modernitede metafizik söz konusu değil. İslam'ın tarif ettiği hilkatin bize lütfettiği akılla bilebiliriz. O noktada bilmekle sezmek arasında kesin bir ayrımda kalmıyor. Yani ilham ve keşifte o aklın bir ürünü olarak bize veriliyor." (Özetledim söylediklerini) Kemal Sayar burada Blasie Pascal'ın bir sözünün naklediyor. "İlahi hakikatler zekadan kalbe değil kalpten zekaya doğru giderler. Tanrı buyruğu şöyle diyor vakti ile beni bulmasaydın şimdi beni aramazdın." Modernite hayali küçümser oysa hayal bizi garip alemine götüren bir vasıtadır. Hayallerimiz son bulduğunda o sert realite ile karşılaşırız ve bu bizi çok yıpratır. O nedenle sema ile temasımızı da hiç kesmeyelim. Yani gökyüzüne bulutlara bakmak ve insanın kendisi ile baş başa kalması.. tabiat bize bir şeyler söylüyor, her şeyin bir sahibi var ve O, her an bize kendi teselliyatından bir şeyler gösteriyor. İyi ve kötü bir değer hızlı veya yavaş sıcak veya soğuk gibi kavramlar da mekanik dünyaya ait hükümlerdir. Ürettiğim araba daha hızlı gidiyorsa daha iyidir dedi modernite bize, ama öyle olmadığını şu an anlıyoruz. Daha hızlı giden bir araç egomuzu tatmin etti, halbuki kalp daha hızlı giden bir arabayla tatmin olmuyor. Huzura erdiğinde başka bir şey istemez, kalbin tatmini başka bir şey. Kalbin gayba ihtiyacı var. Bu fiziksel dünya kalbimizi iç alemimizi ruhumuzu doyurmuyor. İnanmak ve iman etmek de nasip işi. O nedenle Sadettin ökten'in duası ile şöyle dua etmeli "Allah'ım bize bu nimeti verdiğin layık olamıyoruz ama sakın bizi bundan mahrum etme." Resulullah'a olan bağlılığımızın itikadımızın sevgimizin de her an artması lazım. Bir problemden de bahsedilmiş. Bir tanrı var enerjisi var ama ben de akıllıyım dediği anda insan, problem çıkıyor ortaya. Akılla gidebileceğimiz yerlerin sınırlı olduğunu idrak edip "Ah teslimiyet" diyerek teslim olabilmek. Kalbinizi ihmal etmeyin.. 3. Bölüm Hayat sonsuz bir koşturmaca içinde geçtiğinde içe bakışımız kayboluyor. Hep dışarıya baktığımız dışarıdan bir medet umduğumuz alkış beklediğimiz zaman iç alemde yalnız kalıp kendimizle konuştuğumuz dış ailemden saklanabileceğimiz zamanlar azalıyor. özellikle bu son dönemde. Bu bölüm bu konuya yoğunlaşıyor. Diyor ki "eğer Allah'ın yazdığı senaryo ve çizdiği resim üzerine yoğunlaşmak istiyorsak atacağımız ilk adım seyretmek olacaktır. İç dünyamızda ilahi lütuf olarak bir güzel bölgesi var. Buraya değerlendirebiliyorsak güzeli idrak edebiliyoruz. O da Cemâl'den bize verilen nasip. Nasıl ki Allah'ın Basir, Semî, Tekellüm sıfatları verildiyse Bedi yani güzellik sıfatından da bir şeyler bahşedilmiş insana. Bizler orayı köreltirsek başkalarının güzel dediği güzel diye tanımladığı o noktada takılıp kalırız." Burada benim aklıma şu anki sosyal medyanın etkilediği insanlar geldi. Farkında değiliz lakin belki biz de o insanların içindeyiz. Şu anki küresel dünyanın moda olarak bizlere dayattığı akımlar, toplumumuzu gençliğimizi o kadar çok etkiliyor ki, bir gün bakıyoruz herkes aynı kıyafeti giyiyor sokakta, kendi seçimleri kendi güzellik anlayışlarının bir sonucu olduğunu düşünerek satın aldıkları kıyafetler ayakkabılar, dinledikleri müzikler, gittikleri mekanlar kafeler.. aslında bunların hiçbiri insanların kendi hür iradeleriyle, Allah'ın bahşettiği güzellik anlayışını kullanarak yaptıkları estetik seçimler değil, maalesef kul olma bilincinden, tabiattan sosyal yaşantımızı o kadar uzaklaştırdık; yapaya, akımlara "ben" olmaya, modernite de var olmak için verdiğimiz çabaya o kadar alıştık ki, arada bir hissettiğimiz iç huzursuzluğun nedenini bulmaya çalışacak bir vaktimiz bile yok. İç huzuru aramak yerine geçici mutluluğu arıyoruz çünkü. Sonra da bir başımıza kaldığımızda yaşadığımız iç sıkıntıyı bastırmak için kulaklığımızı takıp müziği son ses açıyoruz. Sürekli zihnimizi yapay şeylerle o kadar çok meşgul ediyoruz ki iç benliğimizi görmeye ve okumaya vakit bile ayıramıyoruz, aslında biliyoruz eğer vakit ayırırsak kendimizi iç dünyamızı görmeye o zaman yaptıklarımızla yüzleşeceğiz, yüzleştiğimizde de doğruyu ve yanlışı göreceğiz, bunun idrakine vardığımızda da nefsimizden vazgeçmek zorunda kalacağız. Biz aslında bunu istemiyoruz. Nefsimizden vazgeçmek dur diyebilmek hür insanların yapabileceği bir iştir çünkü. Hür insan olmak da herkesin marifeti değildir. İlerleyen sayfalarda şöyle bir çalışmadan bahsediliyor; "Bu çalışma, insanın sürekli olumsuz haberlere muhatap olmasının onda ciddi bir şefkat yorgunluğuna merhamet yorgunluğuna yol açtığını insanın giderek empati melekesini kaybettiğini ve bu kadar yoğun bir kötülük karşısında kendini çaresiz hissettiğini dile getiriyor." Akşamları yoğun ve yorgun geçen bir günün ardından dinlenmek ve zihnimizi boşaltmak için açtığımız televizyonlarda maruz kaldığımız haberlerin hemen hemen hepsi ölümlerden, şiddetten, hırsızlıktan, haksızlıktan, fakirlik ihtimalinden bahsediyor. Arada belki güzel bir çalışma varsa bir ya da iki tane onlardan bahsediliyor kalan haberlerin hepsi olumsuz. İnsanlar dünyadan toplumdan haberimiz olsun neler olmuş bugün görelim diye açtıkları haberlerde bunlara maruz kalıp zihinlerine olumsuzluklarla çirkinliklerle doldurup zihinlerini boşaltacakları zaman aslında çok daha fazla negatiflik ve yorgunluk yüklüyorlar. Kötülük konuşuldukça düşünüldükçe toplumda da artar. Lakin eğer güzel şeyler konuşup güzel şeylerden bahis açılırsa o zaman toplumda güzellikler artar. Biz hep olumsuzlara yönelmiş durumdayız O nedenle toplumda olumsuzlukların artması kadar normal bir şey olamaz bu açıdan baktığımızda. O toplum önce biziz, sonra da sorumlu olduğumuz ailemiz. Önce kendimizi, zihnimizi koruyacağız bu olumsuzluklardan sonra da evlatlarımızı, ailemizi, anne babamız ve eşimizi. Haber kaynakları bizim onlara verdiğimiz izlenme ve ilgiye binaen böyle haberler yapıyorlar ve böyle kazanıyorlar. Biz eğer o ilgiyi vermezsek ona göre şekillenir dünya. Önce biz, sonra etrafımız, sonra toplum, sonrasında da insanlık. Muhammed Ali'nin dediği gibi biz o bir uyanık olalım. Allahu Teala kapıları açar zaten. Allah rızasını gözeterek uyanalım ve uyanık olalım inşallah. "Esasında güzellik bir tane, kaynağı da tanımı da tek, lakin her tasavvur kendine göre bir güzellik tanımı yapmış. O tanımlardan bir tanesi hariç hepsi batıl. Çünkü insanları tatmin etmiyor. Antik Yunan, Helenistik dönem, Mısır modernite ve postmodernite de kendine göre bir güzellik tanımı yapmış. İnsanın güzele ihtiyacı var. Lakin bu tanımlanan güzelliklerin hiçbiri iç dünyamızı tatmin etmiyor. Para kazanıyoruz hayret ediyoruz hayranlık duyuyoruz ama kendi kendimize kaldığımızda o güzelliklerden mutmain olmuyoruz. Peki mutmain olacağımız o güzellik ne? İşte o güzellik, fıtratın kendisine mündemiç olan ilahi kaynaktan, aşkın kaynaktan gelen bir güzellik. İnsanın bir bedensel boyutu var bir de Zihni boyutu var bunların ötesinde de duygusal boyutu var. Duygusal boyutumuzu ihmal etmemek ve orayı kirletmemek lazım. Güzel sadece sanat eserinde değil aynı zamanda güzel insanlar da temas etmekte. Çünkü sanat eserinin bir mübdii var, ona sanatkar diyoruz. Peki güzel insanın mübdii kim? Onun da Yaratıcı'sı var ve ona ilham eden birisi var. Sanat eserlerine bu kadar sahip çıkıyoruz onda güzellik arıyoruz ama insanı o güzellik nazarıyla bakmıyoruz. İslam medeniyetinde güzelliğin kaynağı tektir O da Allah'ın hüsnüdür. Allah, Sâni-i Hakiki'dir. O, kullarına böyle bir güzellik duygusu vermiş; tıpkı akıl gibi görmek, işitmek, tekellüm etmek ve sevmek gibi.. Nasıl ki abur cubur yemek sağlığa zararlıysa; çok fazla kötüye maruz kalmak da insanın ruh sağlığı için zararlıdır. Manevi hayatın güzel alanı da böyle oraya her şeyi sokmayacaksınız, onu her şeyle temas ettirmeyeceksiniz. Size verilen O büyük lütfu ona layık temaslarla besleyeceksiniz." (Güzel insanlar, güzel müzikler, güzel kitaplar, güzel film ve diziler..) "Güzelliğin olmazsa olmaz bir parçası denge. Buraya bir de ahenk kelimesini ilave etmemiz lazım. İnsan yaşadığı çevrede ya onarılıyor ya da hasta oluyor. Kötü çirkin insan ilişkilerinin içinde olduğunuz zaman hasta oluyorsunuz güzel insanların arasında olduğun zaman da zor şartlar altında dahi olsanız onarılıyor ve hastalıklardan kurtuluyorsunuz. Penceresi olmayan bir yerde yatan hastalar penceresi yeşilliği açılan hastaları nazaran daha geç iyileşiyorlar." "Güzellik güzeli tecrübe etmek insanın içini canlılıkla dolduruyor ve insandan bir ilgi talep ediyor. Dikkati bizim üzerimizden çekip Allah'ın ayetlerine çeviriyor ve böylece insan kendini evrenin merkezi olarak görmemeye başlıyor. Ahlaki açıdan kendini evrenin merkezi olarak görmeyen bir insan yüzünü Allah'ın ayetlerine tabiata döndürdüğünde Bir nevi iyiliğe ve adalete de yüzünü döndürmüş oluyor. Güzelin her yerde yaygınlaşmasını, çirkinliği örtmeyi istiyoruz. Her şeyden önemlisi de güzellik Bence bize en güzeli haber verdiği için kıymetli. Yani bir tebessümde bize doğru koşup gelen bir çocuğun sıcaklığında bir merhamet eyleminde nefes kesen bir vadide; o güzelliği var edeni hatırlıyoruz. Güzellikle beraber mutlak manada nereye ait olduğumuzu fark ediyoruz. Allah bizi güzel olarak yarattı ve güzeli gördüğümüz zaman da onu idrak edebilme kabiliyetini verdi. Tabiat birer ayettir ve ayetlerde Allah'ın güzel isimlerinin yansımasından ibarettir." Bu bölümde Kemal Sayar hocamız çok güzel bir noktaya değinmişti " 'Materyalist Dindarlık' bu ne demek, yani Allah'ın elini Allah'ın muradını görmezden gelen sebep sonuç ilişkisini gayet materyalist bir şekilde kuran tuhaf bir dindarlık anlayışı. Bu konuda hepinizin çok dikkatli olması gerek kendi nefislerimize onarmamız gerek çünkü içimizde göremediğimiz bir şeyi dışarıda göremeyiz." Bölümün son cümlesi ile bitirmek istiyorum; "Bir Bilge demiş ki' Bu dünya bir köprüdür, onun üzerinden geç ama evin oraya inşa etme." 4. Bölüm "Günümüz psikoloji akımları, insanı erdemlerini geliştirmeye değil; dış dünyada savaşmaya, rekabet etmeye, ayakta kalmaya teşvik ediyor. Yani bizi bir tür biriktirmek Olgunlaşmak, demlemek, kendini bilmek yerine önüne çıkan engelleri aşmak, yenmek, ileri gitmek gibi daha maceracı, keşifçi bir anlayışa sevk ediyor. "Kendini bilen Rabbini bilir." Galiba giderek kendini bilmekten uzaklaşıyoruz. "Ahlak bilgiden önce gelir." Neyin bilinmeye değer olduğunu önce ahlaki bir süzgeçten geçirmeliyiz. Mesela atom bombası hakkında bilgi sahibi olmak insanları yok edecek silahlar üzerine bilgi edinmek bu icatlar ahlaki olmadığı için belki bilinmeye değer de değildir." Ben bu ahlaki süzgeçin İslam medeniyet tasavvurunun ahlakı olduğunu düşünüyorum. Bu neden nedir ki kur'an-ı kerim'e ve sünneti ne kadar iyi öğrenirsek faydalı ilime o kadar çok vakıf da olabiliriz. Bu belimde bahsedilen çok güzel bir noktaya daha değinmek istiyorum. "İnsan insanın kurdu değil insan insanın yurdudur yahut ufkudur anlayışı ile başlıyor bizim ahlakımız. Bu Ufuk İslam medeniyet tasavvurunda peygamber ahlakına uzanıyor. Bizlere Peygamber efendimizin edebi ile edeplenmek, ahlakı ile ahlaklanmak tavsiye edilmiş. Bu ahlak sadece bilgiden müteşekkil değil, aynı zamanda bir pratiği yani bildiğinle amel etmeyi de beraberinde getiriyor." Burada çok güzel bir düşünce biçimi demekten başka bir şey gelmiyor aklıma çünkü zaten söylenecek olanlar söylenmiş. Kitapta bahsi geçen bir başka noktaya bakalım. "Modern devlet insanlara kendi ideolojisini empoze etmek için standart bilgi yüklüyor ve bu bilgi ile yönettiği insanları kendisine itaat eden birer köle olarak yetiştiriyor. O bilgi sürecinden geçen insanlar modern devletin onlara yüklediği vazifeleri sorgulayamıyorlar çünkü artık o sorgulama yetkisi ellerinden alınıyor... .. İslam medeniyet tasavvuru insanları, Cenab-ı Rabbü'l Âlemin'e kul olarak yetiştirme gayesi güdüyor. Burada insana sorgulama fırsatı verilmiş. Fikir felsefe ve düşünce tarihini okuduğunuzda insan aklının sorgulanmak için sadece bir vasıta olduğunu görüyorsunuz. Biz akılla sorguluyoruz akıl soru soruyor ama çoğu kez O sorunun cevabını veremiyor. İç dünyamızı bize huzur veren ilham veren Duygu dünyamızı da ciddi şekilde etkiliyor. Aklın sorduğu sorulara cevap alamaması hiç alemimizde büyük boşluk meydana getiriyor ahlaki terbiye ise Bu boşlukları huzurla dolduruyor. Bunun tam tersi bir düşünce yapısında olan modernitede insan sürekli yarışan hayaletlerle dış güçlerle mücadele edip bu yarışı kazanmakla mükellef kılınan bir varlık olarak tasavvur ediliyor. İnsanın sadece maddi anlamda Terakki etmesi başarıya ulaştığını gösteriyor. İslam medeniyetinin inşa ettiği ahlak sisteminde elbetteki bilgiye de ehemmiyet veriliyor. Ama insanın iç dünyasının bezenmesi, donatılması, temizlenmesi her zaman öncelik kazanıyor. Bilgi ona göre veriliyor. Yine kadim medeniyetimizde en yüce, en hakiki bilgi marifetullah'tır, insanın Allah hakkındaki bilgisidir. Bu da insanın kendisini bilmesinden geçer. Allah'ın ona lütfen ve keremen ihsan ettiği yetenekleri keşfetmesi iç alemine doğru bir yolculuğa çıkması duygu ve düşüncelerini fark etmesidir. Allah'ın bazı Esma ve sıfatları kulun üzerinde tecelli ediyor. Bu tecellileri bilirse Cenab-ı Allah'la daha kavi ve güzel bir ilişki kurabiliyor. Modernitede tamamen yarışmaya dayalı bir hayat öneriyor müreffeh sonuçları var ama huzurlu bir sonucu yok." Faydalı ilim nedir faydasız ilim nedir iyi bilmemiz gerekiyor ve ona göre seçimlerimizi yapmamız gerekiyor hayatta. Bu çok önemli çünkü yaptığımız her davranıştan öğrendiğimiz her bilgiden ruhumuzu zihnimizi doldurduğumuz olumlu ya da olumsuz her şeyden hesaba çekileceğiz. Bedenimiz kadar ruhumuzu da düşüncelerimizi de korumamız gerekiyor, bir şeyi öğrenmeden önce bu Allah rızası için uygun mudur? öğrenirsem bana ne katacak, hangi alanda? bunları düşünmemiz gerekiyor. Her bilgiyi her türlü görüntüyü, müziği, sözleri, konuşmaları faydalı ve faydasız olarak İslami bir çerçeveden bakıp ona göre o bilgiyi almamız ya da tam tersi zihnimizden kendimizden uzak tutmamız gerekiyor. "Modern bilimin kökünde bir tür narsizim var. İnsanı ilahlaştıran, Tanrı'ya meydan okuyan, O'na ihtiyaç duymayan bir düşünce.. kendini bilmek bir yandan da insanın ve insanın aklına sınır ve sınırlamalarını bilebilmek anlamına geliyor. İnsan kendini bildiği kadarıyla da ahlaki bilgi inşa etmeye başlıyor ve şu bilinç uyanıyor: benim bir sınırım var ve her şeyi yapamam. Hatta durmam gereken yerler de vardır, uluhiyet taslamamalıyım." Sosyal hayatta aktif bir genç olarak maalesef küçük yaşlara kadar inen şu düşünce tarzı ile sık sık karşılaşıyorum. Ben yaptıklarımın farkındayım doğru ya da yanlışı yapıyorsam da benim seçimim bana kimse karışamaz ve eğer bir yanlış yapacaksam da bunun sonuçlarına Ben katlanacağım yanlışımdan o dersi çıkaracak olan benim bırakın deneyimleyeyim. Maalesef bu şekilde savunma yapan genç arkadaşlarımızın çoğu yanlışlarının idrakine varabilecek bir bilgi birikimine sahip değiller. O yanlış onlara o an zevk vereceği için yanlış olduğunu bile bile de yapıyor ve sonuçlarını idrak edemiyorlar çünkü günümüzde yanlış kelimesi çok yanlış anlaşılmakta. Gençler özellikle yanlış kelimesini kendi özellerine indirgemiyorlar. Bir şeyi niçin yapıp niçin yapmamaları gerektiğinin farkında değiller. Bir kültür gereği gelen hassasiyetler gibi düşünüp sadece sözde kalacağını düşünüyorlar. Çünkü ebeveyn nerede bir şeye yanlış derken onun sonuçlarını açıklamıyor çocuğuna. Yapma yaparsan kızarım oluyor. Sistemin çocuklara verdiği sorgulamama düşünce yapısından dolayı da çocuklar 'bunu yapmaman gerekiyor' cümlesine nefret ve tersini yapma eylemi ile karşılık veriyorlar. Nedenlerini araştırmıyorlar. Ebeveynlerde nedenlerini çoğu zaman açıklamıyor. Lakin sonradan pişmanlıkla, vakit kaybı sonuçlanıyor. Birçok genç ve yetişkin insan hiç fark edemiyor onlar da maalesef sonraki yaşamda hatalarının farkına varacaklar, o da çok geç olacak maalesef. Allah bizleri ailemize ve tüm ümmeti Muhammedi korusun.. İncelememi şu anlık buraya kadar tamamlayabildim.. İnşallah devamı gelecek, Allah'a emanet olun...
Âleme Bir Yâr İçin Âh Etmeye GeldikM. Kemal Sayar · Truva Yayınları · 20211,218 okunma
·
628 Gösterim
Yorumlar
Lütfen giriş yapınız.