Aşk!!!
İnsan ruhunun en derin köşelerine dokunan, kalbin en narin tellerini titreten o tarifsiz hâl… Tarih boyunca dilden dile anlatılan, şairlerin mısralarına, ozanların türkülerine konu olan nice aşk hikâyesi vardır ki, hiçbir zaman tamamlanamamıştır. Tıpkı yarım kalmış bir şiir gibi, tıpkı son notası eksik bir melodi gibi.
Dillere destan olan hiçbir aşk vuslata ermemiştir. Çünkü aşkın doğasında bir eksiklik, bir yarım kalmışlık vardır. Tamamlanan aşk, sıradanlaşır; eksik kalan ise efsaneleşir. Leyla ile Mecnun'un, Kerem ile Aslı'nın, Ferhat ile Şirin'in hikâyeleri bu yüzden hâlâ yaşıyor. Onların kavuşamaması, aşklarını ölümsüz kılmıştır. Kavuşmak, aşkı tamamlamak değil; ona son vermek olurdu belki de.
Ayrılıkların ve engellerin gölgesinde büyüyen bir aşk, zamanla acının içinde olgunlaşır. Kalpteki özlem, hasretle yoğrulurken, sevgiyi daha saf, daha derin bir hâle getirir. Belki de bu yüzden tamamlanamayan aşklar daha çok hatırlanır. Kavuşamayan ellerin hüznü, birbirine ulaşamayan gözlerin sessiz haykırışı, aşkı daha güçlü kılar. Çünkü aşk, vuslatla değil, bekleyişle derinleşir.
Bazen bir bakışta saklı kalır aşk, bazen de bir vedada… Kavuşmak, özlemi dindirir ama aşkı eksiltir. Oysa kavuşamamak, aşkı zamansız ve sınırsız bir hâle getirir. Bu yüzden dillere destan olan aşklar, hep bir yarım kalışın, hep bir sessiz bekleyişin hikâyesidir. Çünkü aşk, vuslatla değil, kalpteki eksiklikle tamamlanır.
Ve belki de aşkın en büyük gerçeği budur: Kavuşursan biter, kavuşamazsan efsaneleşir. Dillere destan olan hiçbir aşkın vuslata ermemesi, bu yüzden kader değil; aşkın doğasında saklı olan bir sırdır. Aşkı sonsuz kılan, işte bu kavuşamama hâlidir…
Gökyüzüツ