Eskiler sade kahve içmeyeni ciddiye almaz, şekerli kahveyi ise sadece kadınlara yakıştırırlarmış. Erkekler ise kahveyi ancak acıyı göğüslercesine içmeliymiş. Bir acı kahve tiryakisi olarak -tüm linçleri göğüsleyerek- bu betimlemeyi hiç de aşırı bulmadım... Şakası bir yana, geleneklere yaslanan böylesi bir içeceğin, sadece bir tat meselesi değil, kültürel ve toplumsal kodların bir aynası olduğunu unutmamak gerek. Fransızların Sultan Kahvesi dediği, pişirmesi maharetli olan en köpüklüsünden kallavî ve incelikli kahvemi de alarak kolları sıvıyor, bismillah diyorum...
Şazelî Şeyhi Ali b. Ömer'e atfedilen “Kahve, zemzem gibi, hangi niyetle içilirse ona yarar” cümlesi, kahvenin yalnızca bir içecek olmadığını, ona yüklenen anlamlarla şekillenen bir ritüele çabucak dönüştüğünün bir göstergesidir. Kaynak bulamadığım bir Sufi'nin ise kahveye dair daha ileri bir iddiada bulunarak, “Vücudunda bir parça kahve ile ölen insan cehenneme gitmez" demesi, kahvenin sadece dünyevî bir içecek olarak değil mistik bir boyutu aralayan ve hatta birçok esere başlangıç şevkini veren, ebedi bir yanını da göstermiştir. Bunun sebebi gerçi 15. yüzyıldan itibaren dervişlerin kahveyi uyanık kalmak, ibadet ve zikirlerini sürdürebilmek için tüketmeleri de olabilir tabii. Nitekim her halükarda kahve, sadece dünyevi bir keyif değil, manevi bir destekleyici olarak da görülmüştür ve hâlâ görülmektedir, kim tarafından diye sormayınız kesinlikle ben değilim...
Yine Şabaniye tarikatına mensup Melamilerden Ahmet Amiş Efendi’nin, Süheyl Ünver aracılığıyla aktarılan şu sözü de oldukça dikkat çekicidir: “Bir kahvede oturursanız, yanınıza biri gelirse kahve ısmarlayınız; Osmanlılık budur.” Kahve Osmanlı toplumuna geçtiğinde, yalnızca bireysel bir haz unsuru değil, aynı zamanda sosyal bir yapının -ve hatta yıkımın da- habercisi olduğu açıkça görülmüştür. Böylesi bir düşünce Ayvazoğlunun farklı bir nokta-i nazarından bir adım daha ileri gelmiştir ve eskilerin söz için söylediği "vasıta-i rabıta-i alemiyan" yakıştırmasını kahve için yapmıştır. "Çünkü bizde hiç söz söylemeden karşı karşıya oturup muhabbet edenler görüldüğü halde, kahvesiz muhabbet işitilmiş şey değildir. Her türlü muhabbetimizin uhuvvetimizin nişanesi kahvedir. Bir fincan kahvenin hatrı kırk yıl sürer derler, bilmem sözün hükmü o kadar sürer mi?"
Gelgelelim, kahvehaneler bu kahve meretinin yalnızca soylu geleneğinin taşıyıcısı olmamış, aynı zamanda sosyal hayatın en karanlık köşelerine de ev sahipliği yapmıştır. Ahmet Midhat Efendi, nargile dumanlarının içinde kaybolan yüzleri, bronşitten muzdarip tiryakilerin balgamlarını uluorta tükürdüğü köhne mekanları anlatırken, kahvehanelerin ne denli yozlaşmış mekânlara dönüşebileceğini gösterir. Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın eserlerinde de benzer bir bakış açısı görülür. Mehmed Akif ise Mahalle Kahvesi adlı manzumesinde kahvehaneleri neredeyse birer mezbelelik olarak tasvir eder:
«Çamurlu bir kapı, üstünde bir değirmi delik;
Önünde tahta mı, toprak mı? sorma, pis bir eşik.
Şu gördüğün yer için her ne söylesen câiz;
Ahırla farkı: O yemliklidir, bu yemliksiz!»
Bu betimlemeler, kahvehanelerin bir yandan çöküşün ve tembelliğin yuvası olarak görüldüğünü gösterirken, Ayvazoğlu bize diğer yandan da Osmanlı entelektüel hayatının merkezi olan versiyonlarını da gösteriyor. Beyazıt, Şehzadebaşı ve Sultanahmet kahvehaneleri yalnızca tembel aylakların değil, aynı zamanda sanat, edebiyat ve siyaset üzerine hararetli tartışmaların yaşandığı yerler olacak ki Peyami Safa’nın şu tespiti, kahvehanelerin o zamanki küçük bir alanın -çünkü bu kahveler darülfünün yanına açılmıştır- toplumsal işlevini çarpıcı biçimde özetler: "Gerçekten o devirde kahve, akademinin, meslek cemiyetinin, fikir ve sanat meclisinin vazifelerini küçük tahta masaların etrafında elinden geldiği kadar yapıyordu."
Nurullah Ataç ise kahvehanelere daha farklı bir perspektiften bakarak buraları, "realiteden kaçanların" yeri olarak görüyor. Gündelik sıkıntılardan sıyrılmak, yalnızlığını avutmak isteyenler burada hayallere dalar ve kahvehaneler birer "hayaletler diyarı" olur. Nitekim Ataç’ın bu yorumu, Ayvazoğlu’nun kitabında belirginleşen iki kahvehane tipolojisini doğrular nitelikte: Bir yanda entelektüel sohbetlerin yapıldığı, düşüncenin yeşerdiği kahvehaneler; diğer yanda ise bağımlılığın, çürümüşlüğün, tembelliğin mekânı olan yerler...