Bazı kitaplar vardır, okurken kendini bambaşka bir dünyanın içinde bulursun ama aslında o dünya, en başından beri içinde yaşadığın dünyadır. Sofie’nin Dünyası işte böyle bir kitap. Sadece bir roman değil, düşüncenin, merakın ve sorgulamanın hikâyesi.
Sofie, bir gün posta kutusunda kimden geldiği belirsiz bir mektup buluyor: “Sen kimsin?” ve “Dünya nereden geliyor?” İşte bu iki soru, yalnızca Sofie’nin değil, bizim de yolculuğumuzun başlangıcı oluyor. İlk sayfalardan itibaren, felsefenin kuru bir akademik bilgi değil, aslında hayatın en temel yapı taşı olduğunu hissettiriyor. Sokrates’ten Kant’a, Descartes’tan Sartre’a kadar pek çok filozofun düşünceleri, günlük hayatın içinden örneklerle, masalsı bir anlatımla sunuluyor.
Ancak kitap sadece bir felsefe dersi değil. Olay örgüsü, giderek daha ilginç hale gelen gizemli atmosferiyle seni içine çekiyor. Sofie’nin aldığı mektupların arkasındaki sır, gerçek ve kurgu arasındaki sınırın giderek belirsizleşmesi, adeta bir rüyanın içinde yürüyormuşsun gibi hissettiriyor. Kitabı okudukça, dünyaya olan bakışın değişiyor, kendi varoluşunu sorgulamaya başlıyorsun.
Bazı kitaplar bittiğinde sadece kapağını kapatırsın. Ama Sofie’nin Dünyası bittiğinde, senin için hiçbir şey tam olarak eskisi gibi olmaz. Eğer yalnızca bir hikâye okumak değil, düşünmek, sorgulamak, hayret etmek istiyorsan, kesinlikle okuman gereken bir kitap. :)