Şiirimizin mihenk taşlarından olan başta Üstadı Azam Necip Fazıl ve yolu muhakkak O’ndan geçmiş Cahit Zarifoğlu, Sezai Karakoç, Nuri Pakdil ve İsmet Özel’in hayatlarını yüzeysel bir şekilde anlatan bir kitapla karşı karşıyasınız. Dili sade, içeriği basit bir kitap fakat şairleri yeni tanıma yoluna girmiş olanlar okuyabilir.
Benim asıl üzerinde durmak istediğim kitapta bolca anılan, bana göre şiirin Socrates’i;
Necip Fazıl Kısakürek ‘tir.
Şiiri ekmek gibi aziz, sevenin de sevmeyenin de kabullendiği şair...
Hatta sadece şair değil yeri geldiginde hatip, nasir ve dava adamı..
Necip Fazıl Kısakürek !
Şiire bağlamasına o elleri öpülesi annesi vesile oldu. ilk gençlik yıllarında çeşitli okulları dolaştı. Felsefe bölümünde karar kıldı. Ahmet Hamdi Tanpınar, Peyami Safa gibi ünlü isimlerle arkadaşlık ettiği ilk gençlik yıllarının ardından, Paris yani bohem hayatı başladı. Daha sonraları kabus şehir diye adlandırdığı Paris'te yelkensiz bir gemi gibi, başsız kalmış ayaklar gibi dolandı durdu. Entelektüel kriz deyin, çile deyin, buhran deyin, adı farklı farklı da olsa sonunda bir arayış haliyle yılları geçti gitti.
Ta ki 'Öyle bir devim ki ben hakikatte pireyim/ Bir delik gösterince utancımdan gireyim' dizelerini söylettirecek olanla tanışana kadar. O artık kendi deyimiyle tek ayağı yanık bir köpek olsa da artık kaptanı olan bir gemideydi. İster paspas, ister geminin en nadide incisi olsundu. Fark etmezdi.
Artık gürül gürül ağlayan bir ırmaktı. Peyami Safa’nın 'Türkçülük dediği,Nazım Hikmet’in 'materyalist düşünceyi' yansıttığı, Cahit Sıtkı’nın 'bunalım' şiirleri
verdiği o dönemde, üstad durması gereken yeri çok iyi ayarlıyordu. Aklı putlaştırmadan çıtayı yukarılara çıkarmıştı. Çağrıldığında arkasına bakmadan ben
buradayım diyen bir gençliğin özlemiyle yanıyordu O.
Şiirlerinin genel çizgisine baktığımızda ise üç dönem çıkıyor karşımıza. 'O' yani Seyyid Abdülhakim Arvasi hazretlerinden önce ölüm ve korku temaları ağır basarken,bu temalar sonradan yerini tasavvufa bırakıyor. Son dönem şiirleri ise daha çok cemiyetçilik içeriklidir.
Tüm şairlere ufuk olacak veciz sözlerinde ise “şairlik idrakin en önemli merkezidir tanımlaması dikkat çekicidir. “Sanatı üzerinde düşünmeyen şair kuyruğuna
basıldıkça ses çıkaran hayvancıktır” sözü ise şairler ve şair adayları için üzerinde düşünülesidir.
Ona göre şair; mutlak hakikati, yani ilahi gerçeği sır ve güzellik yoluyla anlatandır. Duygu ve fikri içinde eritmeyen sır, sır degildir Onun gözünde. Fikir çayın
şekeri gibidir.
Yine Onun kendi deyimiyle 'gökyüzünden habersiz’ uçurtma uçurduğu günlerine rastgelen şiirleri çokça eleştirilmiştir. Kendisine o döneme dair şiirleri ve
konuşmaları için 'neden günahını teşhir ediyorsun' diye soranları O; ben anti tezden teze gidiyorum cevabıyla ilelebet susturmuştur.
Mekanın cennet olsun Üstad-ı Azam…