10/10
·152 syf.··
2025 8. kitabı
Uygarlık nesnel bir gerçekliktir, yani sanayi devrimi, kentleşme, teknoloji, bilimsel ilerleme ve toplumsal yapının dönüşümü gibi tarihsel gerçekliklerle şekillenmiş bir olgudur. Kültür ise bir değerler meselesidir, yalnızca maddi dünyayı değil, onun anlamlandırılma biçimini, sanatı, ahlâkı ve bütün yaşam tarzlarını içerebilir ve hattâ dışlayabilir. Özellikle 19. yüzyıldan itibaren kültür kelimesinin daha yaygın bir kullanıma girmesi, Eagleton’a göre sanayi devrimiyle birlikte günlük yaşamın ruhsuzlaşması ve mekanikleşmesine bir tepki olarak ortaya çıkmıştır. İnsanlar, yaşamın giderek daha fazla materyalist ve çıkarcı bir hale geldiğini hissettikçe, kültürü daha yüce ve uhrevi bir ideal olarak yükseltmişlerdir. Bu noktada, kültür ile uygarlık arasındaki ayrım daha çok belirginleşmiş olur. Kültür nispeten romantik bir kavramdır, yani geçmişe duyulan özlemle ilgilidir. Buna karşılık, uygarlık Aydınlanma düşüncesinin diline aittir; akılcılığı, ilerlemeyi, bilimsel gelişmeyi ve sosyal yapının dönüşümünü içerir. John Stuart Mill uygarlığı tanımlarken, fiziksel konforun artışı, bilimsel gelişmeler, batıl inançların zayıflaması ve savaşların azalması gibi olumlu yönlerine dikkat çekerken aynı zamanda büyük eşitsizlikleri yarattığını da unutmaz. *** Kültürel görecelik basitçe farklı kültürel normların ve değerlerin eşit derecede geçerli olduğunu savunur. Ancak Eagleton, bu yaklaşımın mantıksız olduğunu söyler çünkü tüm yaklaşımların eşit olduğu kabul edilirse, herhangi bir anlamlı tartışma veya eleştiri yapmak imkânsız hale gelir. Richard Rorty'ye atıfla, tüm görüşleri eşit kabul eden biriyle tartışmanın anlamsız olacağını çünkü bir meseleyi değerlendirmek için belirli bir kriter veya ölçüt olmazsa, hiçbir görüş diğerine kıyasla daha iyi ya da daha kötü olarak değerlendirilemez, böylece fikirsel bir kargaşa kaçınılmaz olur. Eagleton’ın asıl eleştirisi, kültürel göreceliliğin kültürü mutlak bir otoriteye dönüştürmesi oluyor. Geçmişte Tanrı veya doğa gibi kavramlar mutlak kabul edilirken, günümüzde kültür bu konuma gelmiş durumda. Yani artık bir şeyin doğru ya da yanlış olduğu konusunda kültürün kendisi nihai otorite gibi görülüyor. Bu ise Eagleton’a göre eleştirel düşünceyi felç eden bir durum, çünkü kültürü daha derin analizlere tabi tutamadan, sadece olduğu gibi kabul etmeye zorlanıyoruz. Eğer yanlış anlamadıysam, Eagleton kültürel göreceliliğin eleştiri zeminini ortadan kaldırdığını, hatta kültürü eleştirilemez bir dogmaya dönüştürdüğünü söylüyor. *** Eagleton kültürü bir bakıma biyolojik bir zorunluluk olarak ele alıyor ve insanın maddi doğasıyla ilişkilendiriyor. İnsanların kültür yaratmasının bir tercih değil, hayatta kalmak için kaçınılmaz bir gereklilik olduğunu söylüyor. Doğada birçok hayvan, doğduktan hemen sonra temel hayatta kalma becerilerine sahipken, insanlar tamamen erken doğdukları için ancak kültürel sistemler sayesinde hayatta kalabiliyor. Kültürü, insan doğasının dışsal bir unsuru olarak değil, bizzat doğamızın bir parçası olarak ele alıyor. Fekat ben Ahmet Arslan gibi, insanın biyolojik bir varlık olduğunu düşünmüyorum. Kültür yalnızca hayatta kalmamızı sağlayan pratik sistemlerden ibaret değildir; kültürün işlevsel ve biyolojik yönüne odaklanmak, onun manevi boyutunu indirgeyecektir. Kültür yalnızca hayatta kalma gerekliliğiyle sınırlı değildir, aynı zamanda insanın anlam arayışıyla, duygularıyla ve yaratıcı gücüyle şekillenir. *** Kültür, bir bakıma farkında olmadan içselleştirdiğimiz, sorgulamadan benimsediğimiz varsayımlar, önyargılar, inançlar ve pratikler bütünüdür. İnsan, varoluşunun temelini oluşturan birçok şeyi bilinçli olarak her an sorgulamaz; toplumsal bilinçdışı dediğimiz bu yapı sayesinde hayat akışında sorunsuz bir şekilde devam eder. *** Edmund Burke'ün iktidar ve kültür üzerine düşünceleri, iktidarın insan doğası üzerindeki etkilerini ve toplumların nasıl yönetildiğini anlamaya yöneliktir. Ona göre, iktidar zamanla insani erdemleri aşındırır; yüksek mevkilerde bulunan kişilerde merhamet, cömertlik ve dostluk gibi değerler nadiren görülür. İktidar ve yetki bazen iyilikle kazanılabilir ancak zayıflık ya da yenilgi sonucunda sadaka gibi istenemez. Bu, onun siyasete dair temel görüşlerinden biridir. Burke'e göre, toplumlar yalnızca yasalarla ya da zorla yönetilmez; yönetimin asıl dayanağı kültürdür. Kültür, iktidarın kökleşmesini ve meşrulaşmasını sağlayan en önemli unsurdur. Yani iktidar, yalnızca hukuki ve siyasi düzenlemelerle değil, aynı zamanda insanların alışkanlıkları, gelenekleri ve toplumsal normlarıyla ve hatta adab-ı muaşeret ile şekillenir. Bu anlamda kültür, iktidarın tortusu gibidir; onu destekleyen ve görünmez bir şekilde devamlılığını sağlayan bir yapı oluşturur. Bu noktada, toplumun sadece akıl yoluyla yönetilebileceğini düşünenler (Jakobenler) gerçeklikten kopmuştur. Ona göre, iktidarın en etkili olduğu an, en açık şekilde sergilendiği an değildir. Aksine, iktidar kendini günlük hayatın içine yedirdiğinde ve ortak değerlere büründüğünde en güçlü hale gelir. Yani siyasi otorite, eğer toplum tarafından doğal ve kabul edilebilir hale getiriliyorsa, daha sağlam bir temele oturmuş olur. İktidar, soyut ve korkutucu görünmemek için kendini toplumun alışkanlıkları ve ortak deneyimleri içinde eritmelidir. Burke, devletlerin çoğunun barışçıl yollarla kurulmadığını, aksine şiddet, işgal, devrim ve gaspla ortaya çıktığını savunur. Devletlerin başlangıcı genellikle gayrimeşrudur ve bu kanlı kökenler ancak zaman içinde unutularak meşrulaştırılır. Yani devletin bugünkü düzeni, geçmişte yaşanan çatışmaların ve zorbalıkların üzerini örten bir süreçtir. Burke, Locke gibi düşünürlerin ileri sürdüğü, devletlerin rasyonel ve barışçıl temeller üzerine inşa edildiği fikrine katılmaz. Ona göre, devletin varlığını sürdürebilmesi için tarihsel süreçte yaşanan şiddetin ve zor kullanmanın üzerinin örtülmesi gerekir. Bu örtme işlevini de büyük ölçüde kültür yerine getirir. *** Eagleton, modern kültür fikrinin Tanrı’nın ölümünden doğan boşluğu doldurma girişimi olabileceğini söylüyor. Modern seküler dünyada, insanların kutsal ve mutlak bir referans noktası olarak Tanrı’yı yitirdiğini, bunun yerine kültürün, anlam, değer ve birlik kaynağı olarak işlev görmeye çalıştığını iddia ediyor. Ona göre, modern çağda sanat, bilim, halk, ulus ve hatta popüler figürler bile Tanrı’nın başarısız ikameleri haline gelmiştir. Bence, Tanrı fikri ya da kutsal olan, insanın bilinçdışında köklü bir yer edinmiştir ve basitçe kültürle ikame edilemez. İnsan psikolojisinin temelinde, kutsal ve metafizik olanı arayan bir yön vardır; dolayısıyla, Tanrı’nın yerini kültürün alması, sadece bilinç düzeyinde bir aldatmaca olabilir. Çünkü, bilinçdışı insanın anlam ve metafizik arayışı devam edecektir.
Düşünce
KültürTerry Eagleton · Can Yayınları · 2019167 okunma
··
773 Gösterim
Yorumlar
Lütfen giriş yapınız.