Uygarlık nesnel bir gerçekliktir, yani sanayi devrimi, kentleşme, teknoloji, bilimsel ilerleme ve toplumsal yapının dönüşümü gibi tarihsel gerçekliklerle şekillenmiş bir olgudur. Kültür ise bir değerler meselesidir, yalnızca maddi dünyayı değil, onun anlamlandırılma biçimini, sanatı, ahlâkı ve bütün yaşam tarzlarını içerebilir ve hattâ dışlayabilir.
Özellikle 19. yüzyıldan itibaren kültür kelimesinin daha yaygın bir kullanıma girmesi, Eagleton’a göre sanayi devrimiyle birlikte günlük yaşamın ruhsuzlaşması ve mekanikleşmesine bir tepki olarak ortaya çıkmıştır. İnsanlar, yaşamın giderek daha fazla materyalist ve çıkarcı bir hale geldiğini hissettikçe, kültürü daha yüce ve uhrevi bir ideal olarak yükseltmişlerdir.
Bu noktada, kültür ile uygarlık arasındaki ayrım daha çok belirginleşmiş olur. Kültür nispeten romantik bir kavramdır, yani geçmişe duyulan özlemle ilgilidir. Buna karşılık, uygarlık Aydınlanma düşüncesinin diline aittir; akılcılığı, ilerlemeyi, bilimsel gelişmeyi ve sosyal yapının dönüşümünü içerir. John Stuart Mill uygarlığı tanımlarken, fiziksel konforun artışı, bilimsel gelişmeler, batıl inançların zayıflaması ve savaşların azalması gibi olumlu yönlerine dikkat çekerken aynı zamanda büyük eşitsizlikleri yarattığını da unutmaz.
***
Kültürel görecelik basitçe farklı kültürel normların ve değerlerin eşit derecede geçerli olduğunu savunur. Ancak Eagleton, bu yaklaşımın mantıksız olduğunu söyler çünkü tüm yaklaşımların eşit olduğu kabul edilirse, herhangi bir anlamlı tartışma veya eleştiri yapmak imkânsız hale gelir. Richard Rorty'ye atıfla, tüm görüşleri eşit kabul eden biriyle tartışmanın anlamsız olacağını çünkü bir meseleyi değerlendirmek için belirli bir kriter veya ölçüt olmazsa, hiçbir görüş diğerine kıyasla daha iyi ya da daha kötü olarak