1000Kitap Logosu
Terry Eagleton

Terry Eagleton

Yazar
BEĞEN
TAKİP ET
8.1
453 Kişi
1.575
Okunma
265
Beğeni
7,4bin
Gösterim
Tam adı
Terence "Terry" Eagleton
Unvan
İrlanda Asıllı İngiliz Akademisyen ve Yazar
Doğum
Salford, Birleşik Krallık, 22 Şubat 1943
Yaşamı
Terence "Terry" Eagleton (d. 22 Şubat 1943, İngiltere), İrlanda asıllı İngiliz akademisyen ve yazar. Edebiyat ve kültür teorileri uzmanı. Özellikle Marksist edebiyat kuramı üzerine çalışmaları ile tanınır. Şu anda Manchester Üniversitesi'nde görevlidir. Eagleton'ı özgün bir edebiyat kuramcısı olarak düşünmek mümkündür. Marksizm'e dayalı materyalist bir eleştiri teorisi oluşturmaya çalışmıştır. Kurduğu Marksist teori birçok eleştirmenin çalışmalarının kuvvetli ve etkili yönlerinin sentezinden oluşmaktadır. Genelde modernite ve modernizm üzerine eğilmektedir. Postmodernizme temel olarak itiraz etse de, yine de tümden yadsımamaktadır. Eagleton doktorasını Cambridge Üniversitesi, Trinity Koleji'nde yaptı. Marksist edebiyat eleştirmeni Raymond Williams'ın öğrencisiydi. Kariyerine 19. ve 20. yy edebiyatları üzerine çalışarak başladı. Sonradan Williams'ın Marxist edebiyat kuramına yöneldi. Oxford Üniversitesi'nin Wadham, Linacre ve St. Catherine's Kolejleri'nde görev aldı. 1960'larda Slant etrafında toplanan sol eğilimli bir Katolik gruba katıldı ve birkaç teolojik makale ve bir de kitap yazdı, Towards a New Left Theology (Yeni Bir Sol Teolojiye Doğru). Bu eserin Türkçe çevirisi bulunmamaktadır. Daha yakın bir zamanda Eagleton kültürel çalışmaları daha geleneksel edebiyat teorisiyle birleştirdi. Son zamanlardaki yayınları teolojik alanlara tekrar ilgi duyduğunu gösteriyor. Eagleton üzerindeki önemli bir diğer etki de psikanaliz oldu ve İngiltere'de Slavoj Zizek çalışmalarının önemli bir savunucusudur. Halen New Statesman, Red Pepper ve The Guardian gibi önde gelen İngiliz yayınlarında politik olaylar üzerine yorum yazıları yayınlanmaktadır.
Hayatın Anlamı
OKUYACAKLARIMA EKLE
Edebiyat Nasıl Okunur
OKUYACAKLARIMA EKLE
Azizler ve Alimler
OKUYACAKLARIMA EKLE
Edebiyat Kuramı
OKUYACAKLARIMA EKLE
İdeoloji
OKUYACAKLARIMA EKLE
İyimser Olmayan Umut
OKUYACAKLARIMA EKLE
Kültür
OKUYACAKLARIMA EKLE
Marx Neden Haklıydı?
OKUYACAKLARIMA EKLE
Şiir Nasıl Okunur
OKUYACAKLARIMA EKLE
William Shakespeare
OKUYACAKLARIMA EKLE
Edebiyat Olayı
OKUYACAKLARIMA EKLE
Kültür Yorumları
OKUYACAKLARIMA EKLE
270 syf.
4+1 Soru
Öyle bir kitle var ki, bu kitlenin düşüncesi her şeye muhalefet olmak. Siyah ayakkabı ister, neden daha koyusunu getirmedin derler. Daha koyusunu getirirsin, bu da çok koyu oldu ya derler. Sürekli bir eleştiri yaparlar, ama kendilerine çözüm önerisi sorulduğunda; onu da ben mi bulayım yahu, hem bak ben öbür tarafı da şöyle şöyle eleştiriyorum derler. Bir çözüm önerisi sunamazlar, sürekli şikayette bulunurlar. Hiç kimse bir şeylerin mükemmel olacağını iddia etmedi ki. İdeolojilerden tutun ayakkabılara kadar, hiçbir şeyin mükemmel olması beklenemez. Her şeyin elbette hataları olacaktır. Ancak şu koca düzendeki akıl almaz hataları göz ardı edip de sürekli komünizme saldıran kitle bana artık komik gelmeye başladı. Onlara şu alıntıyı bırakıp, incelememe devam edeyim: #96588805 İncelemede, 21. yy koşullarında çok yüzeysel bir şekilde Marksizm’i ve kapitalizmi ele alacağız. 1- İşçi sınıfı diye bir şey kalmadı. Ağır işlerde çalışan insanların sayısı azaldı, sosyalist bir devrim nasıl düşünülür? - Hımm, öyle mi diyorsun? Bana sorarsan, işçi sınıfının bitmesi mantıken mümkün değil. İşçi sınıfı sadece fabrikada çalışanlar mıdır? Sadece tekstil işçileri midir? Hayır. O zaman nedir işçi sınıfı: “İşçi sınıfı, kendi başlarına üretimde bulunarak geçimlerini sağlayamayan ve yaşayabilmek için emek güçlerini satmak zorunda olan kişilerden ve geçimlerini bu kişilere borçlu olan aile bireylerinden oluşur. Dolayısıyla, ister kol güçlerini isterse kafa güçlerini kullansınlar, tüm ücretli çalışanlar, iş bulsalar çalışacak olan işsizler ve aileleri, işçi sınıfının içindedir.” ¹ Böyle bir durumda, işçi sınıfının bittiğini iddia etmek, akıl kârı değildir. Sorunun ikinci cümlesine bakalım: “Ağır işlerde çalışanların sayısı azaldı, devrimi kim yapacak?” En basitten yola çıkalım; kapitalistin nihai amacı kâr etmektir. Sürekli kârını arttırmanın yolunu arayan kapitalistin yapacağı en mantıklı seçenek, maliyeti azaltmaktır. Bunun da yöntemlerinden biri işçiye verilen ücreti düşürmektir. Peki işçiye verilen ücreti düşürdüğünde, işçilerin tepki koyup greve gittiğini görüyorlar. Bu yüzden, bunu ülkelerinde yapmaları olanaksız. Nerede yaparlar? Geri kalmış (Geri bırakılmış mı deseydim acaba?) ülkelere giderek, oraya fabrikalarını açarlar, kendi ülkelerinde verdikleri ücretin onda birine çalıştırırlar. Böylece kendi ülkelerindeki potansiyel işçi tehdidini azaltırlar ve insanları işçi sınıfının yok olduğuna inandırırlar. Aslında yok olmamıştır bu insanlar, sermayedarlar kendi milleti yerine başka milletleri yok pahasına çalıştırır. (Kendi milleti de ahım şahım değil de, kötünün iyisi artık...) Ve sen de dersin ki, Aa Avrupa’ya bak yahu, ne de güzel kurmuşlar sistemi. Ama Avrupa’nın bu zenginliği, Afrikalının gözyaşlarından gelir. Olayların içinde olduğunda trajik olan bu durum, geniş çerçevede ne komiktir. “Ekonomide hiçbir şey asla göründüğü gibi değildir. Rakamlardaki iyi durumun insanların mutluluğuyla çok az ilgisi vardır ya da hiç yoktur. Varsayalım ki iki kişinin yaşadığı bir ülke var. Kişi başına düşen gelir, varsayalım, 4000 dolar. Bu ilk bakışta hiç de kötü değildir. Ama bu ülkede yaşayan iki kişiden biri 8000 dolar alıyor, öteki hiçbir şey. O zaman bu adam ekonominin gizli bilimlerini anlayanlara sorabilir: ‘Payıma düşen geliri nereden alabilirim? Hangi bankadan ödüyorlar?’” ² 2- Kapitalizme tamamen düşman mı olmalıyız? Kapitalistlerin ünlü bir sözleri de var: Çok çalışan her işi başarır. Bu kesinlikle imkansız. İşçilerin gününün büyük bir kısmını çalışmaya ayır. Kendilerine ayıracak vakti kalmasın. Sonra da bu insandan bir şeyler üretip, zengin olmasını bekle. Bu bir saçmalık. Gerçek şudur ki ne kadar çok çalışırsan o kadar az kazanırsın. “‘Fırsat eşitliği’ dedikleri, 42 kilometrelik bir maraton koşusuna yarışmacıların büyük bir bölümü doğru dürüst beslenemeden, eğitim alamadan ve sırtlarına yük bindirilerek katılırken, iyi beslenmiş ve eğitimli bazı yarışmacıların aynı koşuya 40. kilometrede başlamasından başka bir şey değil. Elbette, yarışa 40. kilometrede başlayanların birkaçı kalan 2 kilometreyi bile koşamayacak ve 42 kilometre koşanların birkaçı tarafından geçilecektir. İşte bu kişileri gösterip, ‘Gördünüz mü, zenginler kaybedebiliyor, yoksullar kazanabiliyormuş, önemli olan koşmak’ demekten daha utanmazca bir şey olabilir mi?” ³ Kapitalizmin ahlaksız yönlerini az çok anlayabildik. Peki, sorunun başlığındaki gibi tamamen düşman mı olmalıyız? Aslında hayır. Marx’a göre sosyalizmin gerçekleşmesi için kapitalizm gereklidir. “Yalnızca kapitalizm, özçıkarla, acımasız rekabetle ve sürekli yayılma ihtiyacıyla hareket ederek üretim güçlerini, farklı bir siyasi düzenin altında, yaratılmış olan üretim fazlasını, herkese yeterli bir biçimde kullanılabileceği bir seviyeye getirebilir. (…) Marx'ın eserlerinde kapitalist gelişimi alkışladığı yerler vardır, çünkü sosyalizmin yolu yalnızca böyle açılabilecektir. Örneğin 1847'deki bir konferansında, sosyalizmin gelişini hızlandırdığı için serbest ticareti savunur.” ⁴ Sosyalist bir düzen için bolluk gerekir, bu bolluğu yaratabilecek olan da kapitalizmdir. Ahlaksız rekabetini kullanarak dünyanın servetlerini arttırır. Bu da sosyalizmde kaynakların adaletli bölümü için uygundur. (Burada kapitalizmin küçük de olsa övüldüğüne bakmayın, birazdan yine yerin dibine geçireceğim. :) ) 3- Marksizm, bireysel özgürlüklere karşı mıdır? Marksizm, bireysel özgürlüğün sağlanmasının tek yolunun toplumsal özgürlük olduğunu savunur. Liberal toplumu reddetmez, aksine yeni toplumu bunun üstüne inşa eder. Liberal toplumlardaki birilerinin özgürlüğü için birilerinin paha ödemesine karşıdır. Bunun çözümünü önerir, toplumsal bir kurtuluşla bireye ulaşılabileceğini söyler. “Bu, bireysel özgürlüklerin azaltılması değil, zenginleştirilmesi anlamına gelir. Bundan daha güzel bir ahlak sistemini düşünmek zordur. Kişisel düzlemde bunun adı sevgidir.” ⁵ 4- Sosyalizmde herkesin ücreti eşit midir? Marx, “Gotha ve Erfurt Programlarının Eleştirisi'nde gelir eşitliğini reddeder çünkü insanların kendilerine özgü ihtiyaçları vardır; bazıları, diğerlerine göre daha pis ya da tehlikeli işlerde çalışır, bazılarının doyuracak daha çok çocuğu vardır vb.” ⁶ Sovyetler Birliğinde de benzer şekilde gelirler eşit değildir ama birbirlerine çok yakındır. En az vasıflı bir işçi (örneğin sokak temizleyicileri) 50-60 ruble alırken, parti liderleri ve fabrika müdürleri 200-300 ruble alırlardı. Bu ücret bandını günümüze uyguladığınızda, bir işçi 3.000 lira civarı alıyorsa, bir müdürün veya parti liderinin 15.000 lira civarı aldığını düşünmemiz gerekir. Ama kapitalizmde ücret farkı o kadar astronomiktir ki, değil 15.000, sayılar milyonlarla, milyarla ölçülür. Ve sormamız gereken asıl soru: Marx Neden Haklıydı? “ABD’de en zengin 3 kişinin servetlerinin toplamı, ABD’nin en düşük gelirli %50’sinin toplam servetine eşit. Eğer sağlık sigortası olmayan 27 milyon ABD’liden biriyseniz ve korona sebebiyle hastanelik olmuşsanız bunun faturası 35.000 dolar tutuyor. Eğer şanslıysanız ve sadece grip olmuşsanız 3300 dolar ödüyorsunuz. Sağlık sigortası olsun olmasın ABD’lilerin %25’i kendilerinin ya da aile yakınlarının tedavi masraflarından kaçınmak için hastaneye gitmemeyi tercih ettiğini söylüyor. ABD’de nüfusun %56’sı hayatlarında en az bir kez tedavi masraflarını ödemekte zorlandığını belirtiyor. Tedavi masrafları için çekilen krediler, bireysel iflasın en önemli nedeni olmasını sürdürüyor. ABD’de salgının yarattığı ilk panik anında 1 litrelik el dezenfektanı fiyatları serbest piyasanın bir nimeti olarak 350 dolara kadar çıktı. [Bizde de fiyatların fırladığına hepimiz tanık olduk.] Vietnam ve Kore savaşlarındaki ABD kayıplarının toplamından fazla ABD’linin öleceği düşünülen salgın esnasında halkı bu sorunlarla cebelleşirken ABD yönetimi ne yapıyor? Emperyalist ABD; Venezuela’da yeni bir darbe örgütlemek, Orta Doğu’da tekrar inisiyatifi ele geçirmek, Küba’yı diplomatik olarak izole etmeye çalışmak ve Küba’ya yardım malzemesi taşıyan gemileri donanmasıyla engellemekle meşgul.” (2020) ⁷ “Fakir Küba'da, geniş halk kitlesine mümkün olan en geniş toplumsal eşitlik sağlanmıştır: Okuma yazma bilmeyen kimse kalmamıştır. On altı yaşına kadar her çocuğun giyim, yiyecek ve yetişme giderleri devletçe karşılanmaktadır. 300 bin genç, devlet burslarından yararlanmaktadır. Eğitim ve sağlık hizmetleri, taşıt araçları, spor yarışmaları, düğün ve cenazeler, telefon, su, gaz, elektrik parasızdır. Havana hariç, meskenlerde kira ödemeden oturulmaktadır. Meskenlerin mobilyasının bile toplumca karşılanmasına yönelinmiştir. Tarla, fabrika, büro, üniversite ve okullarda yemekler, genellikle parasız verilmektedir.” ⁸ (1970 verileri, tahmin edildiği gibi nüfusun artışıyla bu rakamlar da yükselmiştir.) Bu veriler şu ünlü sözü doğrulamaya yetiyor: “Ya sosyalizm, ya barbarlık!” Sosyalizmde salgınlar olmayacak mı? Elbette olacak. Ama kaynaklar verimli bir şekilde, gerekli yerlere aktarılacak. Ha, sosyalizmde yolsuzluk, ahlaksızlık olmayacak mı? Elbette olacak, insanoğlunun doğası reddedilmiyor. Fakat bu, kapitalizmde olduğu gibi astronomik farklarla olacağı anlamına gelmez. İnsanların karıştırdığı en büyük nokta şu: Komünizmi mükemmel sanmak. Komünizm mükemmel değildir, hataları olur, komünistlerin de hataları olur. Ama kaldırımın üstüne kıvrılmış, yırtık elbiseli bir çocuk olmaz. Geceleri geç saatte evine dönen işçinin çelimsiz vücudu donmaz. Bir işçinin nasırlı ellerine baktığınızda, çocuklarına okul gereçlerini nasıl alacağını kuruş kuruş hesapladığına baktığınızda, gelecek kaygısından geçirdiği uykusuz gecelerine iyice baktığınızda, Marx’ın neden haklı olduğunu göreceksiniz. “Aklımızın bir karış havada, romantik olduğumuzu söylüyorlarsa, eskide kalmış kimi idealistler olduğumuzu, gerçekleşmesi imkansız şeyler düşündüğümüzü, geniş halk yığınlarını örnek bir insanlık modeline; yeni insana dönüştüremeyeceğimizi söylüyorlarsa, biz de bin kere şöyle cevap vereceğiz; evet mümkün. Mümkün olmalı, mümkün olmak zorunda ve mümkün olacak yoldaşlar!” - Che Guevara ¹,³ : cafrande.org/21-yuzyilda-marksiz... [Marksist çevirmen Erkin Özalp] ² : Biz Hayır Diyoruz, Eduardo Galeano ⁴,⁵,⁶: Marx Neden Haklıydı, Terry Eagleton ⁷ : youtu.be/T63nQZwgJzg [BSMTV, Kapitalizm ve Korona] ⁸: Rejim ve Devrim, Doğan Avcıoğlu
Marx Neden Haklıydı?
Okuyacaklarıma Ekle
12
148
220 syf.
·
Beğendi
Bir kitap okumak, bir kitap yazmak kadar zordur.
"Edebiyat nasıl okunur?" Öncelikle şunu söylemek istiyorum. Bu konu hakkında incelemeyi okuyacaklara vaaz verecek kadar kendimi yetkin görmüyorum. Bu incelemede yazacaklarım, İngiliz Edebiyat Eleştirmeni Eagleton'ın düşüncelerinin bende bıraktığı izlenimler olacaktır. Edebiyat hepimizin bu sitedeki ortak gayesi. Kimimiz günlük dertlerimizden, telaşlarımızdan kaçmak, kimimiz merakımızı gidermek, kimimiz bakış açımızı genişletmek, kimimiz de boş zamanlarımızı değerlendirmek için edebiyat şemsiyesi altına sığınmışız. Zaman zaman kendimize "Edebi bir metin nasıl okunur?", "Doğru bir okuma yapıyor muyum?" ya da " Okuduklarım neden aklımda kalmıyor?" gibi sorular sormaktayız. Ayrıca zamanımızın azlığından ve okunacak kitapların çokluğundan dolayı da serzenişlerde bulunuyoruz. Kabul edelim ki, okumayı düşündüğümüz bütün kitapları okuyamayacağız. Bu yüzden dar zamanımızda doğru kitaplara yönelmemiz gerekiyor. Arjantinli yazar Alberto Manguel, "Kendini yanlış yerde, yanlış kitapla bulan ruha acıyın." diyor. Yazar burada 'yanlış kitap' tabirini bilinçli olarak seçmiş. Kitaplara iyi ve kötü sıfatlarını yakıştırmıyor. Kaldı ki kitap, okuyan kişinin o anki ruh haline, okuma kültürüne, birikimine ve beklentisine göre değişir. Aynı kitabı okuyan farklı kişiler aynı duyguları hissetmediği gibi; aynı kitabı iki üç defa okuyan kişi de her okumasında farklı duygular hissedecektir. Kötü diye nitelediğimiz kitaplar belki de yanlış yerde, yanlış zamanda okuduğumuz yanlış bir kitaptır. Mesela okuma merdiveninin ilk basamaklarında Proust, James Joyce gibi yazarlar ile karşılaşırsak bu doğru bir zamanlama olmaz ve biz okuyucular bu yazarlar ve eserleri için "anlaşılmaz" ya da "zor" gibi ifadeler kullanırız. Bazı kitapların sırası, bazı kitapların ise zamanı vardır. Zamanından önce bir kitabı okuyup yazara haksızlık da edebiliriz. Öyle ki bazen bir kitabı okuyup anlamak için onlarca kitap okumak gerekir. Goethe'nin de dediği gibi, "Bir kitap okumak, bir kitap yazmak kadar zordur." Benim bu sözlerden anladığım, kitapların okunurken biraz daha emeğe ihtiyaç duyduğudur. Eagleton kitapta anlatı, örgü, karakter, dil, okur faktörü gibi birçok konuyu ele alarak okumanın çok yönlü bir uğraş olduğundan bahsediyor. Yazar okumanın bir etiği, nasıl okuduğumuzun bir anlamı olmalı derken "Edebi bir eser nasıl okunur?"u dört başlık altında toplamış. 1- Ön Hazırlık Okuyacağımız kitapların seçimi önemlidir. Yanlış yerde, yanlış zamanda, yanlış bir kitapla karşılaşmamanın ilk adımı kitap seçimidir. Yazar obur okuma diye adlandırabileceğimiz, yani bir konuya odaklanmadan önümüze her çıkan kitabı okumaya çalışmanın yanlış olduğunu söylüyor. Bu tür okumalar okumanın verimini düşüreceği gibi, zihnimizde bir dağınıklık da yapacaktır. Ön hazırlık aşamasında güvenebileceğimiz kaynaklardan yararlanmak gerekir. 2-Yazar ve Kitap Hakkında Araştırma Yapmak Yazarı ve kitabı belirledikten sonraki ikinci adım ise önce yazar, sonra ise kitap hakkında araştırma yapmaktır. Bana göre yazarı, yazıldığı dönemi ve ne için yazıldığını bilmek kitaptan verim almanın en önemli yoludur. Daha iyi anlaşılması için bu aşamayı, birçoğumuzun okuduğu Orwell'ın Hayvan Çiftliği kitabı ile örneklendirmek istiyorum. George Orwell ve yaşadığı dönem hakkında derinlemesine bilgisi olmayan bir okur, kitabı basit bir fabl tarzı yazılmış eser olarak görebilir. "Bütün hayvanlar eşittir ama bazı hayvanlar öbürlerinden daha eşittir." alıntısının altında yatan sebepleri bilmeden, kulağa hoş gelen bir söz dizimi olarak okuyup geçiştirebilir. Ya da kitabın ana düşüncesi olan "Özgürlüklerini savunamayanların ödedikleri bedel ağır olur." cümlesi sıradan bir cümle olarak gelebilir. Halbuki Hayvanlar Çiftliği mecazi bir dille yazılmış, siyasi bir hiciv romanıdır. Kitabı okumaya başlamadan önce Stalin döneminin bilinmesi gerekir. Okuyucu, dönemi bilirse kitaptaki birçok karakterin de gelişigüzel seçilmediğini, herbirinin ayrı bir kişiyi temsil ettiğini görür. Yani kitabı okurken Koca Reis'in Karl Marx ve Lenin'i, Napolyon'un ise Stalin olduğunu anlamak, kitabın pembe bir kapak ve üzerindeki şirin bir domuz resminden çok daha fazlası olduğunu kavramaktır. 3-Derin Okuma Eagleton'a göre bir edebi eseri okuyan okur, kitabın atmosferine, söz sanatlarına, dil bilgisine, noktalama işaretlerine ve ve ritmine karşı her zaman hazır bulunmalıdır. Okumak biriktirmektir ve genel olarak tekrarlardan oluşur. Edebiyatın görevlerinden birisi de bize bildiğimiz şeylerin canlı imgelerini göstermektir. Şu ana kadar söylenmemiş ya da insanların hayalinde canlanmamış imge yok gibidir. Nasıl ki şimdiki zaman, geçmişin getirdikleri ise, gelecek zamanda şimdinin götürdükleri olacaktır. Özetle, yeni dediğimiz bir edebiyat eseri bile kendinden önceki metinlerin kalıntılarından oluşur ve değişim ile devam eder. Aslında çok kitap okumak farklı şeyler görmek değildir. Okuduğumuz kitaplardan farklı anlamlar çıkarabilmek için derin okumalar yapmak gerekir. Herakleitos, "Asla iki kez aynı kitabı okumazsınız " derken bir kitabı tekrar okurken farklı kişiler olduğumuzdan bahseder. Bizler derin okumalar sayesinde farklılaşırız. Bir kitabı okurken anlatılan konu ile ilgili bir film izlemenin, bir müzik dinlemenin ya da internette bir araştırma yapmanın kitabın bizde bırakacağı izleri kalıcı hale getireceğini düşünüyorum. Yani bir konu ya da olay hakkında ne kadar çok şeyi yaşantılarsak kitabı daha iyi sindirebiliriz. 4-Değerlendirme Değerlendirme, kitap bittikten sonraki aşamadır. Kitabı kapattıktan sonra üzerinde düşünme, mümkünse aklımızda kalanlardan notlar çıkarma, inceleme yazma ve kitabı tartışma kitaptan verim almanın en iyi yoludur. Çok yönlü bir sanat dalı olan edebiyatı dar bir yola sokup " Edebiyat işte böyle okunur." demenin de doğru bir yaklaşım olduğunu düşünmüyorum tabii. Bunlar Terry Eagleton'ın düşünceleri üzerinden benim çıkarımlarımdır. Her okur edebiyat yolculuğunda zaman içinde değişip gelişerek kendi metodunu oluşturacaktır diye düşünüyorum. Herkese İyi okumalar. Edebiyat ile kalın.
Edebiyat Nasıl Okunur
Okuyacaklarıma Ekle
43
243
184 syf.
·
11 günde
·
Puan vermedi
Felsefe ve İlkeler
Kitabı begendim. E-kitap olarak okudum bolca alıntı yaptım. felsefi tespitler ve ilkeler bağlamında zevkle okunacak bir kitap olsa da kurduğu metaforlar ve kurgusu ile çok yorucu. tam hani şunu mu anlattı şuraya mi gönderme yaptı derken kafanız yine karışıyor. Felsefe ve onun karıştırdığı zihni seviyorsanız tavsiye ederim. Ama hani şu kitabı da aradan çıkarayım denecek bir kitap değil. Dikkat ve sükunetle okunacak güzel bir kitap.
Azizler ve Alimler
Okuyacaklarıma Ekle
12