Bu kitabı daha önce de incelemiştim ama hissettiklerim o kadar derin ki, bir kez daha yazma gereği duyuyorum. Sam’de kendimi bulduğumu, Criss’i okurken ise kendimi kaybettiğimi hissettim.
Bu kitap tam anlamıyla çöktüğüm bir dönemde karşıma çıktı. Kapkaranlık bir odada, gölgelerin arasına saklanmış bir havada, perdeleri çekip yatağıma gömülerek okurdum. Kelimeler sayfalardan taşıp odama, ruhuma yayılırdı. Gerçekten de bu kitabın kokusu var… Öyle anlar oldu ki, bana hissettirdiği derinliğe dayanamayıp ağladım. En çok da Sam için ağladım, çünkü en çok ona bağlandım. Onun yaşadıkları, hissettikleri içime işledi, sanki onun acısını ben de taşıyordum.
Bir noktadan sonra, kendime “Hava, bu sadece bir hikâye, gerçek değil,” diye hatırlatmak zorunda kaldım. Ama kelimeler öylesine güçlüydü ki, bana gerçeği unutturdu. Bir kitap insanı ne kadar içine çekebilirse, bu kitap da beni o kadar içine çekti. Her sayfada daha derine battım, her karakterde kendimden bir parça buldum. Sam’de kendimi gördüm, Criss’te kayboldum.
Bu kitabı anlatmak zor, çünkü onu sadece okumadım, hissettim. Bir okuma deneyiminden öte, ruhumun bir dönemine eşlik eden, ona şekil veren bir yolculuktu. Ve biliyorum ki, bu kitap benim için her zaman özel kalacak.
Kitabı okurken sanki tüm karakterlerle uzun uzun sohbet etmişim gibi bir bağ kurdum.
Bu kitabı okuduktan sonra, günümüzde edebiyattan para kazanmak için “kitap” diye piyasaya sürülen birçok eserin gözümdeki değeri değişti. Gerçekten profesyonel, işini hakkıyla yapan, hayatını bu sanata adamış bir yazarın kaleminden çıkan bir kitabı okumak nasıl mı hissettiriyor? İşte bunu kelimelerle tarif etmek zor. Anlatılmaz, yaşanır diyebilirim. Sayfalar ilerledikçe, yazarın kelimeleriyle kurduğu dünyaya kendinizi kaptırıyorsunuz ve her cümlede edebiyatın ne kadar güçlü bir sanat olduğunu bir kez daha hatırlıyorsunuz.
Çoğu kişi kitabın dilinin kapalı olduğunu, betimlemelerinin ağır geldiğini söyleyebilir ama bana sorarsanız, sırf o betimlemeler için bile bu kitabı tekrar tekrar okurum. Çünkü yazarın kurduğu atmosfer, karakterlerin dünyasını kelimelerle resmetme biçimi gerçekten etkileyici. Sadece olay örgüsüyle değil, anlatımın gücüyle de büyüleyen bir eser.
Ve karakterler… Sam, Criss, Axel, Xender, Timothy, Peter, Klaus, Daniel… Hepsinde insan kendinden birer parça bulabiliyor. Yazar, her karaktere öyle bir derinlik katmış ki, onları sadece birer karakter olarak değil, gerçek insanların yansıması olarak hissediyorsunuz. Hepsiyle bir noktada bağ kurmak mümkün. Hatta yeri geldiğinde Crystal’a bile empati duyabilirsiniz (ben duymam… jdpalslslşsş ama siz belki duyarsınız).
Sonuna kadar hak ettiği değeri görmesi gereken bir kalem. Fantastik edebiyat konusunda hala ön yargıları olanlara tokat gibi bir cevap niteliğinde. “Türkler fantastik yazamaz” klişesine en sert darbeyi vuran kitaplardan biri benim için. Bunu sadece olay örgüsüyle değil, karakterleri, dili, anlatımı ve atmosferiyle de yapıyor. Eğer hala okumadıysanız, kesinlikle bir şans verin. Çünkü bazı kitaplar sadece okunmakla kalmaz, ruhunuza işler. Bu kitap da onlardan biri. Slay! Deme Demet Yılmaz