Gönderi

Puan vermedi·504 syf.··
2025 15. kitabı
·
39 günde okudu
·
Okunma: 26 Mart 2025 11:47
"Teknolojik yenilikler bizi bir anlamsız işten öbürüne koşturuyor; e-posta göndertiyor, Facebook durumu güncelletiyor, tweet attırıyor, mesaj yazdırıyor, sanal alemde Sisifosçu bir lanete uğramışız gibi bizi ekranlarımızın önünde durmadan çalışmaya mecbur bırakıyor." (S.210) Tam da sosyal medya orucu tutmaya devam ettiğim günlerde okudum bu kitabı. Hakkında hiçbir şey bilmediğim Frankfurt Okulu ne olabilir ki diye başladığım eser hiç öngöremediğim sorgulamalar yaşattı bana. Bilmeyenler için azıcık anlatmaya çalışayım. Efendim 1920'ler Almanya'sında bir grup entellektüel der ki;" Yahu bu kapitalizm aldı başını gidiyor, hepimizi kendine köle ediyor, ne yapabiliriz diye biz bir toplanıp konuşalım!". İşte böylece Max Horkheimer, Theodor Adorno, Herbert Marcuse ve sonrasında Erich Fromm, Habermas gibi isimler bu okulun kurucu ve üyeleri kabul edilmişler. Aslında kitap epey Walter Benjamin'den de bahsediyor ama bir yandan da onun "serbest çalışan entelektüel" olduğunu söylüyor. Burası biraz kafa karışıklığı yapabilir diye söylüyorum çünkü cidden kitapta o kadar çok Benjamin'den bahsediliyor ve zaten kitabın adı da "Frankfurt Okulu'ndan Yaşam Öyküleri" ama W. Benjamin bu okulun bir üyesi değil. Sadece o aydınlarla çok samimi arkadaş. Bu insanlar okulu Frankfurt'ta "Marksist Araştırma Enstitüsü" olarak kurmuşlar ama ismi Frankfurt Okulu olarak kalmış. Bence kitap o kadar da kolay okunur değil. Sonuçta kurgu dışı ve daha çok felsefe ağırlıklı bir eser okuyorsunuz. Haliyle aydınlatılması gereken çok yer var. Kendilerinin diyalektik dediği ama bizler için cevapsız ikilemlerden oluşan çelişkiler var. Dolayısıyla hakkını vererek bir okuma yapmak çok zor. Fakat benim dikkatimi çeken nokta şu; bu insanların büyük kısmı Yahudi ve Nazi döneminde Amerika'ya kaçmak zorunda kalmışlar. Aslında karşı çıktıkları şey kapitalizm ama başları ağrıyınca sığındıkları yer de kapitalizmin kalbi bir ülke (!) Benjamin bu konuda biraz daha bahtsız geldi bana. Zaten varlıklı bir hayat sürdüğü için Rusya'da ve İtalya'nın banliyölerinde gördüğü o pejmurde yaşantılar ona çok büyüleyici gelmiş ve hep bir bohemliğe özlem içinde yaşamış gibi. Fakat diğerleri Amerika'ya ulaşmayı ve orada etliye sütlüye karışmadan yaşamayı başarmışlar. Adorno ile Thomas Mann birlikteliği de hayli ilginçti. Büyülü Dağ eserinde Adorno'nun da katkısının olduğunu okuduğum da hayli şaşırdım. Kitapta diğer yazarlara ve kitaplara dair epeyce temas var. Kültür, siyaset, ekonomi, toplum derken hemen her konuda Frankfurt Okulu bir görüş bildirmiş (bu görüşler yer yer kendi içlerinde de tartışma yapıyor) ve karşılık görmüş. Özellikle son bölümlerde İnternetin var olduğu bu zamanda yaşasalar neler hissedelerdi diye anlatılan kısmı çok sevdim. Büyük ihtimal "işte bunu beklemiyorduk" diyeceklerdi :) Fakat onlara katıldığım yerlerde hiç az değil. Bu dayatmacı teknolojiye ben de isyan ediyorum. Telefonun sesine, bildirim titreşimlerine, her an ulaşılabilir olmaya, bir takım algoritmalarla onu sevdiysen bunu da seversin şeklinde hayatın tatlı sürprizlerini yok eden dayatmalara dur demek istiyorum. Zola gibi "suçluyorum" ama en çok kendimi çünkü bu isyanımı dahi telefonda parmaklarımı ekranda kaydırarak yazmak zorundayım. Farklı şeyler okumak isteyenlere tavsiyemdir. Keyifli okumalar dilerim. ChatGPT said: Metninizi Türkçe dil bilgisi ve yazım kurallarına uygun şekilde düzenledim. Anlam bütünlüğünü koruyarak sadeleştirmeler ve küçük imla düzeltmeleri de yaptım. İşte düzenlenmiş hali: Teknolojik yenilikler bizi bir anlamsız işten diğerine koşturuyor; e-posta gönderiyor, Facebook durumumuzu güncelliyor, tweet attırıyor, mesaj yazdırıyor. Sanal âlemde adeta Sisifosçu bir lanete uğramışız gibi, bizi ekranlarımızın önünde durmadan çalışmaya mecbur bırakıyor. (s. 210) Tam da sosyal medya orucu tutmaya devam ettiğim günlerde okudum bu kitabı. Hakkında hiçbir şey bilmediğim Frankfurt Okulu ne olabilir ki diyerek başladığım eser, bana hiç öngöremediğim sorgulamalar yaşattı. Bilmeyenler için kısaca anlatmaya çalışayım. Efendim, 1920’ler Almanyası’nda bir grup entelektüel, “Yahu bu kapitalizm aldı başını gidiyor, hepimizi kendine köle ediyor; ne yapabiliriz?” diye bir araya gelip konuşmaya karar verir. İşte böylece Max Horkheimer, Theodor Adorno, Herbert Marcuse ve sonrasında Erich Fromm ile Habermas gibi isimler bu okulun kurucu ve üyeleri olarak kabul edilir. Aslında kitap epeyce Walter Benjamin’den de bahsediyor; ancak bir yandan da onun “serbest çalışan entelektüel” olduğunu söylüyor. Bunu özellikle belirtmek istedim çünkü kitapta Benjamin'den çok fazla bahsediliyor ve zaten kitabın adı da “Frankfurt Okulu’ndan Yaşam Öyküleri”. Ama Walter Benjamin, bu okulun resmi bir üyesi değil, sadece o aydınlarla çok yakın arkadaş. Bu insanlar okulu Frankfurt'ta “Marksist Araştırma Enstitüsü” olarak kurmuşlar ama adı Frankfurt Okulu olarak kalmış. Bence kitap, kolay okunur bir kitap değil. Sonuçta kurgu dışı ve felsefe ağırlıklı bir eser okuyorsunuz. Haliyle açıklanması gereken çok yer var. Kendilerinin “diyalektik” dediği ama bizim için cevapsız ikilemlerden oluşan çelişkiler mevcut. Dolayısıyla hakkını vererek bir okuma yapmak oldukça zor. Fakat benim dikkatimi çeken nokta şu: Bu insanların büyük kısmı Yahudi ve Nazi döneminde Amerika’ya kaçmak zorunda kalmışlar. Aslında karşı çıktıkları şey kapitalizm ama başları ağrıyınca sığındıkları yer de kapitalizmin kalbi olan bir ülke (!) Benjamin bu konuda bana biraz daha bahtsız geldi. Zaten varlıklı bir hayat sürdüğü için, Rusya’da ve İtalya’nın banliyölerinde gördüğü o pejmürde yaşantılar ona çok büyüleyici gelmiş; hep bir bohemliğe özlem içinde yaşamış gibi. Fakat diğerleri Amerika’ya ulaşmayı ve orada etliye sütlüye karışmadan yaşamayı başarmışlar. Adorno ile Thomas Mann birlikteliği de hayli ilginçti. Büyülü Dağ eserinde Adorno’nun da katkısının olduğunu okuduğumda oldukça şaşırdım. Kitapta diğer yazarlara ve eserlere dair epeyce gönderme var. Kültür, siyaset, ekonomi, toplum derken hemen her konuda Frankfurt Okulu’nun bir görüşü olmuş (bu görüşler zaman zaman kendi içlerinde de tartışılmış) ve karşılık bulmuş. Özellikle son bölümlerde, internetin var olduğu bu zamanda yaşasalardı neler hissederlerdi diye anlatılan kısmı çok sevdim. Büyük ihtimalle “İşte bunu beklemiyorduk!” derlerdi :) Ama onlara katıldığım yerler de az değil. Bu dayatmacı teknolojiye ben de isyan ediyorum. Telefonun sesine, bildirim titreşimlerine, her an ulaşılabilir olmaya, bir takım algoritmalarla “onu sevdiysen bunu da seversin” şeklinde hayatın tatlı sürprizlerini yok eden dayatmalara dur demek istiyorum. Zola gibi “suçluyorum”, ama en çok kendimi; çünkü bu isyanımı dahi telefonda parmaklarımı ekranda kaydırarak yazmak zorundayım. Farklı şeyler okumak isteyenlere tavsiyemdir. Keyifli okumalar dilerim.
Büyük Uçurum OteliStuart Jeffries · Minotor Kitap · 20241 okunma
·
108 Gösterim
Yorumlar
Lütfen giriş yapınız.