7/10
·728 syf.··
2025 36. kitabı
Türkler tarihi boyunca bir çok devlet kurmuştur. Bunlardan en akılda kalanı yüzyıllarca hüküm sürmüş bir ve insanlığa medeniyet kelimesinin ne anlama geldiği hem yaşantısı ile hemde feth ettiği ülkelerin topraklarında yaşatmıştır. Medeniyet kelimesini özellikle belirttim. Kelimenin kökeni inildiğinde zaman, Arapça’da “şehir” anlamına gelen ve müdûn köküne dayanan medîne isminden Osmanlı Türkçesi’nde türetilen medeniyyet kelimesinin, kök itibariyle “yönetmek” (es-siyâse) ve “mâlik olmak” anlamları da bulunan deyn (dîn) masdarıyla ilişkili olduğu da ileri sürülmüştür. Türkler İslamiyetten önce devlet yönetimini bilmekle birlikte güçlü ordu güçlü devlet anlayşını yüzyıllarca sahip olan bir geleneğe sahiptir. Yönetmek ve malik olmak bir aşiret için, bir kabile veya klan için söylenemez sadece insan kaynağı, toprak ve ordu-devlet anlayşını sahip akıl ile sağlanabilir. Türklerin İslam ile karşılaşması iki taraf için kolay olduğu kadar, zorlukları da beraberinde getirmiştir. Dünya devletler tarihinde Türklerden bahsedildiği zaman Osmanlı Devleti, Büyük Selçuklu Devleti, Türkiye Selçuklu Devleti, Karahanlılar, Gazneliler, Harzemşahlar, Babürler, Göktürkler, Avarlar, Avrupa Hun, Batı Hun, Büyük Hun Devletleri gibi devletleri kurmuş ve sonrasında da yıkılmıştır. Son bin yıllık süreçte Büyük Selçuklu Devleti ve Osmanlı Devleti damga vuran ve bilinirliği en fazla olan diğer devletlere de bu konuda örnek olmuştur. Yazarın özellikle İslam konusunda ciddi bir hazımsızlığa sahiptir İslam'dan bahseder iken Militan İslam tasavvuru bunun en bariz örneğidir. Kamalist Türkiye ise diğer devletlere örnek olabilecek potansiyele ve bilinirliği olan lâik vatansever olarak görülmektedir. Bu betimlemeye neden ihtiyac duymak istemiş olması Hristiyan Batı'yı yıllarca meşgul etmiş, kendilerinden olmadığı için öteki olarak görülmesi, düşman tasavvuru olarak hikayeleştirilmesi gibi etkenlere sahip olması batılı insan gözünde iyi görülmemiştir. Kamalist lâik Türkiye tasavvuru ise din i kamunun alanından çıkartıp hapsetmesi, devlet kurumlarının batı ile entegre olması, demokrasiye ile yönetiliyor olması gibi etkenlere sahip olması ise batılı insan ve özellikle oryantalist düşünürler iyi görülmüştür. Militanı İslam ta birindeki militan kelimesinin anlamına bakalım. Bir düşüncenin, bir görüşün yerleşmesi, başarıya ulaşması, bir idealin gerçekleşmesi için savaşan, mücâdele eden diye belirtilir. İslam bir dindir, düşünce, idealin gerçekleşmesi değildir. İslam'ın onların gözünde kategorize edilmesi kolay olarak görülmektedir. Modern Türkiye'nin kurulumunu Osmanlı Devleti'nin son dönemlerinde aramak sağlıklı olduğu kadar yeni devletin kurulum içinde bir çok nüve barındırır. Türk devleti, Osmanlı Devleti'nin devamı niteliğinde olması yönetim şeklinin değişmesi ile gerçekleşmiştir. Modernleşme denilen bir diğer adıda batılılaşma olarak görülen batı tipi kurumsullaşmayı örnek alarak kurulumuna yönetimsel olarak rol model alması ile süreci başlatmıştır. Örnek verilmek gerekirse Danıştay, Sayıştay, İtfaiye, Kızılay, Yeşilay, Barolar, Belediye Teşkilatı, İstanbul Üniversitesi gibi kurum ve kuruluşlar cumhuriyetin başlangıcı ile değil modernleşme ile başlayan süreçte kurulmuş, cumhuriyet ile beraber de devam etmiştir. Hatta demokrasi denemesi bile ilk defa Osmanlı Devleti zamanında meşruti monarşi ile tanışmıştır ardında ikinci meşrutiyet ilan edilmiş parlamenter sistemi öğrenme ve uygulama konusunda kazanımları olmuştur. Saltanat ve hilafetin ile yıllarca yönetimi sonrasında meşruti monarşi ile yönetim durumuna gelinmesi 1789 sonrasında milliyetçilik akımlarının hız kazandığı bir dönemde imparatorluk ile yönetilen ülkelerin içlerinde yaşayan haklar için bir umut ve çıkış kapısı olmuştur. 18 yy sonlar ve 199 yy ile başlayan emperyal akıl Avusturya Macarista, Osmanlı Devleti, Almamya ve Rusya imparatorlukları içinde bulunan değişik din, dik, ırktan oluşan hakları emperyalist devletlerin de destek ve kışkırtması ile her özgür halkın kendi kendini yönetmesi hakkı olduğunu bunuda en doğal hakkı olduğunu diğer imparatorluk ile yönetilen yönetimlere ister nota vererek, ister terörize ederek, isterse de fiili olarak destek vererek ülkelerin bağımsızlığa adım atmasına diğer ülkelerin de parçalanmasının önüne açmışlardır. Osmanlı Devleti parlamenter sistemi kabul etmesi devletin yıkılmasını durdurmak için manivela görevini görmesi için kullanmıştır. Burada bu yeni sistem her ne kadar ülkenin başında Halife Sultan'ın olmasına rağmen çok ufak kazanımlar elde etmesine rağmen 2. Abdülhamid Han heterojen yapının faydasından çok zararının olacağını ön görmesi bu süreci onun açısından (bende o şekilde düşünüyorum) zararlı olacağını düşünmesi sonrası meclisi kapatma yoluna gitmiştir. Faydaları Halkı temsil eden Meclis-i Mebusan üyeleri yönetimde söz sahibi olmuşlardır.Halk, padişahla birlikte yönetime ortak olma imkânı bulmuştur.Meşrutiyet'in ilanı ile vatandaş seçme ve seçilme hakkı kazanmıştır. Zararları ise Türk kökenli vekillerin meclis aritmetiğinde farklı etnisiteden insanların olması, savaş kabinesinde bulunan paşalara olan güvensizlik, 93 harbi'nin başlamssı ve 2 Abdülhamid'in teamülde olmayacak şekilde bir vekilin huzurunda eleştirilmesi bununla birlikte o vekilin cezalandırılması gibi değişiklik sebeplerden ötürü meclisi askıya almıştır. Kısa ömürlü olan bu deneyim ikinci meşruti monarşi yönetimi için içerisinde dersler barından bir deneyimi kazandırmıştır. Cumhuriyetin kuruluşu aşamasında Osmanlı Devleti ile başlayan meclis kültürü yeni meclise yansımıştır. Türkiye demokrasi Osmanlı Devleti zamanında olsun (93 Harb-i, Balkan Savaşları, 31 Mart Vakası gibi( olaylar ile, Cumhuriyet zamanında ise (Lozan Antlaşmasının onaylanması aşamasında yaşanan olumsuzluklar M. Kemâl e göre) gibi yaşanlar ağır engeller olarak görülmüş bunların atlatılması zor olmuş, toplum üzerinde menfi etkileri ile derin izler bırakmıştır. Bu yaşananlar 1876 ile 1938 arasında olan olayları kapsamaktadır. Tek adam devri olarak görülen 1923 ile 1950 arasında ki dönem demokrasinin işlemediği, bir dönem olmuştur. Her ne kadar Türk demokrasi bir çok badire atlatmış olarak iç kamuoyunda böyle görülse de, dışarıda Türkiye demokrasi tek adam sultası adı altında hiçbir zaman istenilen seviyeye gelememiştir. Demokrasinin altın kuralı olan meclis tasavvuru nda birden çok partinin görev aldığı iktidar da olan partiyi denetlemesi için muhalefet partilerinin olduğu ve seçimlerde iktidarın adayı olarak görülmesi Türkiye özelinde kısa, aralıklarla olsa da deneme aşamasında kalması ülkenin buna hazır olmadiği M. Kamal tarafından belirtilmiş olması devrimlerin aksamasına da sebebiyet vermesi olarak görülmüş tek adamın ölümü ve ikinci adamın gelişen şartlar muvahecesinde ikinci dünya savaşın başlaması, savaşın belli bir süre sonra bitmesi ile başlayan güç dengesinde komşumuz olan Emperyalist Rus yayılması pozisyonu alması bu süreçte ülke topraklarını istemesi ülkenin tarafsız dış pılitikasında yönünü batıya çevirmesine neden olmuştur. Batı'nın yani o zaman ki iki kutuplu dünyanın diğer ayağını teşkil eden Abs, BM kuruluşu sonrasında Türkiye'nin tek adam yönetimi ile olmayacağını bunun Batı'da iyi görünmeyeceğini demokrasinin gereği ile çok partili seçimlerin olması gerektiği uyarısı ike, 1945'te çok partili seçimlere ilke istemeden de olsa sokulmuştur. Bu seçimlerde de tek parti faşist sistem rakiplerine istenilen kolaylıkları sağlamamış, rakipleri tarafından ciddi eleştirilere muhatap olmuşlardır. 1950 yılına gelindiğinde zaman vatandaşın hür iradesi ve seçim yasasında yapılan değişiklikler tek adam faşist yönetimini al aşağı edilmesine olanak vermiştir. Tek parti faşist sistemi ülkedeki insanların sosyal ve psikolojik olarak yaşantılarını maddi ve manevi olarak yıkımlara yol açmıştır Bu ülkedeki baskıcı yönetim modeli olan kamalist düzen halkın büyük bir kesimi tarafından iyi görülmemiştir. Yıl 2025 kutuplaşmanın en yoğun olduğu zamanları yaşayanlar olarak halk demokrasiye sahip çıkmıştır. Türkiye Cumhuriyeti, Osmanlı Devleti'nin yıkılışı ve Cumhuriyetin kurulması ile başlayan süreçte Osmanlı Devleti'nin neden yıkıldığı sorularını ele almış bunları da ülkenin kurucu babaları enine boyuna tartışmışlardır. M. Kanal özelinde kurtuluş savaşı esnasında oldun, kuruluştan sonraki süreçte olsun batı medeniyetinin yakaladığı gelişmeleri yakalanamadığı bununda ülkeyi yıkılışa götürmüştür. Esasında M. Kâmâl Kurtuluş Savaşı sırasında savaşın eğer kazanılacaksa bir mefkureye ihtiyaç olacağını bununda ülke insanın maddi olanaklarından çok manevi olarak hazırlanması gerektiğini görmüştür. Hrr ne kadar hayatını la dini olarak sürdürse de dinin ne kadar önemli ve tutkal vazifesi gördüğünü bilecek kadar insan sosyolojisi ne sahip idi. Kurtuluş Savaşı'nda gittiği her şehirde eşrafın önemli ileri gelenleri ile görüşmüş bunların içinde olan din adamlarına özel ilgi ve alaka göstermiştir, bu ilgi ve alaka savaşın sona ermesi ve ülkenin başına geçmesi bütün gücü elinde tutmasına kadar. Kurtuluş savaşı öncesinde İslam( özellikle din adamı ve memleket insanı eşittir başarının en önemli kilit taşı,) savaş sonrasında da İslam (Din adamları, tekke ve zaviyeler, şeriye ve evkaf) geri kalmışlığın, ilerleyememenin önündeki bari yerdir. Bazıları ise bu gerileyişin nedenlerini İslamiyet'te ve Türk ırkında aramıştır ki, her iki unsurun önceki devirlerde elde ettiği başarılar dikkate alındığında bu tür yorumlar tatminkar olmaktan uzaktır. Bununla birlikte Osmanlıların yeniliklere cevap verme konusunda yaşadığı başarısızlığın hatta Osmanlının topyekün gerileyişinin izahı kısmen de olsa, yerleşik İslam uygarlığı çizgisi dahilinde Osmanlıların devraldığı zihinsel tutumda bulunabilir. Zira onlar bu uygarlığın hem varisi olmuşlar hem de canlandırmışlardı. Batı dünyasının uygarlığı da dahil olmak üzere, kendinden önce gelenler ve sonrakilerde olduğu gibi, yerleşik İslam uygarlığının üstünlüğüne ve kendi kendine yeterliliğine inanıldığını yıllar boyunca görülmüştür. Din bir ülkenin ilerleyişine asla mani olmamıştır aksine gelişmesi konusunda öncü olmuştur. Din ile bilimin çatışması ilk olarak ortaçağ Avrupa karanlığda görülmüş bunun neticesinde Hristiyan mezhep ayrılıkları yaşanmaktadır. Maddiyatçı düşünce biçimine sahip zihniyet her zaman için manevi(dini) terakkiye mani olarak görmüş din ve bilimi(yönetimi) ayırmış bununda en doğru karar ve uygulayacısı olarak kendilerini dünya milletlerine bunu göstermesi dünyada bir tane medeniyet vardır bu medeniyet batı medeniyeti algısının oluşmasına çalışmışlardır. Abdullah Cevdet özelinde ve M. Kamal e göre tek bir medeniyet vardır ona uymanın zorunluluğu olduğunu düşünen modernist bir aydın olarak kendini görmüştür. Batının Roma hukuku ve parlamenter sistemi ile bir medeniyet inşaa etmiş rönesans ve reform ile bunu taçlandırmıştır. Batı, doğudan aldıkları bilgi ile inşaa ettiği sistem ile özelinde doğuyu emperyalizm canavarı ile maddi ve manevi olarak her türlü sefalete sürüklemiştir. Türkiye ve diğer dünya ülkeleri devletleşme süreçinde batının aldıkları ile kendi özünden kopması ne kendini batılı ne de kendini doğulu olarak görmeyen topluluklar haline getirmesinin sancısını aradan on yıllarca geçilse de atamamıştır.
Modern Türkiye'nin DoğuşuBernard Lewis · Arkadaş Yayınları · 20211,147 okunma
·
166 Gösterim
Yorumlar
Lütfen giriş yapınız.