Gönderi

5000 YILLIK KISSADAN HİSSELER
Puan vermedi·136 syf.··
2025 25. kitabı
William James Durant ve Ariel Durant isimli ABD’li karı-koca, “The Story of Civilization” adlı, on bir cilt tutan bir dünya tarihi yazıyorlar. Bu eserden yola çıkarak vardıkları, insanlık tarihine dair birtakım sonuçları da “Tarihten Alınacak Dersler” (The Lessons of History, Epsilon Yayınevi) adlı kitaplarında özetliyorlar. Aşağıdaki satırlar, yayımlanma yılı 1968 olan “Tarihten Alınacak Dersler” adlı özet kitabın özetidir. Başlıklar ve sıralamaları kitaptakinin aynı olup, içerikte kişisel görüşlerime neredeyse hiç yer verilmemiştir. Tırnak işareti içinde yazılan cümleler de kitaptan, yani yazarlardan aynen aktarılmıştır. Aşağıdaki incelemeyi okuyanların, söz konusu kitabı okumuş kadar olacaklarını zannediyorum. “Tarihten Alınacak Dersler” kitabı, doğal olarak, çok büyük genellemeler içeriyor. Neticede 5000 yıllık bir tarihi 120 sayfaya sığdırmaya çalıştığını unutmamalı. Yine de eserin, bu kadar uzun bir zaman dilimini hayalimizde canlandırabilmemizi sağladığını, bunu yaparken de bazı özel ayrıntılar vermeyi ihmal etmediğini hayranlıkla belirtmeliyim. Zaten tarih, biricik olaylar ile sistemli olayların garip bir karışımı değil mi? Pek yararlı, aydınlık veren bir eser olduğundan hiç kuşkunuz olmasın. Âlim ve bilge bir çiftin kaleminden çıktığı belli. Benim gibi, kıssadan hisse kapmak isteyenler için… Tarihten Alınacak Dersler TEREDDÜTLER 1. Tarih söz konusu olduğunda, her zaman yetersiz bilgiyle, önyargılarla, bozucu genelleştirmelerle ve olasılıklarla hareket etmeye mecbur, hatta mahkûmuz. DÜNYA VE TARİH 2. Tarih, iklim ve jeolojiye tâbidir. Yine de coğrafî ve biyolojik engelleri aşarak tarih ve uygarlığı yapan, insanın gayreti ve icatları olmuştur. BİYOLOJİ VE TARİH 3. “Tarih, kıran kırana bir rekabettir.” Bugün rekabet etmemiz gerekmeyen bir hayatımız varsa, bunu, bizi koruyan yapıların (aile, devlet, vb.) zamanında giriştikleri rekabetten sağ çıkmalarına borçluyuz. Nitekim devlet dediğimiz yapı da, aslen insan biyolojisine benzer: Rekabet eder, besin biriktirir, midesini doldurur (savaş), düşmanlarını elemek ister, ittifak kurmak ister, vb… “Tarih, seçilimdir.” Farklı fiziksel ve zihinsel kapasitelere sahibiz. Bu bakımdan doğa, farklılığı sever. O, eşitliğe ya da eşitlik ideallerimize karşı büyük ve acımasız bir kayıtsızlık içindedir. Hele ki yeminli düşmanlar olan eşitlik ve özgürlüğün bir arada yaşayabileceklerini öngören ütopyalarımıza, tarih ancak gülümser. Eşitlik ütopyalarımız, biyolojik olarak ölüme mahkûmdur. Bu konuda elde edebileceğimiz tek başarı, kanun önünde eşitlik ve eğitimde fırsat eşitliği olabilir. “Tarih, üremeyi gerektirir.” Çünkü doğa, kaliteli seçimin ön koşulu olarak “niceliğe” tutkuyla bağlıdır. Doğa, bireyden çok türlerle ilgilenir. Ne kadar yüksek bir kültüre sahip olursa olsun, üremeyen bir grup, barbar olup da üremeye devam eden bir grup tarafından cezalandırılacaktır. Jül Sezar ve Agustus, çok çocuklu kadınları boşuna ödüllendirmediler. Yine de aşırı üreme de bir sorun hâline gelebilir ve kıtlık, salgın hastalık ve savaşlar, bu aşırı üremeye doğanın tarihte verdiği cevaplardır. IRK VE TARİH 4. Tarih bilgisi bize uygarlığın ortak bir ürün olduğunu ve neredeyse tüm halkların buna katkıda bulunduğunu öğretebilir. Bu bakımdan uygarlık herkesin ortak mirası ve borcudur (Antik Çağ’daki Mezopotamya, Anadolu, Mısır, Hint ve Helen dünyaları arasındaki etkileşim ve bu etkileşimin doğurduklarını hatırlayın). Ayrıca, uygarlığı yaratan bir halk değil, bir halkı yaratan uygarlıktır. Yani coğrafî, ekonomik ve siyasî koşular bir kültür yaratır ve bu kültür de bir insan tipi yaratır: “İngiliz, İngiliz uygarlığını, İngiliz uygarlığının onu yarattığı kadar çok yaratamaz.” Irksal önyargıların, genişletilmiş bir eğitimden başka çaresi yoktur. (Bir de tam bu noktada, tarihin şöyle bir seyir izlediğini söylemeliyiz: Güney, uygarlıkları yaratır, Kuzey ise onları fetheder, harap eder ve onlardan ödünç aldıklarını yayar. Örneğin Kuzey’den gelen halklar, Helen anakarası ve Anadolu’daki uygarlıklara böyle yaptı. Kuzeyli Cermenler de Roma dünyasına aynısını yaptı ve daha sonra Roma dünyasını, Coğrafî Keşifler yoluyla tüm dünyaya yaydılar. Belki Türk kabileleri ile Çin arasındaki ilişkiyi de bu şekilde ele alabiliriz. Adeta tarihin bir özeti.) KİŞİLİK VE TARİH 5. Toplumlar idealler üstüne değil, insanın doğası, yani içgüdüleri üstüne bina edilir. “İmkân ve araçlar değişir; güdüler ve amaçlar aynı kalır.” Her içgüdü de alışkanlıklar yaratır ve bunlara duygular eşlik eder. İnsanın içgüdülerini ikiye ayırabiliriz: Bireyi, aileyi, grubu veya türü koruyan içgüdüler ile bunun tersi sonuçlar doğuran içgüdüler. Yani çeşitli yöntemlerle (eğitim, taklit, vb.) toplumsal olarak yeni nesillere aktardığımız gelenek ve görenekler, aslında kendilerine duygular yüklediğimiz içgüdüsel alışkanlıklarımızdır. Düzenli biçimde ortaya çıkan sorunların çözümünde, bu alışkanlıklarımız işe yarar. Ancak sıradışı sorunlar baş gösterdiğinde, alışkanlıklarımızı bırakıp yenilik peşinde koşan insanlara rastlarız (Yenilik peşinde koşan bu insanlar marjinaller olarak görülebileceği gibi, bazen bir dâhi, bazen bir kahraman olarak da ortaya çıkabilirler.) Bu noktada, alışkanlıkları savunanlar ile yenilikleri savunanlar arasında bir çatışma doğacaktır. Alışkanlıkları savunanlar, bir yerden sonra yenilikçileri takip eder (Bu çatışma, azınlıklar arasında süren bir çatışmadır. Çoğunluk, bu çatışmanın ancak sahnesini oluşturur ve çoğunluk her zaman güce tapar). Ancak yenilikçilerin her yüz yeni fikrinden doksan dokuzu, muhtemelen değiştirmeyi önerdiği geleneksel yanıtlara göre daha değersiz olacaktır. Çünkü içgüdüsel alışkanlıklarımız, çok uzun süreli bir bilgeliğin imbiğinden geçmiştir. Örneğin sonsuz cinsel özgürlüğü savunan yenilikçi bir gencin, bir süre sonra toplumun kaybettikleri karşısında pişman olması veya pişman olamayacak kadar az yaşaması oldukça olasıdır. Hiç kimse kendi hayat süresi boyunca, içinde yetiştiği topluma yüzde yüz sırt çeviremez (Devrimlerin, tersine inkılâp etmesi bundan olsa gerek). Bu nedenle, değişimi destekleyen radikaller kadar, değişimi koruyan muhafazakârlar da değerlidir. Başka şekilde ifade edecek olursak, gençlerin yeni şeyler istemesi kadar, yaşlıların onları bundan vazgeçirmeye çalışması da iyidir. AHLAK VE TARİH 6. “Ahlak, bir toplumun üyelerini ve teşekküllerini kendi düzeni, güvenliği ve büyümesiyle tutarlı davranışlara teşvik eden kurallardır.” (“Teşvik eden” ifadesini, “mecbur eden” şeklinde de okuyabilirsiniz.) Ahlak yasaları değişkenlik gösterir, çünkü kendilerini çevresel ve tarihsel koşullara uyarlarlar. “Muhtemelen her ahlaksızlık bir zamanlar erdemdi; yani bireyin, ailenin veya grubun hayatta kalmasını sağlayan bir nitelikti.” Şöyle ki: İnsanlık tarihini avcılık, tarım ve sanayi olmak üzere üç evreye ayırırsak, ahlak anlayışımızın ve kurallarımızın da bu evrelere göre değiştiğini görürüz. Örneğin açgözlülük, avcılık evresinde bir erdemdi; yiyecek temin etmekte başarılı olmayı sağlıyordu. Tarım evresinde ise açgözlülük bir günah hâline geldi, çünkü herkesin ekip biçeceği alanlar belirli hâle gelmişti ve aksi, kargaşa demekti. Çocuk sahibi olmak, avcılık döneminde bir ayak bağı olabildiyse de, tarım döneminde bu, işgücü ihtiyacı sebebiyle bir değer oluşturdu. Sanayi evresinde ise, bu kez tarım evresinde ahlakî olarak görülen şeyler öyle görülmemeye başlandı. Örneğin tarım evresinde baba, aile içinde otoriteyi temsil ediyordu, sanayi evresinde buna duyulan ihtiyaç giderek azaldı (Kadınların iş hayatına girmeleri, vb.). Evlilik ertelendi, çocuklar yeniden ayak bağı hâline geldi. Örnekler çoğaltılabilir. Yani “İnsanın günahları, düşüşünün damgalarından ziyade yükselişinin kalıntıları olabilir.” Ahlakî çürüme uzun zaman alır. Ancak bugün yaşadığımız birtakım ahlakî sorunlar belki de bir çürüme değil de, tarım evresinden sanayi evresine geçişti (Kitabın yayınlanış tarihi: 1968). Diğer taraftan, şunun farkına varmak önemlidir: “Her çağda insan sahtekâr olmuştur ve hükümetler yolsuzluğa bulaşmıştır; muhtemelen genel olarak eskisinden daha az.” “İnsan, On Emir’e asla razı olmadı.” Yine de tarihte hayırseverlik de bolca vardır. Kimse bunu yazmıyor, yazılsa da belki sıkıcı bulunup okunmayacak; ama insanın iyiliklerini de gözardı etmemeli. DİN VE TARİH 7. Zamanla artan bir sekülerleşme karşısında etkisi azalan din kavramının, insanlar (umut, rehabilitasyon, vb. üzerinden) ve toplumlar (yasa, ahlak, savaşa teşvik, vb. üzerinden) için büyük bir öneme sahip olduğu malûm. Ancak bir Tanrı’nın varlığına dair tarihte bir kanıt yok. Dahası, evren nazarında İsa Mesih’in Cengiz Han’dan daha üstün olduğunu düşünmek bile saçma. “Doğa ve tarih, bizim iyi ve kötü kavramlarımızla hemfikir değil…” Yine de filozoflar, kilisenin yerini alamadılar. Çok fazla insan bir dine ve onun tanrısına yürekten inanmayı sürdürüyor. Ayrıca dinlerin, yeniden dirilme gibi bir alışkanlıkları da var. Örneğin Doğu dinleri, Helenler’in pagan inançlarından yükseldi. Buda’nın tanrısız bir din olarak kurduğu Budizm, bugün tanrıları ve azizleri olan, karmaşık bir teoloji. Katolik kilisesine düşman Fransız Devrimcileri bile, onun yerine kendi dinlerini kurmaya çalıştılar. Dinin etkisinin bir süre azalıp, ardından tekrar yükseldiği toplumlara dair pek çok örnek verilebilir. Koyu dindarlık (püritenlik) ve sekülerleşme (dindarlıkta gerileme), tarihte birbirlerini sırayla takip eden bir döngü içindeler. Genel olarak, yasaların ve devlet iktidarının zayıf olduğu dönemlerde dindarlık yükseliyor; iktidarın sağlam ve istikrarlı olduğu dönemlerde ise şüphecilik ve sekülerleşme… Önceki dönemin aşırılık ya da başarısızlıkları, sonraki dönemi hazırlıyor. Aynı şeyi başka sözlerle de ifade edebiliriz: Tarihte “Cennet” (dindarlık) yükseldikçe, “Ütopya” (ideolojik cennetler; sekülerleşme) düşer. Ya da tam tersi. Son olarak şu gözlem çok önemli: “Dinin yardımı olmadan ahlakî hayatı başarıyla sürdüren bir toplumun, zamanımızdan önce tarihte önemli bir örneği yok.” EKONOMİ VE TARİH 8. Ekonomi, evet, temeldir. “Yunanlar Çanakkale Boğazı’nın ticari kontrolünün peşinde koşmasalardı Agamemnon, Aşil ve Hektor’un varlığından haberdar olmazdık.” Ekonomik sistemlerin yürümesi de belli bir kâr güdüsünün varlığını gerektirir. Yine de ekonomi, her şey demek değildir ve her şeyin tek açıklayıcısı da değildir. Örneğin savaşları çıkaran ve yönlendiren ekonomik çıkarlar olabilir; ancak savaşlarda büyük ölçüde belirleyici olan, liderlerin tutumları, kitlelerin tutkuları, ideolojileri, maneviyatları ve benzerleridir. Hatta bu sonuncular, esas neden de olabilirler. İnsanların yetenekleri birbirinden farklıdır ve bir toplumda en önemli yetenekler az sayıda insanda toplanmıştır (Bkz. 3. madde). Bu, kaçınılmaz olarak, ekonomik zenginliğin de az sayıda insanda toplanması sonucunu doğurur. Ancak bu zenginlikten daha geniş kesimlerin yararlanamaması, bir noktadan sonra büyük toplumsal rahatsızlıklara yol açar. Bu nedenle, şiddetli ya da barışçıl bir biçimde, zenginliğin kısmen yeniden dağıtılması ve sistemin bir miktar rahatlatılması gerekir. Tarih, bu iki yönlü ve devamlı salınımı gösteren sayısız örnekle doludur: Zenginlik tepedeki insanlar elinde yoğunlaşır ve ardından zenginliğin kısmî yeniden dağıtımı gelir. Sonra tekrar ve tekrar… SOSYALİZM VE TARİH 9. Devlet, tarih boyunca her zaman ekonomide etkin bir rol oynadı: Vergi topladı, toprağı kamulaştırdı, fiyatları belirledi, yoksulları korudu, vb… Buna karşılık, devletin böyle işlerle uğraşmamasını ve ekonomiyi kendilerine bırakmasını isteyen, vergilerden şikayetçi varlıklılar sınıfı da her zaman mevcuttu. Çok basitleştirmek pahasına, eğer devletin aldığı sözü edilen önlemlerin ağırlığını koyduğu sistemi “komünizm” olarak, varlıklı sınıfın ağırlığını koyduğu sistemi de “kapitalizm” olarak tanımlarsak, tarihte bu iki yön arasında (komünizm ile kapitalizm arasında) devamlı bir salınım bulunmaktadır. Yazarlara göre, Sümerler’den itibaren bu tür bir düzenli salınım hareketine şahit oluyoruz. Devletin ekonomiye müdahalesi zararlı sonuçlar meydana getirdiğinde kapitalistlerin (liberallerin) borusu ötmeye başlıyor, kapitalistlerin uygulamaları zararlı sonuçlar meydana getirdiğinde ise komünistlerin fikirleri daha ön plana çıkıyor. Şu hususa dikkat etmek gerek: Tarih sarkacının, SSCB’nin, ÇKP’nin ve Marx’ın temsil ettikleri “komünizm”e doğru salınımı, bu yönde meydana geldiğine şahit olduğumuz en son salınımdı (Kitabın 1968’de yazıldığını tekrar hatırlayalım). Oysa önceki çağlarda da, kapitalistlerin ağırlıklarını koydukları zamanlardan sonra sıranın kendisine geldiği “komünizm” zamanları vardı. Bu sözüm ona “komünizm” evreleri 20. Yüzyıldakilerden (SSCB, ÇKP, vb.) farklı şekillerde ortaya çıktı; bazen kral fermanlarıyla, bazen din kisvesinde, bazen köy komünleri veya ütopyalar biçiminde… (Bu maddeyi, 8. madde ile birlikte ele almak gerek.) DEVLET VE TARİH 10. İyilik ve kötülükleriyle monarşi, bu zamana kadar var olmuş en uzun ve yaygın yönetim biçimidir. Demokrasi ise henüz çok yeni olup, onda da gücün merkezde toplanması eğilimi bir gerçektir. Zaten yönetim şekilleri ne olursa olsun, devletler bir azınlık tarafından yönetilirler. “Çoğunluğun yönetmesi doğal değildir.” Çünkü yetenek, zenginlik gibi, azınlıkta yoğunlaşır (Bkz. 3. madde) ve azınlık, çoğunluğun tersine, kolayca örgütlenebilir. Bunların yanısıra, insanlar arasındaki doğal eşitsizlikler ve ortak içgüdüler nedeniyle de, iktidardaki azınlığı deviren veya onu avantajlarını daha geniş kesimlerle paylaşmaya zorlayan her devrim, sonunda kendi “aristokrat” ve ayrıcalıklı azınlığını yaratır (Bu zorlu çatışmanın ve burada belirtilen sonuçlarının tarihteki benzer örnekleri sayılamayacak kadar çoktur). Netice olarak “Tek gerçek devrim zihnin aydınlanmasında ve karakterin gelişmesindedir, tek gerçek kurtuluş bireyseldir ve biricik gerçek devrimciler filozoflar ve azizlerdir.” Peki tarih, devrimleri haklı çıkarır mı? Pek değil. Bir kere, önceki cümlelerde değinildiği üzere (ayrıca bkz. 5. madde), demokratik (yani azınlık karşıtı) devrimler çoğu zaman, yıktıklarını geri getiriyorlar. Sonra, geçmişten keskin bir kopuş, o geçmiş hiç de güllük gülistanlık olmasa bile, sağlıksız bir toplum yaratıyor (“Bireyin akıl sağlığının da geleneklerin sürekliliğinde yatması gibi, bir grubun akıl sağlığı da geleneklerinin sürekliliğinde yatmaktadır; her iki durumda da zincirdeki bir kırılma, 1792 Paris’indeki Eylül Katliamı’nda olduğu gibi, nörotik bir tepkiye neden olur.”) (“Aristokrasi yalnızca bir devlet adamı yetiştirme yuvası değil, aynı zamanda kültür, görgü, standartlar ve zevklerin muhafaza edildiği bir depo ve aktarıldığı bir araçtır ve bunlarla geçici sosyal heveslere, sanatsal çılgınlıklara veya ahlak yasalarındaki hızlı nörotik değişikliklere karşı dengeleyici bir engel görevi görür. Fransız Devrimi’nden bu yana ahlak, görgü, üslup ve sanatın ne hâle geldiğine bakın.”). Tarihte birçok demokratik gelişme, çoğu zaman (her zaman değil) onları hazırlayan devrimler olmadan da meydana gelirdi; ekonomik zorunluluklar o gelişmeleri zaten tedricen doğururdu. Her şeyin ötesinde, “Tüm olumsuzlukları çıkarıldıktan sonra, demokrasi diğer herhangi bir hükümet biçiminden daha az zarar ve daha fazla fayda sağlamıştır. İnsan varoluşuna tuzaklarından ve kusurlarından daha ağır basan bir lezzet ve yoldaşlık verdi. Düşünceye, bilime ve girişime, operasyonları ve büyümeleri için gerekli olan özgürlüğü verdi.” SAVAŞ VE TARİH 11. “Polemos pater panton” dedi Heraklitos. Yani “savaş ya da rekabet, her şeyin babasıdır.” “Barış, yalnızca kabul edilmiş üstünlük veya eşit güçle korunabilen istikrarsız bir dengedir.” İşte bu yüzden savaşlar hep vardı ve hep var olacaktır. Savaşın şart ve yöntemleri değişir, varlığı ve gerçekliği ise asla (“On yedinci ve on sekizinci yüzyıllarda savaş, halkların değil, aristokrasilerin rekabetiydi. Yirminci yüzyılda iletişimin, ulaşımın, silahların ve beyin yıkama araçlarının gelişimi, savaşı, askerlerin yanı sıra sivilleri de içeren ve zaferi mülkün ve canın toptan imhası yoluyla kazanan halkların mücadelesi haline getirdi.”) (“Kendini korumak söz konusu olduğunda On Emir sessiz kalmaktadır.”) “Savaşın nedenleri, bireyler arasındaki rekabetin nedenleriyle aynıdır.” Zaten devletler, insanlarla aynı içgüdülere sahiptirler (Bkz. 3. madde). Üstelik bu hususta insanlardaki limit, devletlerde yoktur. Ancak, her ne olursa olsun, barış için mücadele etmekten hiç yılmamalıyız. BÜYÜME VE ÇÜRÜME 12. Tarih, evet, tekerrürden ibarettir. Ancak bu tekrar, yalnızca ana hatlarıyla meydana gelir. Yoksa, geleceğin geçmişi tekrarlayacağına dair hiçbir kesinlik yoktur. Yine de geçmişte şahit olunan pek çok gelişmenin, gelecekte de insanlığın karşısına çıkacağını pekâlâ bekleyebiliriz. Birçok ünlü düşünür, tarihte birbirini az çok düzenli bir şekilde takip eden “yükseliş” (ya da “büyüme”) ve “düşüş” (ya da “çürüme”) dönemlerinin varlığı hakkında fikirler öne sürmüştür (Örn. Henri de Saint-Simon, Oswald Spengler. Hatta Nietzsche.). Saint-Simon ve Spengler gibi düşünürler, kendi sözcüklerine başvurarak, tarihteki “büyüme” dönemlerini, çok çeşitli sorunlar, yenilikler, zorluklar ve meydan okumalar (yağışların yetersizliğinden sınıf savaşlarına kadar uzanır) karşısında uygarlığın etkili çözümler geliştirebildiği, kendini tüketmeden tatmin edici cevaplar üretebildiği dönemler olarak tanımlarlar (bilimde, sanatta, felsefede, teolojide, ahlâkta, toplumda, vb.). Onlara göre “çürüme” dönemleri ise, bu tür çözümlerin geliştirilemediği, tatmin edici cevaplar üretilemediği dönemlerdir (Tahmin edilebileceği gibi, sapkın sanat akımları, yoz tutumlar, huzursuz aileler ve benzerleri çürüme dönemlerinde belirginleşir). Peki büyüme dönemlerinin kaynakları nelerdir? Akıllı, zihni berrak, irade kuvvetine sahip, yaratıcı bireylerdir (“Yaratıcı bir bireyi neyin yarattığını sorarsak, tarihten psikoloji ve biyolojiye, çevrenin etkisine ve kromozomların kumarına ve sırrına kadar gideriz.”). (Yine de tarihte başka bir insan grubunu fethedip onları çalışmaları için zorla örgütleyen muzaffer fatihlerin çabalarının ve önlemlerinin, uygarlığın büyümesindeki payını da unutmamalı. Toplumlar, Rousseau’nun söylediğinin tersine, asla bir “sözleşme” ile kurulmamışlardır). Peki çürümenin kaynakları nelerdir? Bu kaynakları birtakım içsel güçlerin tükenmesi veya yaşam süresinin dolması gibi gizemli yerlerde aramak, ancak geçici açıklamalar sağlayabilir. Bütün, onu oluşturan parçaların toplamından daha fazlasını ifade edebilirse de, toplumların bireylerden meydana geldiğini göz ardı etmemeli. Çürüme dönemlerinin kaynağı, en temelde, çok çeşitli nedenlerle zuhur eden değişimin zorluklarını karşılayamayan siyasî veya düşünsel liderlerdir. Son olarak, büyüme dönemini geride bırakıp çürüme dönemini de tamamlayan bir uygarlık tamamen ölür mü? Pek değil. Örneğin Antik Yunan uygarlığı şu anda gerçekten ölü değildir. Antik Yunan uygarlığının “çerçevesi gitmiş ve yaşam alanı değişip yayılmıştır.” “Homeros’un şu anda yaşadığı zaman ve ülkesinden daha fazla okuyucusu var. Yunan şairleri ve filozofları her kütüphanede ve üniversitededir.” Platon, günümüzde sayısız uzman tarafından incelenmektedir. Doğaldır ki, uluslar da, uygarlıklar da ölebilir. Ancak onların iyi hatıra ve faydalı araçlarını taşıyanlar, gider ve başka bir yerde yuva kurarlar; bu sayede güçlüklerin üstesinden gelirler. “Roma, Yunan uygarlığını içine aldı ve Batı Avrupa’ya taşıdı; Amerika, Avrupa uygarlığından yararlandı ve daha önce benzeri olmayan bir aktarım tekniğiyle onu devretmeye hazırlanıyor.” “Yaşamın üremeyle ölümün önüne geçmesi gibi, yaşlanmakta olan bir kültür de mirasını yılların ve denizlerin ötesindeki mirasçılarına devreder. Bu satırlar yazılırken bile, ticaret ve matbaa, teller ve dalgalar ve havanın görünmeyen Merkürileri, ulusları ve uygarlıkları birbirine bağlar ve her birinin insanlık mirasına katmış olduklarını muhafaza eder.” İLERLEME GERÇEK Mİ? 13. Tarih yolunda, insanlık olarak ilerleme kaydettiğimiz doğru mu? Teknolojide ilerlediğimizi söylüyoruz, ancak onun sayesinde öldürebildiğimiz insanların sayısını da çoğalttık. Bunun adına ilerleme denebilir mi? Dinî kısıtlamalardan kurtulduk diye seviniyoruz, ancak bununla gelen ahlakî yozlaşmayı gideremedik. Bunun adına ilerleme denebilir mi? Peki ya edebiyatta veya resimde, bugün, geçmişte olduğundan daha ileride bulunduğumuz söylenebilir mi? Hiç zannetmem. O hâlde hiç ilerlemedik mi? Bu sorunun cevabı, ilerlemeyi nasıl tanımladığımıza göre değişir. Eğer onu, çevre üzerindeki kontrolümüzün artması şeklinde tanımlarsak, tarihte ilerlediğimiz elbette bir gerçektir. Özellikle sorulması gereken soru, çağımızın, ortalama bir insanın yaşam koşullarını kontrol etme yeteneğini artırıp artırmadığıdır. Soruyu bu şekilde sorduğumuzda da, tarihte ilerleme kaydettiğimiz bir gerçektir. Yiyecek kıtlığına karşı başarılı mücadelemiz, temel eğitimi evrenselleştirmemiz, birtakım insanî hukuk kurallarını sorgulamaz hâle gelmemiz, vb. az şeyler mi? Bu açılardan, geçmişteki insanlardan daha ileri ve şanslıyız. Üstelik (Bkz. 12. madde) bugünkü bizleri şanslı kılan bir başka husus da, örneğin, Antik Yunan’ın tüm tarihinin bilgisine sahip oluşumuzdur. Söz gelişi Perikles, Antik Yunan’ın kendisinden sonra gelen en parlak dönemlerini bilmiyordu. Veya İtalyan Rönesansı’nın dâhilerinden Leonardo da Vinci’den de, adı geçen dönemin sonuçlarını bilmek itibariyle daha şanslı sayılırız. Kısacası, bizlerin devraldığı mirasın, geçmişteki insanların devraldığından daha yüksek bir seviyede olduğunu iddia edebiliriz. O hâlde, ilerlediğimiz konusunda fazla karamsarlık duymamalıyız.
Tarihten Alınacak DerslerWill Durant · Epsilon Yayınevi · 202290 okunma
··
634 Gösterim
Yorumlar
Lütfen giriş yapınız.