Bir Delinin Anı Defteri, şu ana kadar okuduğum tüm kitaplar içerisindeki en beğendiğim öykü diyebilirim.
İlk defa bir öykünün içine bu kadar hızlı daldığımı hissettim. Geçmiş-gelecek, hayal-gerçek birbirine karışırken, deliliğe adım adim giden kahramanımızla aynı hızda dünyadan uzaklaşıyorsunuz..
Aynı Ravel'in Bolero'sunu dinler gibi şiddeti artan bir yoğunluk hissediliyor. En başlarda uzaklardan yaklaşmakta olan uygun adım
yürüyen bir ordunun ayak sesi her saniye daha da güçlenir ve en sonunda binlerce kişi ve bandonun oluşturduğu bir ses
denizinde kalırsınız.
Kahramanımız Poprişçin'in
düşüncelerinde de her saniye artan bir deliliğin ayak seslerini duyabilirsiniz.
Poprişçin gibi, Gogol’ün de ömrünün son döneminde akıl sağlığını yitirip, soğuk su tedavilerine maruz kalarak bu dünyadan göçmüş olması bu öyküyü hafızalara kazır.
Diğer öyküler de ilgi çekici olmasına rağmen özellikle bu öykü üzerinde durarak gereksiz detaylarla dolu uzun ve baydırıcı bir inceleme yazmak istiyorum.
Orijinalini Gogol'ün diliyle anlamaya çalışarak, gereksiz ayrıntıları uzun
olsa da eklemek istiyorum: Kahramanımızın aldığı notlardaki tarihler "3 Ekim",
"4 Ekim" ile başlarken, her yeni tarih eskisinden daha uçuk kaçık bir hale dönüşüyor. Gogol, Rusçanın el verdiği tüm olasılıkları ustaca kullanarak girdiği her yeni tarihi, -kahramanımızın deliliği ile doğru orantılı olarak- daha da karmaşıklaştırmış.
Orijinalini kontrol ettiğimde
tarihlerin tam anlamiyla tercümeye aktarılamadığını fark ettim. Kahramanımızın artık kendini tamamen kaybettiği son notu yazdığı tarih kitapta
"Şubat 34, yıl 349" olarak görülüyor.
Ancak orijinalini tam tercüme etmeye çalışırsanız:
"Gü34nü Ay Ynınlı tadn§ 349"
gibi bir sey oluyor. (El yazısında Şubat baş aşağı ve ters doğrultuda yazılmış. burada Ay Turkçe de iki harfli oldugundan tek anlamlı söz oluyor. Rusça da 5 harfli ve baş ve sonunu kullanmis (Ms), İngilizce olsa
Mh (Month) olurdu.
Gogol'un bu öyküyü 1834'de yazdığı düşünülürse;
Günlüğe 3,4 Ekim ile baslayip son tarihi 34 Şubat 349 ile bitirmesi yılı kaydetmek istemesi olarak görülebilir. (Hakeza 3,4 Ekim'den sonra birden 6, 8 Kasım’a zıplaması da)
Porişçin karakteri üzerinden , sıradanlığı kabul edemeyen, dünyada özel
bir yeri olduğuna inanan benliğinin rüzgârındaki insanoğlu bu kadar da etkili anlatılabilir.
İnsan ruhunu anlatma ustalığı yanında tam da 1833 sonlarına doğru VII. Ferdinand'ın ölümüyle İspanya’nın kralsız kalması
üzerine, (Mecburiyetten 3 yaşındaki kızı kraliyet varisi kabul edilmiştir) kahramanımızı bir anda VIII.Ferdinand olarak kayıp kral varisi gibi ortaya çıkarması Gogol'a hayranlık uyandırır.
Öykünün son cümlesine ayrı bir paragraf ayırmak gerekir. Ruslar için de anlaşılması güç bir cümledir.
Gogol'ün burada tam olarak neyi vurgulamak istediğine dair farkli yorumlar mevcut ve gariptir ki Gogol aslında Türkçe kökenli kelimeler kullanmıştır ama Rusça'dan Türkçe'ye biraz farklı çevrilmiş:
"Cezayir beyinin tam burnunun altında koca bir beni olduğunu biliyor muydunuz?"
Bazı edisyonlarda bu kısmın olmadığı da söyleniyor ki orijinalindeki son cümle olduğundan buna benzer bir cümle yoksa eksik çeviridir.
Bu cümle bazı yerlerde,
"Şey... Haberiniz var mı? Cezayir beyinin burnunun altında kocaman bir ben varmış!.." olarak da kullanılıyor.
Tercümede "ben" olarak geçen kelimenin aslı
"Şişka". Rusçaya, Türkçeden geçen kelimelerden ve ilk bakışta hissettirdiği gibi vücutta ve özellikle yüz bölgesinde oluşan şişlikler için kullanılıyor. Yazar, "ben" ‘den bahsetmiyor burnun altındaki bir şişlikten bahsediyor.
İkinci kelime Rusça "dey", Türkçe'ye "bey" olarak çevriliyor. Kolay anlaşılması için belki doğru tercih olmasina rağmen Gogol bu öyküyü yazdığından beri Ruslar hiç görmedikleri "Dey" kelimesi yerine daha yakından bildikleri "bey" yazmıyorlar, eserin orijinalindeki kelimeyi bu eserde görüp öğreniyorlar . Kelime aslında Türkçe "Dayı'" kelimesinin diğer dillere geçmiş hali (İngilizcede de "Dey" olarak geçiyor).
Osmanlı’da Cezayir eyaleti yöneticilerine "Dayı'" deniyor. Cezayir Beyi değil o dönem herkes Cezayir Dayısı diyor. 1671'den, 1830’daki son Cezayir Dayısı Hüseyin Paşa'ya kadar bu ünvan kullanılmış. Eserin yazılmasından birkaç yıl önce, 1830'da Fransızlar Cezayir'i tamamen ele geçiriyor.
Orijinalin hakkını vererek tercüme edersek:
"Cezayir Dayısının burnunun tam altında kocaman bir şişlik olduğunu biliyor muydunuz?"
gibi bir cümle kullanmak gerekir.
Burada anlatılmak istenenin, 1828'de yazilan "The Lustful Turk" ün baş kahramanı Cezayir Dayısı Ali'nin maceralarına erotik bir atıf olduğunu düşünenler olsa da, çoğunluğun düşüncesine göre konu Fransa ve Napolyon ile ilgili. Bilindiği gibi Napolyon'un 1812 Rusya seferi -bir dönem Moskova’yı ele geçirmesine rağmen- bozgunla sona
eriyor. Napolyon Bonapart, bu seferle ilgili olarak Ruslarca alaya alınırken, karikatürlerde Rusya soğuğundan burnunda ve burnunun etrafinda şişlikler oluşmuş şekilde çiziliyor. Çizimlerde kendi ağzından
da:
"Evet, Rusya seferinden yalın ayak, başı kabak döndüm ama en azından artık daha büyük bir burnum var" diye konuşturuluyor. Napolyon'un şişik burnu, Rusya seferi ile ilişkilendiriliyor.
1830'dan sonra Fransa’nın Cezayir'i alması ile Fransa kralı bir bakıma Cezayir Dayısı da olur. Napolyon artık ölmüş olsa da Poprişçin'in zihni geçmişle-bugünü allak bullak ettiğinden, Napolyon’u Cezayir dayısı yaparak böyle bir cümle kullanır.
Siz de,
«Cezayir Dayısının burnunun tam altında kocaman bir şişlik olduğunu biliyor muydunuz?»