·240 syf.····Okunma: 31 Mart 2025 01:33 Şununla başlayayım, çok uzun bir inceleme olacak çünkü içimdeki yaranın büyük olduğu bir konu, ve kimseyi kandırmayalım bu durum çoğumuz için böyle.
Bölüm 1: Yeni Bir Farkındalık; Sıkılmak
Bahsedeceğim esere dair spoiler vermeden kısa bir konuya değineceğim. Cesur Yeni Dünya'da Bernard adında bir karakter var. Doğal olanı, olması gerekeni içten içe bilen ve bu yüzden toplumdakilerle ters düştüğü için diğerleri tarafından dışlanan bir karakter kendisi. Tecrübelerime dayanarak; farkındalık kazanmanın kişiye verdiği haz, herhangi bir hayvani hazla kıyaslanamayacak seviyede oluyor. Kişi bir konuda farkındalık kazandıkça kendini Bernard gibi hissediyor. Kendi eski haline ve çevresine baktığında onlar için göğsünde bir hüzün duygusu hissediyor. Bazen de bunu "Onlara da bunu bildirmeliyim!" motivasyonu takip ediyor. Bu benim farkındalığı ölçme metodum. Bu kitap boyunca bu hislerin ikisini de doruklarda hissettim. Bu yazıyı okumanızın sebebi de işte bu hisler.
Uyumadan hemen önce, tek başına sessiz bir yürüyüşte veya kitap okurken düşüncelere daldığımız o özel, sadece kendi sesimize kulak verdiğimiz o anları arttırdığımızda bir şeylerin yolunda olmadığını daha çabuk idrak ediyoruz. O anlarla beraber düşüncelerimiz olgunlaşıyor, ve o günden sonra eylemlerimiz daha içten ve samimi oluyor. Ve ben bunu yapabilen insanlara hayran kalıyorum.
"İnsanlığın tüm sorunları, insanın bir odada sessizce tek başına oturamamasından kaynaklanıyor."
Sıkılmak neye benziyor biliyor musunuz? Garip bir benzetme olacak; Fırtına öncesi sessizlik gibi.
Biz o sessizliğin, sıkıldığımız her anın rahatsız edici olduğunu düşünüp bozmak için elimizden geleni yapıyoruz. Elimiz telefona gidiyor, Twitter'a bir göz atıyoruz, Instagram'da storylere bakıyoruz veya Pinterest'te yeni pinler bizi bekliyor. Kendi fikirlerimizi toparlamaya kesinlikle izin vermiyoruz. Bunun bir ihtiyaç olduğunu bile bilmiyoruz. Birileri bize çiçeklerin, fırtınayla gelen yağmur sayesinde geliştiğini unutturdu. Bunu hatırlamamamız için milyar dolarlar harcadı. Öyle ki, sıkılmanın kötü bir şey olduğu kime sorsanız 1+1=2 gibi net bir gerçek. Toplumumuzda dile getirilmemiş ama uygulanan bir kural var sanki: Bizler o kadar mükemmel insanlarız ki sıkılmamalıyız(!) Onun yerine mükemmel varoluşumuzla boş içerikler tüketip, birilerinin gönderilerini beğenip beynimizi zehirlemeliyiz. Gerçek şu ki, o 'boş' dediğimiz zamanlarda dümdüz duvara baksak size yemin ederim daha iyi. Yemin ederim. Ve bunu da aynen yaptım. Duvara baktım ve ne fark ettim biliyor musunuz? Birazcık sabredince, sıkılmanın sürmesine azıcık izin verince kendi içimde çözümleyemediğim şeyler üstüne derinlemesine düşünebilecek zamanı bulmuş oldum. Meğer çözüme kavuşmayan, ertelediğim ne çok şey varmış... Açıkçası bu keşfi yapmak her insanın hakkı. Daha sonra sakin sakin huzurlu bir hayatın hayalini kurdum. Fark ettim ki beynimin içi devasa bir arşiv gibiydi. İhtiyacım olan bilgilerin hepsi var; hayal kurmak için de plan yapmak için de.
Fakat hiçbiri işlenmemiş. Düzinelerce dosyaya kapatılıp tozlu rafların arasında bırakılmış bilgi yığınları misali. Bu sıkıcılık katmanından sonra gelen aydınlanma şuna da benziyor. Kitap okurken bir yerden sonra uykum geliyor. Kelimeler sağa sola kaysa da okumaya devam etmek, uyumaya direnmek pes etmeyip kitap okumaya devam etmek bir yerden sonra tüm uykumu açıyor, sıfır uyku hissiyle kitabı sayfalarca okuyabilir oluyorum. Bizler sıkılmanın erdemi toplumca kötülenmiş bir ortamın içinde sıkılma sonrası gelecek olan mutluluğu kovalayan insanlarız. İşte size o mutluluğun anahtarını sunuyorum: sıkılmaktan sıkılmayın.
Bölüm 2: Sosyal mi Medya?
En başa dönelim. Facebook'ta ilk hesap açtığımız günlere. Arkadaşlarımızla ortak sanal bir platformda buluşarak birbirimizi Arkadaş olarak eklediğimizde tuhaf bir heyecan kaplayan o zamanlar. Çevrimiçi olanlara anlık mesaj atabilme heyacanı, gel şu saatte fifa atalım, burada buluşalım diye yapılan planlar. Süreç biz farkına varamadan kendimizi pazarladığımız, özel hayatımızı marifetmiş gibi paylaştığımız ve tüm bunlar için "beğeni" bekleyip ağzımızdan salyalar akıttığımız bir yere döndü. Yine de çoğumuz için bu en kötüsü değildi. En kötüsü birazcık dinlenme maksadıyla içerik üstüne içerik tüketip zombiye dönüşmemiz... de değildi. En kötüsü firmaların, çevremizdekilerle olan iletişimimizi "beğeni" butonuna indirgemesi, mesajlaşmanın gerçek olan yüzyüze sohbetin yerini alması veya eline oyuncak tutuşturulmuş çocuktan hallice canlılar olmamız için milyarlarca dolar harcaması... da değildi. En kötüsü neydi biliyor musunuz? Bizler tüm bunları öylesine kabullendik ki Bernard gibileri dışlarken göğsümüz dik, kendimizden emin bir hale büründük. "Senin nasıl olur da Instagram'ın yok? Linkedin hesabın olmadan nasıl bir kariyer inşa edeceksin?" Çoğumuz Instagram'ı birileriyle sosyalleşmek için kullanmıyoruz bile. Sahi sosyalleşmek neydi? Sosyalleşmek yıllar içinde anlamını nasıl değiştirdi onu bile fark edemedik. İrtibat kurmak sosyalleşmek sayıldı. Bir keresinde uzun zaman sonra yan yana geldiğim bir arkadaşım seni arayıp seninle öyle konuşasım var demişti. İletişimlerimiz mahvoldu. Bunu üst nesiller daha iyi fark edebiliyor. Dün bayramın ilk günüydü mesela ve ben kitabı bitirmeye çok yakındım. Kendime bir challange koydum. Biri aramadıkça telefona bakmayacaktım. 8 kişiydik, 5i 40 yaş üstü ben dahil 3 kişi de 40 altıydık. Yaşlara göre kimlerin telefon bağımlılığına daha yatkın olduğu az çok belli olmuştur :) Dün akşam ben dahil 6 kişi asla telefona bakmadı, buna ihtiyaç dahi duymadı. Sohbetin 7 saniye duraksadığı zamanlarda (hatta sohbet esnasında bile çoğu zaman) diğer 2 kişi hemen telefonlarına yapıştı ve o zaman kafamda 2 kelime parladı. Bağımlılık ve sıkılmak. Odağımı diğer 5 kişiye çektim. Sabrı, konuşmanın 7 saniyelik durağanlığından bile keyif alıp hafif tebessümleri gördüm. Bu doğallığı hiçbir postta bulamazsınız. İstediği kadar köy hayatıymış, doğal ortammış falan anlatsın... Acil bir durum olmadığı sürece telefona bakmamak, iletişime ve karşındaki insanlara olan saygıyı ölçen ince bir davranıştır. Başlarda çok zorlansam da telefon bağımlısı olan ben bile 2 saat boyunca sohbetin nasıl geçtiğini anlamadım. Çok keyifliydi. Çok çok keyifli bir sohbetti, her ne kadar yarım saat boyunca filancanın akrabalarından bahsedilse de bu derinliğe ihtiyacım vardı. Şimdi bizim kullandığımız şekliyle gerçekten bu mu Sosyal Medya?
Bölüm 3: Beğeni Butonu
Kitapta Facebook'un beğeni butonu icadından bahsediyor. Bizim üzerindeki etkisinden de tabiki. Kitapta konuyu oldukça keyifli bir biçimde açıklıyor. Ancak ben didaktik olmadan yaşanmış bir hikayeden bahsedicem. Babam Facebook'ta gördüğü her şeye "Hadi seni de kırmayayım, al bakalım sana da, sana da atayım, katılmıyom ama al sen de" diye diye her şeye beğeni atardı. Gerçek hayatta da bonkör bir insandı. Garip olan şu ki o "beğeni"lere gereğinden fazla anlam yüklüyoruz. Onaylandığımızı hissediyoruz fakat babamın çoğunlukla o gönderiyi kimin paylaştığına bile bakmadan beğenileri saçtığını biliyorum. Bedava nasıl olsa değil mi? Ve kişi zamanını da önemsemiyorsa bunun tek karşılığı attığın bir fotoğrafa 200+ beğeni almak oluyor. Başka hiçbir şey değil. Nereden mi biliyorum? Babam vefat etti ve saatlerce yaptığı beğeni mesaisinin tek karşılığı Facebook duvarında, dijital bir şekilde orada duruyor. Ne kadar saçma değil mi?
Biriyle olan iletişimimiz bir tuşa basınca 2 taraf için de sorunsuzca çözülüyor gibi gözükmesi üstüne biraz düşününce hile gibi. Kopmuyorsun ama bağlanmıyorsun da. İçten içe hissediyorum ki insanlar bununla tatmin olmuyor. Çünkü beyin yapımız buna uygun gelişmedi. Dileyen pek tabi bundan keyif almakta özgür. Fakat bu durum artık bana çok yapay ve bu yapaylık da tiksinç geliyor. Bana, fikrime verdiğin değeri bu şekilde ölçemem dostum. En kötü bir mesaj yaz, en kötü. Arkadaşımsan benimle fikrim üstüne konuş. Katılmasan bile bir alo de ve hiç değilse 5 dakika sesini duymuş olayım. Gerçekten arkadaşımsan benimle buluşmak için zaman ayır ve gerçek bir iletişim kuralım. Arkadaşlar kullanacağım kelime yüzünden özür dilerim ama bu şekilde düşünüyorum. Bizler sosyal olarak özürlü olma yolunda emin adımlarla ilerliyoruz. İletişim konusunu zaten uzun uzadıya anlattım, yalnızlığı bile tadınca yaşayamıyoruz. Belki gerçekten hiçbir kimse beni sevmiyor, arkadaş olmak istemiyor ama bu durumda bile paylaştığımız bir gönderiye gelen beğenilerden sahte bir tatmin alıyoruz. Size bir itirafta bulunacağım. Yüz yüze gelmeye tahammül edemediğim bir arkadaşım var ve ben utanmadan onun bazı gönderilerini beğendim. Beni yuhalayın, ayıplayın, karaktersizsin diyin fakat ben tek kişi olmadığımın farkındayım, sadece dürüstüm. Kendimi de aklama niyetinde değilim, evet yaptığım şey düpedüz sahtekarlık. Keşke bari o tuşa basarken dürüst olsaydım. Oof of, çıkıp 1 kişinin yüzümüze sen şu sebeple sevilmiyorsun demediği için dışlanmış da hissetmiyoruz. Büyük bir yapaylık havuzunun içinde çırpınıp duruyoruz.
Bölüm 4: Kitap İncelemesi
Kitabı alın okuyun. Ah şöyle tek cümleyle incelemeyi bitirip gitmek vardı ama kelimelerim bitmiyor. Benim yaşadıklarımı düşük veya yüksek dozda yaşayan herkesin okuması gereken bir kitap kesinlikle. Bu konuda videolar da izlemiş biri olarak konu ne olursa olsun her zaman kitabın yerinin ayrı olduğunu düşünürüm. Videolarda, bahsettiğim o sessizliğin içinde kitaplardaki cümle arasındaki düşünme sekansını yaşayamıyoruz çünkü. Düşüncelerimizi işlemek ve eyleme dökmek için kendimize fırsat tanımadan tak tak bilgiyi alıyoruz.
Kitapta telefonu kendi ideallerimiz ve amaçlarımızla entegre kullanmanın yollarını ve şirketlerin bizi sosyal medya mecralarında tutmak için nasıl manipüle ettiğini görüyoruz. Bu kısımlar canınızı epey sıkabilir, varsın sıksın. Onların gözünde beyni manipüle edilmesi gereken bir ürün gibi değerlendirildiğimiz gerçeğini öğrenmek, bu gerçeği fark etmeden kullanılmaktan kat be kat iyidir.
Değinmediğim nice konu var. Aslında konular birbiriyle iç içe ve sosyal medya olarak kurulan bu olağanüstü düzene uzaktan bakıp tasarlanan sistemin büyüklüğünü düşününce bilmem siz ne düşünürsünüz ama ben insanların kötülüğünü isteyen dehşet zeki bir teknolojik harika görüyorum. Yahu 5 saat konuşsam susmayacağım ama şimdi içim idare edebileceğim kadar rahatladı. O halde toparlayayım :)
Bu girdaptan çıkmak için Dijital Minimalizm çok iyi bir araç. Bir de bizim bu bilgilere açık olmamız gerek tabi ki. Hatta bize gelen her bilginin ön koşulu bu. Sözümü en sevdiğim filmden bir alıntıyla bitireyim:
"Just close your eyes and keep your mind wide open."
"Sadece gözlerini kapat ve zihnini olabildiğince açık tut."
Okuduğunuz için teşekkür ederim. İyi okumalar...