Yeniçeri ocağında bölük komutanı olan Arif Ağa gittiği bir seferden esir aldığı Rus asıllı Petru’yu ,Sabit isimli oğlunun doğum haberini almasını işaret kabul ederek evine getirir.Petru yıllar içerisinde tamamen kendi isteği ile hem “devşirilerek” müslümanlığı seçer ve Sarı Abdullah alır hem de Arif ağa’nın kızı ile evlenerek aileye katılır ve çok sevilir.Kitabın büyük kısmını Sarı Ağa’nın anlatımı ile dinliyoruz.
Bu kalabalık yeniçeri ailesinin günlük yaşamlarına,hayat tarzlarına,Bektaşi geleneğinin ve dervişlerinin yeniçeri ocağı ve yeniçeri aileleri arasındaki yansımasına tanık olurken ;bir yandan da III.Selim ‘in iktidarına denk gelen zamanlarda yeniçeri ocağının yozlaşmaya başlamasına; II.Mahmud’un (iki padişah arasında IV.mustafa var ama sadece 1 yıl iktidarda olduğu için onu pek sallamıyoruz şuan) yüzünü iyice Bektaşi geleneğini kötüleyen ulemaya dönerek ve bence yeniçeri korkusu ile alternatif ordu arayışları ile Nizam-ı Cedid’i ilan etmesi ile çarşı iyice karışıyor.Ve bu karışıklığın sonu büyük bir kıyımla biten Vaka-i Hayriye ‘ye varıyor.
Arif Ağa’nın oğlu Sabit’te bir yeniçeri olur ve mesleğinin olgun dönemine denk gelen vaka-i hayriye olayları sırasında yaşanan büyük yeniçeri kıyımından sağ çıkmayı başarır.
İşte tüm bu dönemlerin anlatıldığı son derece akıcı ve etkileyici bir roman ve bir üçlemenin de ilk kitabı .Tüm karakterleri çok özel buldum.Gerçekten tanışmışcasına net anlatılmış hepsi .
Yazar birkaç röportajında”olayları kendi bakış açıma uygun yorumladım”diyor olsa da ,hemen önceki okumam olan Turna’nın Kalbi ile paralel değerlendirdiğimde bana gerçekçi geldi .
Roman şu müthiş atasözü ile başlıyor :
“EFENDİNİN KADERİ KÖLESİNİN ALNINDA YAZILIDIR”
Kesinlikle tavsiye ederim .Çok leziz bir okumaydı.